|
Mine Kırıkkanat
|
|
Meğer savcılar savcıları, polisler askerleri tutuklar, subaylar intihar eder, muktedir develer tellallık, muhalif pireler berberlik yapar iken, velhasılı ahali tahta çıkan şebeklerle, şebeklerin muradına üşüşen sineklere bakadursun hayret ile...
|
|
Devamını oku...
|
|
Esfender Korkmaz
|
|
Geçen hafta, Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, “ekonomik toparlanmadan dolayı gevşersek, yeni bir kriz gelecek” dedi.
|
|
Devamını oku...
|
|
Arslan Bulut
|
|
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, “Dokunulmaz konulara dokunuruz, kronikleşmiş sorunların üzerine gideriz çünkü biz küçük siyaset yapmıyoruz. Biz büyük siyasetle uğraşıyoruz.
|
|
Devamını oku...
|
|
Ali SİRMEN
|
|
Sıkı durun ey ehli vatan!
Avrupa’nın göbeğinde, İsviçre’de de “Balyoz” planı ortalığı allak bullak etti.
|
|
Devamını oku...
|
|
Selma ERDAL
|
|
1990’larda henüz böyle uydularla Dünya’yı izleyemezken, büyükşehir belediyelerinin olanaklarıyla Londra’dan yayın yapan SUPER CHANEL’ı izlerdik…
|
|
Devamını oku...
|
|
Arslan Bulut
|
|
Türk Silahlı Kuvvetleri, nöbet noktalarında robot kullanacak. Anadolu Ajansı’ndan Mustafa Seven’in haberine göre Yüksel Savunma Sistemleri Anonim Şirketi tarafından, tamamen milli tasarımla gerçekleştirilen robot nöbetçiler, testlerde tüm hedefleri yüzde yüz isabet oranı ile vurdu. Gözetlediği bölgedeki tüm hareketli nesneleri, hiç kaçırmadan tespit eden ve namluları ile takip eden nöbetçi sistemi üzerinde, termal kamera, elektro-optik kamera sensörleri ve lazerli mesafe ölçme cihazı bulunuyor. Zırhlı araçların silah kulesi olarak da kullanılabilecek bir sistem olan nöbetçi, arazide tespit ettiği hedeflerin tamamını çok büyük bir süratle, otomatik olarak arka arkaya ateş altına alabilecek özelliklere sahip bulunuyor. * * * Japon araştırmacılar da böcek beyninin şemasını çıkararak robot-böcek geliştirmeye çalışıyor. Tokyo Üniversitesi’nin Bilim ve Teknolojik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Profesör Ryohei Kanzaki ve ekibi, yaklaşık 30 yıl böcek beynini araştırdı ve makine-böcek yaratma konusunda öncü oldu. Kanzaki, böceklerin beyninin “mükemmel yazılım paketi” barındırdığını görerek, daha önce genlerini değiştirdikleri bir erkek ipekböceğinin artık kokuya değil, ışık veya başka bir güvenin yaydığı kokuya tepki vermesini sağlamıştı. Kanzaki’nin ekibi, 90’lı yıllardan bu yana yarı makine yarı böcek, yarı robot yarı böcek yaratma projeleri üzerinde çalışıyor. Japon araştırmacıların nihai hedefi, böceklerin beynini kopyalayıp belli işleri yapmaya yönelik programlamak. Türk araştırmacılardan ümitliyim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde yakın zamanda “7’nci Uluslararası Robot Günleri” düzenlendi ve robotlar yarıştırıldı. Aslında robotlar ilk olarak Abbasiler döneminde icat edilmiş ve kullanılmıştı. * * * Önemli olan, robot geliştirirken insanları robotlaştırmamak Ünlü Kazak şair Muhtar Şahanov, “Uygarlığın Yanılgısı” kitabında, bugün özellikle kitle kültürünün putperestleştirdiği, hatta akılsız ve duygusuz makinelere, biyorobotlara dönüştürdüğü insanların, Mısır piramitlerini inşa eden mütebessim kölelerden pek farkı bulunmadığını, o dönemde belki de gen mühendisliğini bilen Atlanta’nın gizli reçetesi veya Mısırlı rahiplerin marifeti ile itiraz etmeden çalışan kölelere ne uygulanmışsa, bugün de benzer yöntemlerin yürürlükte olduğunu açıklıyor. Özellikle siyasette, cahil kitleler dini inançları kullanılarak robotlaştırılıyor. Öyle ki kendi dinlerine mensup milyonlarca insan katledilirken bu tabloya seyirci kalabiliyor. Öyle ki, geçtiğimiz yıllar içinde Irak’ta 1.5 milyon Müslümanı katleden, tarihi bir soykırım uygulayan ABD, her sene Ermeni soykırımı yalanlarını gündeme getirerek Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışırken kimsenin aklına bu gerçeği yüzlerine haykırmak gelmiyor, gelemiyor. * * * Kimileri, ABD’ye karşı Kızılderili soykırımını gündeme getirmeyi öneriyor. Bu öneriyi 1989 yılında bir kampanya halinde Tercüman gazetesi vasıtası ile gündeme getiren bendim. Fakat aradan geçen yıllar içinde ABD, Irak ve Afganistan’da da soykırım yaptı. Aydınlarımız, siyasilerimiz bunu niçin görmüyor? Yoksa ABD’nin kullandığı, Saddam’ın zalim yönetimi, kimyasal silahlar gibi bahanelerle hepimiz robotlaştık mı? Yoksa bu işleri de robot nöbetçilere veya robot yöneticilere mi yaptıracağız?
