|
Ümit Zileli
|
|
Başlık, dünyaca ünlü Amerikan Newsweek dergisine ait…
|
|
Devamını oku...
|
|
Altemur Kılıç
|
|
Dünyada, bugünkü Türkiye gibi, sorunların bu kadar sarmal olduğu, iç ve dış düşmanların kuyruklarının fosseptik çukurunda biri birine değdiği, her gün, her yerde polis baskınları ve tutuklama manzaralarının olduğu başka bir ülke acaba var mıdır? Başka ülkelerde, kendi ordusundan korkan, Komutanları düşman bilen ve en kuvvetli gücünü harcayan, sözde aydınlar ve yazarlar var mıdır? Kısacası, böylesine bir medya ve bu kadar çok gafil ve hain var mıdır? Ve hangi ülke, bugünkü Türkiye gibi bir “Korku Devletidir?” 1984’ten 2010’a George Orwell, 1949’da yayınlanan ünlü “1984” romanında gelecekte, 1984’de, mevhum bir ülkede olacakları yazarken, sanki bugünkü Türkiye’yi öngörmüş ve canlandırmış. “Büyük Birader” herkesi, her yerde gözlüyor, dinliyor. “Düşünce Polisi” (cemaat polisi diye de okuyabilirsiniz), insanları sabaha karşı alıp götürüyor; akıbetleri meçhul! Ve her şey, anlamlar tersine dönmüş; “Aşk” nefret, “demokrasi” otokrasi, “İnsan hakları” zülüm, “Yargı” Adalet “çifte yargı” ve “adaletsizlik”! Cumhuriyetin ilk on yılında her savaştan “Çıktık açık alınla” ama son, özellikle sekiz yılda, böylesine bir ülke yaratıldı, dört baştan! Fantezi, edebiyat yapmıyorum, aynen böyle hatta daha fazlası... Eserleriyle övünebilirler! Ve bu ülkede, bu korku, kargaşa ülkesinde, işler ve eşhas, öylesine sarmal olmuşlar ki, asıl nirengi noktaları gözden kayboldu, ayrıntılar, şeytanlıklar içinde boğulmaktayız! Kürt açılımı, Ermeni açılımı, Anayasa ve yargı reformu tartışmaları AB süreci, vb. Hiç şüphesiz, bütün bunlar çok önemli ve tartışılmalı, ama anlatmaya çalıştığım gibi, bunları tartışırken, geçmişin takıntılarına saplanılırsa, “Büyük Resmi” gözden kaybederiz ve asıl “kördüğüm” çözülmez! “Tarihimizle hesaplaşmak”, Resmi Tarih “öteki tarih” “Hangi Atatürk”, tartışmalarına girerseniz, bugünü doğru göremez, değerlendiremezsiniz! Zaten “ötekilerin” de maksadı “bugünü ve ilerisini”, kendilerine ve amaçlarına göre biçimlemek! Genel af Şimdi birden canlandırılan “af ve genel af” konusunda da böyle oluyor. CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Batman’da sarf ettiği, “Toplumsal barışın bir parçası olacaksa, genel affa evet deriz” sözleri, çerçevesinden cımbızla çıkarıldı ve tartışma başladı. Zaten, bunu bekliyorlardı, “Af, Genel Af, APO’nun affı”, programlarındaydı. Eşkıya başının da, “yol haritasındaydı”; PKK’lılar affolunacak ve liderleri APO serbest kalacak! Ve eşkıya başı, sözde ılımlı PKK meşrulaşıp BTP’nin yanında siyasete oturacak! Kısacası, “Affetmek, bağışlamak”, kişisel boyutlarda büyüklüğün şanından ve insanlık icabıdır. Ancak “devlet” boyutunda ve koşullara göre, iş değişir. Mesela rahmetli Bülent Ecevit ve Rahşan Ecevit, iki boyutu, maalesef karıştırdılar; topluma huzur gelmedi, aksine hapisten çıkanlar ıslah olmadılar, olağan suçlarına döndüler. APO’nun gerektiği gibi, idam edilmemesi terörü azdırdı... Şimdi. “PKK ortak cephesinin”, BTP’nin ’genel af’tan ne anladıkları ve bekledikleri belli. Onlar şimdi “Terörle Mücadele” yasasının da kaldırılmasını istiyorlar. Hatırlardadır; AB’nin dayatmasıyla terör yasası, AB kriterlerine uyduruldu iğdiş edildi, ABD’nin telkin ettiği “Dağdan indirme” yöntemi de en azından netice vermedi, hatta “inenler” kentlerde azdılar! Kısacası; eğer devlet, hükümet ve yasama boyutunda genel af çıkaracaksa, bunun huzur ve barış getireceğinden, kesinlikle emin olmak gerekir. Olmayacak duaya âmin! Buradan geliyoruz, yol haritamızda, kırmızı çizgilerle birlikte gözden kaybettiğimiz, gözden çıkardığımız önemli bir noktaya! PKK-bölücüler, Apo’nun emriyle silah bıraksalar, tek ayakları üzerinde, yemin etseler, İstiklal Marşı söyleseler, Atatürk’ün “Anıtkabir’inde” O’na biat etseler de, asıl amaçlarından, ülkemizi bölmekten, “Büyük Kürdistan”’dan vazgeçecekler mi? Buna inanacak kadar budala olamayız! Eger, ülkede huzur isteniyorsa, Türkiye’yi bir “Korku Devleti” olmaktan çıkarmak hakikaten isteniyorsa, acilen yapılması gereken “Ergenekon cadı kazanına” son vermek ve mağdurlarını, diri diri yanmaktan kurtarmaktır. Yoksa APO’yu ve adamlarını affetmeyi düşünmek değil!