Arslan Bulut Yeniçağ 15.03.2010
|
|
Sabahattin Önkibar
|
|
Artık bırakın hukukun, vicdanın ve ahlakın bile pas pas yapıldığı bir süreci yaşıyoruz.
Görüyorsunuz AKP’yi din gibi gören kafalar ,ona ibadet adına dehşet rezillikler tezgahlıyor. Hiç kuşkunuz olmasın; bunlar AKP karşıtlarının evine esrar ve eroin paketlerini bile bırakacak kadar alçalmışlardır.
Anlamadığım şey, mukaddes dinimiz İslâm’da ve diğer kitaplı dinlerde kul hakkı diye bir gerçeklik var iken bunların dininde bunun nasıl olmadığıdır!
Evet Şanlı Muhammed (sav)’in dininde bırakın bir müslümana, bir kafire bile zarar kul hakkıdır ve büyük cezası vardır ama bunların inancında kendilerine karşı gördüklerine her türlü tecavüz mübahtır.
Öyle, çünkü bunlar dar-ül harbe sığınırlar ve yaptıkları bütün densizliklerle hırsızlıkları orada gizlerler.
Bunun adı, kafalarına yani çıkarlarına göre yeni bir din yaratmadır ama böyle bir şeyi de kabul etmezler, çünkü Müslümanlığın patentinin kendilerinde olduğunu varsayarlar ve her türlü reformu ya da saptırmayı kendilerine hak olarak görürler.
Hem çalar hem zulmederler ama kendini ben bunları Allah için yapıyorum diye de kandırırlar. İşte bu hastalıklı güruhun son marifeti gizli tanık tezgahlarıdır.
Ne imiş efendim AKP karşıtları gizli tanıklarla görüşüp satın almaya çalışıyormuş, örnek de Erzincandaki Munzur olayı yani Ahmet Ersin vak’asıymış! Peki ne yapmış İzmir milletvekili Ahmet Ersin? Kaldığı otelin odasında da değil, en işlek yerinde yani lobisinde her zaman taşıdığı siyah çantasına 80 milyarı doldurup gizli tanıklardan birine vermeye kalkmışmış! Bunu belgeleyen görüntüler varmış!
Montajlı görüntüyü izledim, Ahmet Ersin kalabalık içinde kendisiyle konuşmak isteyen birisiyle, birileriyle el sıkışıyor ve laflıyor. Çantasını da bir kenarda unutuveriyor... Sorarım size Erzincan davası gibi bir olay için bölgeye giden bir milletvekili eğer gizli tanıkla gizli bir görüşme yapacak ise mekan olarak kendi kaldığı otelin lobisini mi seçer ve iddia olunan parayı oraya mı götürür? Hayır ortada para falan da yok, çanta var ya, para doludur deniliyor ve 80 milyar yakıştırılıyor.. Olay bombalı araç misalı çamur at izi kalır misalı basit bir yakıştırma!
Bu kadar kesin konuşuyorum, çünkü benzer bir tezgahı günler önce Uğur Dündar afişe etti yani aynı davanın diğer gizli tanıklarını Uğur Dündar’la da görüştürmek istediler ama Uğur bey bu tezgahı yemedi ve onlarla bir araya gelmeyerek savcılığa gidin dedi... Kazara Dündar gazetecilik merakı ile görüşse-ki görüşebilirdi- ne çamurlar atılacaktı.