|
|
Esfender Korkmaz
|
|
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, “yeni bir krizin geleceğinden emin olduğunu, dünyanın bu ekonomik krize hazırlanmaya ihtiyacı olduğunu, ancak yaşanılacak krizin zamanını ve doğasını tahmin edemeyeceğini” söyledi. IMF Başkanı kriz için hükümetlerin yaptığı desteklerin, finans sektöründe reform iştahının kaybolmasına neden olduğunu gerekçe olarak gösteriyor. Aslında, IMF de ekonomik konjonktüre kısa vadeli bakıyor. Gerçekte küresel süreç, dünya ekonomisinde kriz potansiyeli yarattı. Serbest piyasa ekonomisinde, öteden beri konjonktürel hareketler yaşanıyor. Küresel ekonomi bu hareketi hızlandırdı, ekonomik krizlerin aralığını daralttı. Küreselleşme hevesi, iktisatta Ricardo’nun “karşılaştırmalı üstünlükler teorisi” nden ilham aldı. Ülkelerin iş bölümü ve uzmanlaşmaya dayanan ticaretleri, fırsat maliyetleri açısından maliyetlerin düşmesine, üretilen malın artmasına imkan sağlar. Bu yolla dünya üretimi ve dünya refahı artar. Ne var ki, uygulama farklı oldu. Küresel süreç, spekülatif fonların cirit attığı bir dünya yarattı. Finansal sistemin hakimiyeti altına girdi. Mal hareketleri önünde yine gümrükler var. Sermaye hareketi hızlanınca, emek hareketi kısıtlandı. Yani küresel süreç, sektörel dengeleri ve faktörel dengeleri bozdu. Dünya ekonomisi finans tuzağına düştü. Daha kırılgan oldu. Kırılganlığın en iyi göstergesi borsalardır. Kriz ve kriz sonrası İMKB, yarıdan fazla düştü ve yarıdan fazla arttı. Cevapsız kalan soru şudur: Borsanın hangi değeri reel sektörü temsil ediyor? Cevap yoksa balon var demektir. Türkiye, Küresel süreçten en zararlı çıkan ülke oldu. 2000 yılından beri 170 milyar dolar cari açık verdi. Bu açığı varlık satışları ve dış borçla kapattı. IMF’nin geldiği 2009 sonundan beri, Türkiye’nin başı dertten kurtulmadı. 2001 programını IMF yaptı. IMF adına Kemal Derviş yönetti. Bu program, enflasyonun köpüğünü almak için milleti aç ve yoksul bırakmayı hedefleyen bir program idi. Bu program, AKP döneminde de devam etti. AKP programı günübirlik önlemlerle besledi. Başbakan Erdoğan, IMF’yi hep kullandı. Son olarak 2 yıldan beridir, piyasalara IMF ile stand- by yapılacak umudunu verdi. Şark kurnazlığı yaparak, IMF’yi borsa ve sıcak para için çıpa olarak kullandı. Örneğin, “bu defa sonuca ulaşacağız” dedi. Herkesi oyaladı. Yine “En ucuz para IMF’de ise hiç çekinmem’’diyerek, ekonomik anlayışını da ortaya koydu. Oysaki, bir ülkenin hedefi cari açığı önlemek ve bu nedenle ortaya çıkan dış borç ihtiyacını ortadan kaldırmak olmalıdır. Dış borç yalnızca sıfırdan yatırım yapmak, istihdam yaratmak için alınırsa, yararlı olur. Kendi, kendini öder. IMF Başkanı, önceleri “Artık karar verilse iyi olur” dedi. Yani IMF de oyalamadan bıktığını gösterdi. Dün de IMF Başkanı “artık Türkiye ile stand-by görüşmüyoruz” diyerek, kesip attı. IMF sözcüsü Atkinson da “Türkiye ile yeni bir borçlanma programı hakkında görüşmelerin sona erdiğini” söyledi. IMF ile temel sorun, AKP’nin 2009 Mart ayında seçim ekonomisi uygulaması ve bu nedenle ortaya çıkan 52.2 milyar liralık bütçe açığıdır. Ayrıca AKP yakın olan genel seçimlerde de, seçim ekonomisi için IMF’nin bütçeyi kullanmaya izin vermeyeceğini biliyordu. Yeni stand- by bu yüzden yapılmadı. IMF’nin gitmesi, ülke hayrınadır. Ancak Başbakan IMF görüşme sürecini kötü yöneterek, ekonomideki kırılganlığı artırdı.