Görüyorsunuz, AKP derin devletinin çeteleri harp hiledir sığınması ile din, iman, hukuk, ahlâk ve kural tanımadan hücum ediyor.. Ama meraklanmayın zulüm payidar olmaz. Göreceksiniz, Yüce Yaradanın şaşmaz adaletinin bu bezirganları çarpacağı günler yakındır!
TELEFON VAR! Kılıçdaroğlu: “Gaza gelmem, her şeyin farkındayım!” Dün yayınlanan “Mustafa Sarıgül’e zemin için Kılıçdaroğlu’nu kışkırtıyorlar” başlıklı yazım üzerine dün Kemal Kılıçdaroğlu aradı ve özetle şunları söyledi: “Sabahattin bey her şeyin farkındayım, yazdığınız yazı doğrultusunda bazı gayretlerin olduğunu biliyor ve de hissediyorum ama sonuç almaları mümkün değil. Biz hiç kimsenin oyununa ya da gazına gelmeyiz. Partimin emrindeyim. Benim tek amacım ve uğraşım CHP’nin ilk seçimde tek başına iktidar olmasına katkı sunmaktır.. Bunun ötesi bir uğraşım yok. Baktılar ki CHP yükseliyor hemen böyle şeylere tevessül ettiler ve CHP içinde zafiyet var gibi sunumlara başladılar. Hayır CHP’de böyle bir şey yok. Hepimiz tek başına iktidara endeksliyiz.”
BIRAKIN TÜCCAR ZİHNİYETİNİ... Veda filmi ve Atatürk tüccarlığı! Filmi seyretmeden eşyanın tabiatı gereği bir şey yazmam uygun olmazdı. Seyrettim ve hükmüm şudur:
Birincisi Veda filmi Atatürk değil, Salih Bozok filmidir yani onun anlatımları yansıtılmıştır. Atatürk filminde TBMM, İsmet İnönü, Sivas kongresi ve Samsun’a çıkış en temel olgulardır ve bunların hiçbiri bu filmde yok. Atatürk ve diğer karakter tiplemeleri de gerçeği hiç yansıtamadı. Kısacası bu film şuyuu vukuundan öte bir çalışma... Burada altı çizilmesi gereken olgu, Atatürk filmlerinin neden sinemacılar tarafından değil de, sinemacılık nedir bilmeyenler tarafından yapıldığıdır. Önce Can Dündar şimdi Livaneli.. Yahu bu iki ismin sinemacılığı ne zaman seyirci olmanın ötesine geçti?... Atatürk artık statü ya da para kazanma aracı yapılmamalı yani tüccarlığından vazgeçilmelidir.
TRİBÜNLERE OYNAMAYIN... İsveç iptal, peki ya ABD gezisi! Tayyip Erdoğan’ı gördünüz, Kocaeli’nde yaptığı konuşmada böbürlene böbürlene Ermeni soykırımını kabul eden İsveç’e gitmeyeceğini, programlanan seyahatini iptal ettiğini açıkladı. İyi de Tayyip bey aynı şeyi yani Ermeni soykırımını Meclis Dış İlişkiler Komisyonundan kısa bir süre önce ABD geçirmedi mi? İsveç gezisini iptal ederken Washington seyahatini neden görmezden geliyorsun? Görüyorsunuz, Tayyip Erdoğan’ın işi gücü tribünlere oynamak. Bir gün devlet yönetiyoruz, duygusal olamayız derken bir diğer gün kürsüden meydan okuyor ve protestolar gönderiyor. Tam AKP’yi tarif eden arabesk ve günü birlik yönetim tarzı... Yazık bu ülkeye!
|
|
Arslan Bulut
|
|
İstiklâl Marşı’nın kabulünün 89. yıl dönümü dolayısıyla geçtiğimiz Cuma günü camilerde Mehmet Akif Ersoy’un şahsında milli mücadele anlatıldı.
|
|
Devamını oku...
|
|
Ali SİRMEN
|
|
Sevgili,
Turhan Selçuk ile birlikte 1969 yılından başlayarak Akşam’da, sonra Cumhuriyet’te, ardından Milliyet’te, peşi sıra yine Cumhuriyet’te birlikte çalıştık.
Onun daha çizgilerinin çok olgunlaşmadığı bir karikatürünü ortaokul yıllarımdan anımsıyorum. Geçen gün yine bu sütunlarda sözünü etmiştim.
Birkaç karelik karikatürün ilk karesinde, iki futbolcu ikili mücadele içindedirler.