|
|
Hikmet Çetinkaya
|
|
Bazen dağlardan ve bulutlardan arınmış bakışı yakalarım kadınların gözlerinde. Bazen acıyı, hüznü, umutsuzluğu...
Tıpkı depremin vurduğu Karakoçan’ın köylerinde, bir çadırın içinde 11 çocuğuyla birlikte ilk geceyi geçiren kadının bakışları gibi.
Yoksulluğun ve ihmalin pençesindeki kız çocuklarını, oğlanları.
Acıyla kıvranan buz kesmiş ellerde, kıpırtısız bir bedende, yol kavşağında ağıtlarda, kumruların cansız dualarında.
Yüreğimin soyduğu anılar gibi, karanlık bir göğün önünde son kasımpatları gibi.
1917’de “ekmek ve barış” için grev yapan Rus kadınları gelir aklıma, Ankara’da TEKEL işçilerinin direnişinde öncülük yapan emekçi kadınları gördüğümde...
1857’de New York’ta şanlı direnişin simgesi tekstil işçisi kadınlar tarihin derinliğinden çıkıp gelirler karşıma.
60’lı yılların sonunda astsubay eşleri soluk bir albümün sayfalarında siyah beyaz fotoğraflarda el sallarlar Ankara Kızılay’da, İzmir Konak’ta.
Kurtuluş Savaşımızda mermi taşıyan kadınlar görürürüm Dumlupınar’da, Sakarya’da, İnönü’de...
Vietnam’da, Bosna’da, Irak’ta...
Daha dün gibi!
Dağların bulutlardan arınmış bakışında...
***
Yıl 1910...
Alman sosyalistlerinden Clara Zetkin adında bir kadın, Sosyalist Enternasyonal’de bir öneri getirdi:
“8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olsun!”
Yıl 1977...
BM 8 Mart’ı Dünya Kadın Hakları ve Barış Günü olarak onayladı...
Yüz yılı aşkın bir savaşımda emekçi kadınlar seslerini duyurmak için çabaladı...
Savaşımda can verdi kadınlar, işsiz kaldı!
Aslında biraz gecikmiş bir yazıdır bu!
Onların öyküsü yaşamın denizleri gibiydi... Eşsiz bir savaşın içinde gece boyu çarpışıyorlardı...
Belki Attila Jozsef’in “Kalabalık” şiiri onlar için yazılmıştı:
“İş ve ekmek,
İş ve ekmek...
Dalgalar gibi art arda
Yürüyor kalabalık, haykırarak
Yumruklarından taşlar fışkırıyor
Kaya parçaları ve kafanıza
Yediğiniz bir darbeden sonra
Kendinize gelirken
Gördüğünüz kıvılcımlar.
Kalabalık”
Düşünce ve sözcük arasında anlayabileceğimiz çok şey vardır.
Yaşamdır o!
Kavgadır, mücadeledir!
Emeğin örgütlü gücüdür!
Sözcük bulunmaz düşünceye. Bir bakış yeterlidir. Anlamlıdır anlayana...
***
Güneş toprağa girer mi, ay taşların içine süzülür mü böyle günlerde? Umut bir ışık olur mu kadının yüreğini aydınlatan günlerde?
Kansız kapılar aralanır mı şafak söktüğünde ya da ayın kaybolduğu akşamlarda?
İran, Suriye, Mısır, Sudan gibi ülkelerde Dünya Kadınlar Günü kutlandı mı?
Hiç sanmıyorum!
Ortadoğu’da kadın hüzünlüdür, acılıdır...
Peki, Türkiye’de kadının durumu nedir?
Anadolu’da kadının sokakta olduğunu göremezsiniz.
Çocuk yaştaki kadınlar feodalizmin kıskacındadır... Çocukluğunu yaşamadan evlendirilirler...