Tribünlerden sesler yükselir, “Ye onu ye! Vur! Kır!” Sonunda futbolcunun biri öbürünün ayağını eline verir ve o sırada tribünlerden koro halinde ses yükselir:
- Yuuuuhhh!
Bilmem kaç kişi bilir, Turhan’ın Adana yıllarında futbol oynadığını ve kardeşi İlhan Selçuk’un orta sahada oynadığı takımın acar santrforu olduğunu...
İki kardeş okul sıralarında, futbol sahasında, öncü mizah dergilerinde, gazete sayfalarında hep birlikte, hep emekten, özgürlükten yana çizgilerini sürdürdüler ömür boyu.
Akşam’da fırtınalı günler geçirdik, polisçe arandık, yargılandık.
Ne hayıflandı, ne sızlandı ne de ödün verdi, yalnızca çevresine güven aşıladı.
***
Şimdi ayrıntısına girmeyeceğim, bir kavga olayından dolayı mahkemeye düşmüştük.
Kendisi Abdülcanbaz’ın Osmanlı tokatlarından attığını yadsımıyordu, zaten yalan konuşamazdı ki...
Ama bir ara, bembeyaz oldu, elleri titredi. Kavga ederken, galiz bir biçimde küfrettiğini ileri sürmüşlerdi.
Ayağa kalktı ve “Ben hayatımda kimseye, bir tek kez bile böyle bir küfür kullanmadım” demekle yetindi.
O zaman öğrendim, çocukluğu dahil Turhan hayatında hiç küfretmemişti.
Zaten Turhan’ın görünüşü de böyle bir olayın olmayacağını gösteriyordu.
Avukatımız olan hanım, bizi dinlerken ikide bir;
- İmkânı yok Turhan Bey, sizin vurduğunuza inanamam, hadi Ali Sirmen yaptı deseler her neyse, deyip duruyordu.
Sonunda patladım:
- Ben galiba yeni bir avukat bulsam daha iyi, sizi inandıramıyorum, mahkemeyi nasıl inandıracağım?..
Bu yaşadıklarımızdan sonra Turhan bir gün bana şunu söyledi:
- Biz artık dostuz, yakın arkadaşız, bana artık siz deme, sen de.
- Peki, diye yanıtladım, size artık sen derim.
Ama beceremedim. O da üstelemedi, gülümsedi...
- Peki dedi, sen de benim gibisin, nasıl istersen öyle yap.
***
Su gibi berrak olan Turhan Selçuk az çizgiyle birçok şeyi anlattığı gibi, birkaç sözcükle, keskin gözlemleri dile getirirdi:
Hiç unutmuyorum. Girdiği bütün işleri batırmış olan ve yılbaşında Uludağ’da kumarda bir gecede o zamanın parasıyla binlerce lira kaybederken, bizim birkaç yüz liralık maaşlarımızı ödemeyen, kısa boyu yüzünden kompleksli ve onu örtmek için yüksek topuklu özel ayakkabılar giyen patronumuza çok içerlerdi; bir gün onun için şöyle dedi:
- Ne tuhaf adam, herkes ayaktayken oturuyor, herkes otururken ayağa kalkıyor.
Seksenli yılların sonlarında, şakalar, sohbetler hoş tartışmalarla dolu geçen Nadir Bey’in perşembe öğlen rakılarında buluşurduk.
O yine az ve öz konuşurdu.
Bir gün müdavimlerden biri bir şişe Calvados getirmişti. Hepimiz çok hoşnut olduk.
Bir hafta sonra aynı dost,
- Bu hafta Calvados yok, size bir şiirimi okuyacağım dedi ve okudu.
Bitirdikten sonraTurhan o ağır başlı sakin ifadesiyle,
- ....Sen haftaya yine Calvados getir deyince masada bir kahkaha koptu.
Sevgili,
Turhan eserleriyle olduğu gibi, kişiliği ile de yaşamımızı zenginleştirdi.
Bu dönemin tarihini yazanlar, birçok aksaklığı, güdüklüğü, yozluğu vurgularken, direnişin, onurun da tümden yok olmadığını anlatmak için,
- Ama Turhan da vardı, diyecekler.