Adına “töre” denilen o vahşet, Şanlıurfa’dan başlar Batman’a değin uzanır.
Aile içi şiddet ve ayrımcılık...
Asya’nın kayıp kadınları...
Birleşmiş Milletler Raporu’na göre Asya’da 97 milyon kadın cinsiyete dayalı kürtaj yüzünden, yetersiz beslenmeden ötürü sağlık kuruluşlarına ulaşamadıkları için yaşamını yitirdi.
Sağlık hizmetleri erkek çocuklara veriliyor, kız çocuklarına ise verilmiyor.
Asya’da kadınların yarısı okuma yazma bilmiyor.
Benim ülkemde de kız çocukları okula gönderilmiyor.
Düşlerin en ağırlaşmış evreninde kadının acı tarihi yazılıyor...
***
Dağlardan bulutlardan arınmış bir bakış... Acı, hüzün ve gözyaşı... Yaşamın o bilinen öyküsü...
Kadınlar, kadınlarımız!
Kuru bir yerin karanlığından aydınlığa çıkmak zor onlar için...
Yaşam zor!
Kavrulmuş bir toprak, yürüyen bir ay ışığı gibidir onlar... Baskı altındadır... Evrenin insanı yüreğinden vuran acılı tarihinin sayfalarındadırlar...
|
|
Ahmet Atalık
|
|
Ülkemizde ne zaman GDO konusu açılsa kimileri GDO’ların kaşıntı bile yapmadığını, kimileri ise AB’de bile genetiği değiştirilmiş (GD) tohumlarla yapılan tarımın yayıldığı, bizim de bu yönde yasal düzenlemelerimizi bir an önce yapmamız gerektiğini ve treni kaçırdığımızı belirtirler.
|
|
Devamını oku...
|
|
Ali SİRMEN
|
|
Neyse ki naklen yayın vardı, her şey herkesin gözü önünde oldu da kimsenin olayı saptıracak hali kalmadı. Olay derken, cumartesi günkü iptal edilen Diyarbakır-Bursaspor karşılaşmasından söz ettiğimi belirtmeye gerek yok sanırım.
|
|
Devamını oku...
|
|
Altemur Kılıç
|
|
“Ağaçlara, dallara takılıp kaldık,” ormanın “tamamını”, göremez olduk!.. Eğer söz konusu vatanımızın, milletimizin geleceği ise, dallar ve budaklardaki maymunlar ve şeytanlıklar, hiç de teferruat değil! Her şeyden önce, bugünkü genel dünya çapında bir tabloya, tarih perspektifiyle, bakmamız gerekiyor... Böyle bakılınca, şu sırada içine düşürüldüğümüz “AB-ABD/PKK-Kürt-Ermeni, Şeytan Dörtgeninde” bilmemiz -unutmamamız- gereken -“Kaziye-i Muhkeme”- “Aksiyon” olmuş bir gerçek var; Yabancı devletler ve milletlerde yerleşmiş bir “Türk Düşmanlığı-Türk Korkusu”. “Türk Korkusu” eskidir, ama güncel boyutu da var. Avrupa’da yerleşen -sayıları milyonu geçen- Türkler de korkutuyor. Türkiye’yi AB’ye “tam üye” yapmamalarının bir sebebi de bu. Türkiye, tam üye olursa, AB yönetiminde söz sahibi olur! Fakat güya “imtiyazlı” ortaklık “bahşedilirse” Türkiye “uydu”, Ordusu da “lejyoner” olur! Şimdiki dünya denge ve projeleri içinde, yeni bir boyut bir ikilem var; Türkiye ve güçlü ordusu, ABD projeleri ve çıkarları, AB’nin hesapları için gerekli... Ama yabancılar güçlü fakat kendi kontrollerinde olmayacak, onlara lejyonerlik yapmayacak bir Türk Ordusunu istemezler, ondan korkarlar! Öyleyse, ne yapmalılar? TSK’yı evcil, kendilerine bağlı kılmak isterler! Bunun için de amacı aynı olan iktidara destek ve gaz veriyorlar! Şu sırada Güvenlik Müsteşarlığının kurulması ve kisvesi altında, TBMM’den alelacele geçirilen bir yasayla, Ankara’da Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde konuşlanan, 35 Amerikan “istihbarat-teknoloji” uzmanının görevleri nedir ve neden oradadırlar? İçişleri Bakanına soruluyor, cevap; “kem küm”! Ortada, gergef gibi işleyen büyük bir tezgâh var; “Soykırımından”, Avrupa’da PKK’ya karşı operasyonlara kadar. “Operasyonlar” neden tam şu sırada?.. Yüzyılların ve acı tecrübelerin ürünü bir atasözümüz vardır: Artık gâvura, “gâvur” denmeyecek, biz başka şekilde ifade edelim; “Yabancıdan dost, AB ve ABD tezgâhlarında dokunan halıdan bize post olmaz, hayır gelmez...” Fakat asıl gerçek bilindiğinde, Osmanlının son zamanlarından “Islahat Fermanlarından” başlayarak, yabancıların