Evet, Turhan da vardı...
|
|
Selma ERDAL
|
|
Ferzan Özpetek* çok üzgünmüş dört yıl önce ölen babasına eşcinsel olduğunu söyleyemediği için…
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Sabahattin Önkibar
|
|
AKP’nin siyasi geleceği CHP ile MHP’nin yükselişi ile doğru orantılıdır. Mevcut siyasi dengelerden hareket edersek eğer, bu iki parti sıçrama yapamaz ise AKP bir dönem daha iktidardadır.
|
|
Devamını oku...
|
|
Altemur Kılıç
|
|
Hasan Cemal adlı bir kişi var... Kendisi, refiki şefiki, Cengiz Çandar gibi “tecrübeli” biri, her gün yazar, TV programlarında konuşur!
|
|
Devamını oku...
|
|
Hikmet Çetinkaya
|
|
Soğuk ve yağmurlu bir Ankara sabahında yola çıktım. Hacıbektaş’a gidiyorum karayoluyla...
|
|
Devamını oku...
|
|
Emre Kongar
|
|
AKP, iktidara geldiğinden beri güzel sözler söylüyor, güzel sloganlar oluşturuyor.
|
|
Devamını oku...
|
|
Altemur Kılıç
|
|
İsveç Parlamentosu komisyonu, “Soykırım Yasası” tasarısını bir oy farkla kabul etti... Herhalde Genel Kurulda da kabul edilir. Tasarıyı kabul eden ülke sayısı 20’yi buldu... Çoğu AB üyeleri... Şimdi sırada İspanya var. Başka AB ve dünya ülkeleri de kabul ederler. Evrensel moda oldu! Bir tarafta sözde “Soykırım”, içeriden ve dışarıdan da, “askerkırım”. Türkiye, içli dışlı “ihanet” ve “gaflet” arasında sıkıştırılmış durumda... Oyun çok. “Soykırımı tasarıları” şu sırada ardı ardına neden geçiriliyor? Anlamı açık; Protokolleri kabul ettirmek, “Ermeni açılımına” destek vermek ve bu yoldan Ermenistan’a toprak, tazminat talepleri kapılarını açmak için... Bu “manivela” tersine işlemez mi... Türkler kızıp, bütün bu “açılımları, yolları, protokolleri”, bir daha açılmamak üzere, kapatamazlar mı? Ne var ki yabancılar bizi tanırlar; öfkemiz saman alevi gibidir ve şu bağlamda da, Türkiye’de böylesine bir “milli” irade yok, bu “iradeye” güç verecek Türk Ordusu, maalesef “kâğıttan kaplana” döndürülmüş! Yeni bir “fetret”, gaflet ve ihanet dönemini yaşıyoruz... Osmanlının “fetret, duraklama ve inkıraz” devirlerinde olduğu gibi, bu dönem de, yabancı devletler için “Türk”ten kurtulmak, Türkiye’yi uydu yapmak için, en müsait ortam! Avrupa Birliği’nin avucundayız; soykırımı tasarılarını, “İnsan Hakları” gerekçesiyle kabul eden, sözde düşünce özgürlüğünün, güya vatanı olan AB ülkelerinde, “soykırımı olmadı” diyenler yargılanıyor, cezalandırılıyor... Ve bizim liberaller, hâlâ “AB Kriterlerinin” Ordumuza da uygulanmasını, yani “Kâğıttan Kaplan” olmasını istiyorlar! Terörle Mücadele konusu da, uyum uyum ama fiilen düşmüş oldu! AB’nin, Güneydoğu’da bölücülere ne kadar destek ve “fonlar” verdikleri ve “eyalet sistemini” ve alt yapısını gözler önünde oluşturdukları da, hükümetten başta, herkesin malumu! AB ve PKK Avrupa hükümetleri, bizim de çoktan beri bildiğimiz gibi, PKK’nın ülkelerinde haraç kestiklerini ve uyuşturucu ticaretinden beslendiklerini, bal gibi bilirler, ama bunlara göz yumdular. ABD ve Avrupa hükümetleri başta Fransa, Kürt bölücülere, PKK terör örgütüne, moral destekten başka silah, lojistik vb. verdiler. Bakın; son operasyonları eleştiren PKK yanlısı, Avrupa Parlamentosu üyesi Fransız Milletvekili Jose Bove, şecaat arz ederken Fransa’nın, dolaysıyla Avrupa ülkelerinin iki yüzlüğünü ortaya koydu. Ortaya çıkarılan PKK kampından Fransız polisinin haberi olduğunu ve bu kampta düzenlenen