Türkiye’de yapmak istedikleri reformlar, ülkemizi “uydu” veya bir nevi “sömürge” haline getirmek için alt yapı çalışmalarıydı... AB “çalışmaları” gibi! Şimdi “AB sürecinde”, Avrupalıların “kriterlerini” bize dayatmaları, “mavi gözlerimiz” için, bizi çok sevdiklerinden midir? Hayır; kendi hesap ve çıkarları için, Türkiye’yi işlerine yarayacak “uydu/post modern” bir sömürge yapmak için. Avrupalılar geçen yüz yıllarda sömürgelerini önce misyonerler vasıtasıyla kurdukları idare ve eğitim yapısıyla sürdürmüşlerdi. Fakat çok önemli olan unsur, “Bölüp yönetmek” bugün bu, AB’nin ve de ABD’nin yöntemleriyle, çağrışım yapıyor! PKK’ya darbe ABD/Avrupalılar, PKK’nın terör örgütü olduğunu, uyuşturucu ticaretinden ve haraçtan beslendiğini, hep bildikleri halde ve buna rağmen, yıllardır silah vb.. yardımı yaptılar... Ancak şimdi, bir yerlerden düğmeye basıldı, bütün Avrupa’da PKK’ya karşı operasyonlar başladı... Dikkat edin Kürtçülere karşı değil, silahlı Kandil PKK’sının KCK’sına dışarıdaki kollarına karşı! Kürt konusunda, bir kaziye; ABD çıkarlarının korumasında, bizlere güvenmezler. Birinci Tezkerede, ders aldılar! Bunun için PKK’ya yardım ettiler. Şimdi şartlar değişiyor. Irak’tan çekilince ve sahne Orta Asya’ya, Kafkasya’ya dönünce, bu bölgede askeri hareketler olunca, arkalarında Güneydoğu’da, Irak’ta, istikrarlı, sorunsuz bır zemin isterler. Fakat bu sırada, PKK’nın Türkiye ile çatışması buna engeldir! “İyi Çocuklar” son kullanım tarihi geçmiş, yaramaz olmuşlardır. Bölgede ve Türkiye’de, “Savaşan-terörist” PKK yerine kullanabilecekleri “Barışçı” Kürtlere ihtiyaçları vardır. Türkiye’yi “bölüp yönetmenin barışçı yolu da”, Kürt bölücüleri meşrulaştırmaktan geçer! Vahim olan şu; bugün Türkiye, bu gerçeklerin, “Ormanın farkında olmayan” veya aldırmayan, AB-ABD dallarına sarılmış bir iktidar tarafından yönetilmekte!
|
|
Sabahattin Önkibar
|
|
Hiç kendimizi kandırmayalım, Türkiye NATO’ya gireli beri ABD mandasıdır ve 50 küsur senedir o şekilde yönetiliyor! ABD yörüngesinden çıkıldığı an ise bildiğimiz şeyler yaşanmıştır! 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat müdahaleleri bunun göstergeleridir. Menderes, SSCB ile stratejik ittifak anlaşması yapmak için Moskova seferine bile çıkamamış ve müdahaleye maruz kalmış; Demirel, Batı aleminden alamadığı demir-çelik teknolojisini Moskova’dan alması sebebiyle 12 Mart’ta derdest edilmiş; Ecevit’in de Kıbrıs’a asker çıkardığı için üstü çizilmiştir.
TSK’ya operasyonunperde arkası Hayır ABD ve benzer emperyal ülkeler bunu sadece Türkiye’de değil, etki alanında olan her coğrafyada yapıyorlar. Hatırlayın Amerikancı olarak bilinen Pakistan Devlet Başkanı merhum Ziya-ül Hak bile Pakistan’a atom bombası kazandırdığı için bizatihi CIA’nın suikastına maruz kalmıştı. Gelelim ABD’nin Türkiye bağlamında yeni hedef ya da projesine. Soğuk savaşın bitmesi ile Washington dünyanın tek egemeni olarak önümüzdeki çeyrek yüzyılı dizayn etmek istiyor. Bunun için önceliği enerji merkezi Orta Doğu ve Kafkasya hinterlandını kontrol altında tutmaktır. Böyle bir şeyi yapabilmek için de bölgede güçlü ve sadık bir jandarmaya ihtiyacı var ki o Türk Silahlı Kuvvetleridir. Ancak 2003 Martındaki Irak’ı işgal olayında görüldüğü gibi TSK, soğuk savaş sürecinde olduğu gibi robot olmaktan çıkmış ve milli bir kimliğe oturmuştur. Nitekim bunun yansımaları Bağdat’ı işgal olayında görüldü ve TSK, ABD’ye örtülü tavır aldı. İşte o fotoğrafı çeken ABD, o gün bugün TSK’yı psikolojik olarak çökertmek ve kendine ram etmek için seferberdir. Çuval geçirmeyle başlayan süreç, Ergenekon ile sürdürülüyor. Hedef TSK içinde vücut bulan milli silkinmeyi dumura uğratmaktır.
Üniter devlet askıya! AKP bu noktada ABD’ye omuz vermektedir. Tayyip Bey’in beni deliğe süpürmeyin feryadı, TSK’yı seninle beraber yere sereceğim teminatıdır. Bu güne kadar gözlenen seyre bakarsanız verilen bu teminatın yerine geldiğini görürsünüz! Peki TSK’nın kolu kanadı kırılır ve moral değerleri çiğnenirse ne mi olacak? Washington’un bölge planlamasına göre Türkiye, üniter anlayıştan çıkacak ve orta vadede federatif bir yapıya yönelecektir. ABD bu şekilde Türkiye’ye tıpkı Osmanlı yapısı misali yeni bir rol vererek etnik görüntüden çıkarılıp inanç eksenine oturtulacak. Buradan hareketle de Türkiye Orta Doğu’da yaşayan ve hatta bütün dünyadaki Müslümanların şemsiyesi yapılacak. Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan’a güvenemeyen Washington, Müslümanlar üzerindeki kendi çıkar planlamasını, iplerini elinde tutmak kaydıyla Türkiye üzerinden yapacak! Tayyip Erdoğan’ın buradaki rolü ve önemine gelince... ABD’nin bu hedefinin, değil devleti yöneten biri sıradan bir kişi tarafından bile görülmemesi mümkün değil. Dolayısı ile Erdoğan da bunu biliyor ve projeyi benimseyerek oyunun parçası oluyor.
Dinsel yapı! Onun amacı ideolojik olarak hedef aldığı Cumhuriyetten rövanş ve de güya Osmanlı benzeri bir yapıyı yeniden ihyadır. Tabii bütün bunlara ilave olarak bu proje kapsamında iktidarını ABD desteği ile sürekli olarak devam ettirmek de temel hedefidir. Ancak Tayyip Bey bir yerde fena halde yanılıyor! ABD’nin üniter Cumhuriyet’in yerine stratejik çıkarları adına hedeflediği yeni dinci Tayyiban devletini kurduğu an yapacağı ilk iş, bu dönüşüme karşı oluşacak doğal tepkileri Erdoğan’a ciro edeceği ve onu ortadan kaldıracağıdır. Tayyip Bey’e; Şah Pehlevi’yi, Markos’u ve Ziya-Ül Hakkı’ı hatırlatırız... Emperyal devletlerin şahıslara vefası olmaz.. NOT: CHP Mersin Milletvekili Alirıza Öztürk iki gün önceki yazımızı kaynak gösterip işçilerin dolandırılması olayını yani işçilere sorulmadan maaşlarından kesinti yapılmasını TBMM’ye taşıdı... ADIM... Barış-kardeşlik değil, ayrıştırma projesi! Diyarbakır’da çıkan olaylarla görülmüştür ki açılım olayı AKP ve Erdoğan’ın ifade ettiği gibi barış ve kardeşlik projesi değil, tersine o ambalajla husumet tesis etme yani ayrıştırma projesidir. Hayır öyle değil diyenler önce Bursa ve sonrasında Diyarbakır’da meydana gelen olayları açıklamalıdır. Bu açılım masalı ile insanlar durduk yerde birbirine hasım yapılmış ve olmayan husumetler yaratılmıştır. Tayyip Erdoğan bu açılım hikayesini ortaya atmasaydı ne Bursa’da ne de Diyarbakır’da o olaylar olacaktı. Sadece olaylar da değil, etki-tepki misali Bursa’da İstiklal Marşı okunduğu için Diyarbakır’da milli marşımız ıslıklanıp yuhalanmıştır. Bunun sorumlusu bu iklimi yaratanlardır. Ben bu olayları gerçekte Tayyiban devleti projesinin önemli bir adımı yani bilinçli ayrıştırma olarak görüyorum. SIRALAMA... Ergenekon’da gizli tanık olmanın olmazsa olmazları! Ergenekon soruşturmasında istisnalar bir tarafa bırakıldığında gözlenen gizli tanık özellikleri şöyle sıralanıyor: 1) PKK itirafçısı olmak! 2) Korucu itirafçısı ve ihanet edeni olmak! 3) Uyuşturucu kaçakcısı olmak! 4) MİT’e çalıştığını iddia etmek ve haham olmak! 5) Kızkardeşini para karşılığı satmak ve bu suçtan hüküm giymek! 6) Katil olmak ve bunun için hüküm giymek!. 7) Hırsızlık yapmak ve bu suçtan hüküm giymek! 8) Dindar değil dinci yani siyasal İslamcı olmak! 9) Dinci grupların kontrolünde olmak!