toplantılara katıldığını. İtiraf etti! Öyleyse, birileri acaba neden düğmeye bastı ve birden bire, PKK’nın terör kollarına karşı İtalya, Fransa ve Belçika’da operasyonlar başlatıldı? Artık bu aşamada, PKK’nın ABD ve AB için gereği kalmadı ve şimdi PKK’nın, “barışçı” kolu işlerine yarayacak! Ve “Soykırımı” İsveç’de “Tasarı” komisyondan dört “Türk” asıllı Milletvekilinden birinin çekimser kalması veya üçünün lehte oy kullanması sayesinde geçmiş. Bu “Türklerin” , ideolojik ve etnik kökenlerine bakmak gerek... Nitekim bunlardan, Kürt kökenli İsveçli Gülan Avcı, “95 yıldır acı çeken insanların haklarını elde etme zamanı geldi” demiş... Hem, neden hayret ediyoruz, kızıyoruz, Türkiye’de onlar gibi “Soykırımı iddialarını kabul eden, destekleyen”, sürüyle “aydınımız” var. Tepkilerle alay ediyor ve “tarihimizle hesaplaşmamız gerektiğini” söylüyorlar! Avrupalıların, Amerikalıların, bu kalleşlikleri karşısında artık tepki göstermemiz, gerçekten kendi kendimizi aşağılamak oluyor! Yetti gayrı, bırakalım “tepki” göstermeyi, tasarıyı geçiren ülkelere boykot tehditlerini, yalama oldu, gülüyorlar! Onur Öymen haklı; “Ermenistan’a unutamayacağı bir ders” verilmeli! Sadece Ermenilere değil, cümlesine! Bu, Öymen’in dediği gibi, “Bir milli onur gereğidir!” “Unutamayacakları ders”, ne olabilir? Önce, hemen, tevillere bakmadan ve bizim aydınlarımıza pabuç bırakmadan, “Protokollerin” bir daha diriltilmemek üzere, Meclisin ve ülkenin gündeminden çıkarılması! ACIMIZ: VATAN gazetesinde yıllarca beraber çalıştığım can arkadaşlarımdan birini, efendi gibi efendi, sevgili Selami Akpınar’ı kaybettim! Hayatımda yaptığım iyi işlerden biri onu rahmetli eşi, Nur Meziyet ile evlendirmek olmuştu. Sevgili oğulları Dr. Hüseyin Akpınar’ın ve yakınlarının acılarını paylaşıyorum...
Altemur Kılıç Yeniçağ 15.03.2010
|
|
Selma ERDAL
|
|
Bu yazı 14 Mart Tıp Bayramı etkinlikleri çerçevesinde, 6 Mart 1994 günü Sayın Türkan SAYLAN’ın Bursa’da katıldığı bir panelin ardından tarafımdan yazıldı…
|
|
Devamını oku...
|
|
Altemur Kılıç
|
|
Pazarları bu köşemde aslında eski zamanları, eskiye ait anılarımı yazmak isterim. Ancak güncel gelişmeler sürecinde daha yakın tarihimize ait gerçekleri de hatırlatmak gerekiyor. Çünkü işler öyle karıştı, karıştırıldı ki neyin ne olduğu anlaşılmaz oldu... Mesela eski “darbeler” ve eski askeri müdahaleler... Önce cunta “darbesi” ile “emir komuta zinciri” içinde yapılmış müdahaleleri, mesela 12 Eylül Müdahalesini ayırmak ve bu müdahaleyi gerekli kılan zorunlu sebepleri, müdahaleden sonra yapılan vahim yanlışlık ve aşırılıklardan ayırmak gerekiyor...
27 Mayıs kaçınılmazdı 27 Mayıs darbesi özetle; siyasi tahrikler, yalan iddialar ve söylentiler sonucu ve öte taraftan zamanın DP iktidarının aymazlığı ve hataları yüzünden kaçınılmaz olmuştu. Ama sonra olanlar, düzmece yargılamalarla çığırından çıktı ve cadı kazanından bugün acısını çektiğimiz musibetler, mesela APO ve PKK çıktı...
12 Eylül müdahalesi de her gün çatışma ve terörden onlarca insanımızın öldürülmesi ve iç savaş tehlikesi karşısında kaçınılmaz olmuştu ama sonra askeri idare büyük yanlışlıklar, haksızlıklar yaptı. Gerçek teröristlerle Ülkücüler aynı kefeye kondular ve hapishanelerde, mahkemelerde birlikte eziyet çektiler... Bu travmalar bugün Orduyu etkisiz hale getirmek için “ibret” olarak kulanılıyor.
28 Şubat’a gelince Ama 28 Şubat süreci bunlardan başkaydı ve hatırlatmak gerekiyor... Aslında 12 Eylül müdahalesi yapılmasaydı ne olurdu sorusu gibi, 28 Şubat “balans ayarı” yapılmasaydı ne olurdu?.. Yıllar sonra bugün getirildiğimiz yerde olurduk!
Bugün de “gemi azıya alan” gericiler, TSK’nın o zamanki tehlikeli gidişata engel olmasını, kara bir sayfa olarak göstermek peşindeler. Önceki gece “mâlumdan malum”, “fasıl heyeti” mensubu Fehmi Koru, Kanal 24’ün özel programını sunarken “Şimdi bu olayların tekerrür etmemesi sürecini yaşamaktayız” dedi ve böylelikle de kendisini ve R.T. Erdoğan’ı ele verdi. Murad ettiği bu süreç, “Ergenekon süreci!”
Bu süreçte ülkeyi irticadan kurtaran, 28 Şubat 1997 sürecinin intikamı alınmak isteniyor. Ve Erdoğan’ın deyimiyle bu süreçte “sonuna kadar” gidilecek!
Gerçekleri hatırlayalım: Refah Partisi, 1995 genel seçimlerinden az farkla da olsa ikinci DYP ve üçüncü olan ANAP’ın önünde birinci parti olarak çıkmış iktidarı ele geçirmişti. Lideri Necmettin Erbakan özledikleri rejim “kanlı mı olacak kansız mı” derken ve “kadayıfın altını kızartırken”, 28 Haziran 1996’da T.C. Başbakanı olmuş, 8 Temmuz’da güvenoyu almış, “irtica kadayıfının altı” kansız demokrasiyle “kızarmaya” başlamıştı.
1997 yılında 28 Şubat Müdahalesini gerektiren olayları, kısaca hatırlatalım:
Çadır unutuldu mu? Başbakan Erbakan’ın İslam Birliği cümlesinden ziyaret ettiği Libya’da, Kaddafi’nin çadırda sarf ettiği ağır sözlerine karşılık vermeden muhatap olması... (Hatırlatalım; şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, o zaman Refahlı olarak “çadırda”, konu mankeni idi.)
Sarıklı, cüppeli, poturlu, tarikat şeyhlerinin, Başbakanlık konutunda iftar yemeğine katılmaları. Ve bir sürü diğer ayak sesleri... Taksim ve Çankaya’ya cami yapılması, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi teşebbüsleri. Laikliğin tartışmaya açılması... Ve iki önemli olay; İstanbul’da RP’li Sultanbeyli’de ilçeye Atatürk heykeli dikilmesini isteyen 2. Mekanize Piyade Tugayı Komutanı Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu’na karşı, Belediye Başkanı Nabi Koçak’ın buna engel olması. (Sonunda Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu, belediyeye rağmen Sultanbeyli’ye Atatürk heykelini dikti.) 30 Ocak 1997’de Sincan Belediyesi Kudüs gecesi düzenledi. Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın sahneye koydurduğu cihad oyunu! Ve bunun üzerine 5 Şubat’ta Sincan’da tankların ve zırhlı araçların anlamlı “geçişleri”.
Ve karar 28 Şubat 1997’deki MGK kararları hükümete bildirildi. Kararlarda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran Kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri köktencilere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu. Böylelikle 28 Şubat süreci başlamış oldu... Neticede Erbakan ve Hükümeti, 30 Haziran 1997’de istifa etmek zorunda kaldılar!
Adına ne derseniz deyin; “balans ayarı”, “post-modern darbe”, “andıç”, bu hareket T.C.’yi büyük bir felaketin eşiğinden döndürmüştü. En sonda sorulacak ve cevaplanması gereken soru şudur; 28 Şubat Müdahalesi yapılmasaydı ne olurdu ve Türkiye nerede olurdu?
ATUTÜRK DİYOR Kİ Arkadaşlar! Devrimimiz Türkiye’nin yüzyıllar için mutluluğunu üstlenmiştir. Bize düşen onu kavrayarak ve takdir ederek çalışmaktır
|
|
Ali SİRMEN
|
|
Sevgili,
Turhan Selçuk ile birlikte 1969 yılından başlayarak Akşam’da, sonra Cumhuriyet’te, ardından Milliyet’te, peşi sıra yine Cumhuriyet’te birlikte çalıştık.
|
|
Devamını oku...
|
|
Hikmet Çetinkaya
|
|
Sanki sis altında yürüyor gibiyim gülüm... Acıları içimde büyüterek, o bilinmedik şarkıları söyleyerek.