|
|
Tuncay Mollaveisoğlu
|
|
Orgeneral Şener Eruygur'un çocuklarını ABD'de bursla okutan işadamı, Türkiye'deki ihalelerden aslan payını aldı.
|
|
Devamını oku...
|
|
Sabahattin Önkibar
|
|
Bu kadarına da pes! Bu Ergenekoncular bu kadar mı azgın ve gözü dönmüş!
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Selma ERDAL
|
|
Bu başlık her iki anlama da gelebilir… Yaşadıklarımızdan dolayı; canımızın sıkılması, ruhumuzun daralması…
|
|
Devamını oku...
|
|
Sabahattin Önkibar
|
|
Evet Sayın Başbuğ, ne oldu da kağıt parçası diye tanımladığınız Albay Çiçek imzalı evrak bir anda kutsal ve gerçek belge haline geldi? Parmak izi araştırması yaptırdınız mı? İmza atılan kalemle ilgili teknik araştırmalar yapıldı mı? İmzanın makinadan atılma ihtimalini değerlendirdiniz mi? Bunlar yapılmadı ve kamuoyuna bu yönde bir bilgi verilmedi ise, Genelkurmay Askeri Savcılığı nasıl oluyor da kesin hüküm verebiliyor? Dahası, savcılığın kesin hükmüne rağmen mahkeme neyi eksik gördü de tutuklama yapmadı? En önemlisi, madem böyle bir tespit yapıldı yani Genelkurmay Karargahında hakikaten darbe planları hazırlandı ise, Albay Çiçek herhalde bu işte tek değildir. Öyle ise perde gerisinde olanlar nerededir? Sakın o yalnız başınaydı demeyin, bu eşyanın tabiatı gereği mümkün değil. 30 küsur generalin bulunduğu Genelkurmay Karargahında albay rütbeli biri sıradan görevlidir. Hem bütün bunların Çankaya Köşkü’nde yapılan üçlü zirvenin sonrasına denk gelmesi tesadüf müdür? Birileri, bu tesadüf olayını Albay Çiçek diyet olarak verildi şeklinde yorumlasa ne cevap verilecek? Dün de yazdık, o buluşmanın hemen akabinde eski Kuvvet Komutanlarının üstelik savcılık tarafından serbest bırakılması ve diğerlerinin tutuklanması kayda değer değil midir? Bitmedi!.. Yine Çankaya Köşkü’ndeki o zirvenin sonrasında Balyoz soruşturması bağlamında TSK adına yapılan açıklamada, 2003 yılındaki seminer ve faaliyetlerden dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un haberdar olmadığının açıklanması ne anlama geliyor? Yapılan bu açıklama Balyoz’u yargılayacak hakimleri etki altına almak değil midir? Öyle ise Genelkurmay’ın sık sık feveran ettiği masumiyet karinesini TSK bizatihi kendisi çiğnemiyor mu? Yoksa yapılan bu açıklama, aman Özkök, Yalman ve Başbuğ isimleri sorumlu olmasın ve zarar görmesin de, kim görürse görsün anlayışının ürünü müdür? 2003 yılında yüzlerce subayın katıldığı bir seminerde olan faaliyetleri koskoca Genelkurmay Başkanlığı 7 yılda öğrenemedi de, Çankaya Köşkü’nde yapılan zirveden sonra mı birden akla geldi? Evet, Deniz Baykal’ın önceki günkü grup toplantısında seslendirdiği bu soruların acil olarak cevaplanması sadece TSK için değil, ülke ve rejim adına olmazsa olmazdır. Maalesef sonrasındaki acayip gelişmelerden hareketle Çankaya’da yapılan üçlü zirve ve akabinde yenen kutlama yemeği, bu toplantının üstüne tıpkı Dolmabahçe misali bir gizem getiriyor! Belki öyle değildir ama gelişmeler sonrasında ortaya çıkan algı, bu zirvede büyük pazarlıkların yapıldığı ve Başbuğ’un 2003’deki Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı dönemi sorumluluğunu kurtarmak için boyun eğdiği şeklindedir. Dileriz bu algı yanlış olsun! HEVES... Sinan Çetin’in derdi