Güneşlere bağlanmış çocukları dinleyip, çocuk masalları okuyorum akşam saatlerinde...
Titreyen bir toprağın sesi oluyorum, uçan kuşların arkadaşı.
Uzaklardaki hafif bulutlarla konuşuyorum senin için, esen yelin altında... Kayın, meşe ağaçlarını görüyorum dik yamaçlarda.
Benim avuntum bunlar, sen bilmezsin!
Saatlerin gece yarısını vurduğu anda yağmurun sesini dinlerken!
Özgürlüğün alev alev yanan ateşinde, işkenceleri düşünüyorum kapıaltlarında, tutuklu çocukları...
Ya sen ne yapıyorsun gülüm oralarda?
Abdülvahap El Beyati’nin o çok sevdiğin şiirini okuyorum yıldızlar doğduğunda... Bu yaz söz veriyorum, Çehov’un vişne bahçelerini arayacağız Salihli-Ödemiş arasında...
Sonra mavi gökyüzüne bakıp haykıracağız birlikte:
“Öldüremeyeceksiniz beni
Kaçıramayacaksınız
Işığından güneşin
Ne de şiir söyleme sevincinden”
Belki “sevdalı bir bulut” olacağım gölgelerin içine düşmüş... Belki de sürgünden sürgüne attığı rüzgârların sesi...
Kış Paris’te sarılırken kürklere, karlara...
Yüreğim bir başına kimsesiz kalmayacak!
***
Sana sesimle uzanıyorum...
Ve diyorum ki:
“Ve gizlendi koca dünya
Yastığı altında uyuyan prensin
Şiirler kelebekler pınarlar
Kutular dolusu şekerler oyuncaklarla
Som altından bir mum başucunda
Eriyordu altın damlalarla
Ve çiçek kokularıyla doluydu oda
Uyuyordu güzelim prens yanakları al al
Kocaman bir gülüşle küçücük ağzında
Düşünde İstanbul bir kelebeğe dönüşüyor sonunda
Uçuyor saksılar karanfiller boyunca
Uyanıyor prens konunca uykusuna.”
Nâzım Hikmet’e ağıt yakıyor şair...
“Sürgünde bir çocuktum ben
Özlem kuşu can yoldaşım ölünceye dek
Gençliğim son aşkım
Kuşumdu yoldaşımdı özlem.”
Umarsız bir ağacın yaprağı gibiyim...
Acılar, hüzünler, sürgünler, işkenceler!
Hapislik yıllarım... Bitmeyen özlemlerim...
“Yeniden doğmaktır ölüm
Dönüştür kucaklaşmak sarılmaktır sımsıkı
Kumlarla çakıllarla sislerle kayalarla
Işıklar söndü ve unutuldu bir çiçek
Açık duran bir kitapta
Bir bülbül bekledi ormanda
- Nâzım geldi kim çalıyor kapıyı
Sürgünden döndü Nâzım bulutlarla kuşlarla
Ve deniz beklerken O’nu
Ağaçları taşları devirdi coşkuyla
Açın kapıları Nâzım geldi Anadolu’ya
Asma kütükleri suluyor
Zeytin fideleri dikiyor tepelere dağlara
Ve teriyle ıslanıyor kirpikleri
Açın kapıları açın Nâzım geldi.”
***
Nedense gülüm bu akşam maviş maviş bakışını özlüyorum!
Gülüm, aydınlık kapısındayım çocukluğumun.
Biliyor musun Turhan Selçuk da öldü...
Çizemeyecek senin o çok sevdiğin karikatürleri...
Ben bugün Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesindeyim ve bu yazımı bir cumartesi sabahı erken saatlerde İstanbul’da yazıyorum.
Bir erguvanda yaprağın yeşilini, yaşamın derinliğini görür gibi oluyorum...
Suskun ve soluğu kesilmiş bir evrendeyim Ahmet Şumlu gibi:
“Ova büsbütün sis
Köy ışığı gizli
Sıcak bir dalga
Kanında çölün
Ova yorgun,
suskun,
kesilmiş soluğu...
Sayıklıyor sıcak sis içinde
her tarafından
ter döküyor usulca.”
|
|
Tuncay Mollaveisoğlu
|
|
Orgeneral Şener Eruygur'un çocuklarını ABD'de bursla okutan işadamı, Türkiye'deki ihalelerden aslan payını aldı.
|
|
Devamını oku...
|
|