Camialtı Tersanesi arazisi mi? Sinan Çetin denen kişi her dönemin silahşorudur. Onu bir dönem radikal devrimci, bir dönem sıkı Özalcı ve bir dönem de Çiller hayranı olarak görmüştük. Simdi de AKP sevdalısı olarak vitrindedir. Oysa gerçekte Sinan Çetin tüccarlık yapıyor ve her dönem işini gördürme adına iktidarı paylaşanlara sempatiler sunuyor. İlginçtir, iktidarlar da bunu yiyor. AKP’den neması mı? TRT’ye yaptığı işlerin dışında bir sürü tanıtım olayı var ama en büyüğü Camialtı Tersanesi arazisini kapatma hevesi. İstanbul’un göbeğinde Haliç’deki 300 dönümlük bu araziye Sinan, güya film stüdyolarını kuracakmış ve bunu sinema emekçileri ile beraber yapacakmış. Çetin bu bağlamda Abdullah Gül ve Genel Sekreteri Mustafa İsen’den söz bile almış ve tahsis için kollar sıvanmış... Bakalım Tayyip Bey bu peşkeşe olur verecek mi? SEÇİM... Taraf’a 3.6 trilyonluk Hazine kıyağı! Taraf gazetesini biliyorsunuz, işi gücü TSK’ya sövmek olan bu mevkuteye AKP iktidarı tamı tamına 3.6 trilyon teşvik verdi. Evet, Taraf gazetesini çıkaran Alkım Şirketine Hazine 3.653.535 TL. teşvik verdi. CHP’li Mustafa Özyürek’in Meclise taşıdığı konu bu teşviğin niçin verildiğidir... Sahi AKP iktidarı önüne gelene böyle teşvikler dağıtmadığına göre Taraf’ın seçilmesi manidar değil midir? NOT: Dün bu sütunda yayınlanan Remzi Gür ve Uzan’ın antikaları yazımdan sonra Remzi Gür telefonla aradı ve bize şu açıklamayı yaptı: TMSF’den sadece Köşk’ü aldım. Uzanlar’ın antikalarını TMSF’den almadım. Benim aldıklarım antikacılardan aldığım fermanlardır. Benim ferman koleksiyonum var. GEDİK... Kılıçdaroğlu’na Ağar örneği! Verilen demeçler Kemal Kılıçdaroğlu’nun imajında gedikler açıyor. Bir ileri bir geri, zaafiyet oluşturur. Önce Dersim, şimdi PKK’ya af beyanı ve akabinde geri adımlar. Hayır, sözü edip geri adım atmasa, öyle inanıyor deyip saygı duyacağız ama bir anda çark ediş Kılıçdaroğlu’nu yaralıyor... Gelelim ettiği sözlere katılıp katılmadığımıza? Reel politika, gerçekliği olmayan hamasetlerle yapılmaz. PKK’ya af gibi bir sözü, açılımcı AKP bile edemezken Kılıçdaroğlu’nun etmesi, CHP’ye kötülük yapmaktır. Bakın bu ülkenin çok temel bazı hassasiyetleri vardır ki buna gözü kapalı saygı göstereceksiniz. Din yani inanç böyledir, PKK konusu böyledir. Kastınız farklı olsa bile PKK’ya af diyemezsiniz. Hatırlayın Mehmet Ağar, bir dönem çok samimi olarak “Düz ovada siyaset” dedi ve bunun faturasını sandıkta ödedi. Aman dikkat Kemal Bey!
|
|
Arslan Bulut
|
Beyaz Saray’da, Yunanistan’ın Osmanlı egemenliğinden ayrılmasının 189’uncu yıl dönümü dolayısıyla her yıl olduğu gibi bu yıl da Yunan Milli Günü resepsiyonu düzenlendi. ABD Başkanı Barack Obama, Yunanistan’ın Osmanlı egemenliğinden ayrılmasının yıl dönümüyle ilgili olarak, “Bugün, 189 yıl önce bir piskoposun dağlardaki bir manastırda nasıl ayağa kalkıp, Yunan bayrağını kaldırıp, bağımsızlığı ilan ettiğini ve demokrasiyi doğduğu yere geri getirme mücadelesini başlattığını hatırlayacağız” dedi.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre Amerikan Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Demetrios da “Dev ve çok iyi organize olmuş Osmanlı askeri karşısında, zorlukla bir araya gelmiş, silah ve mühimmat bakımından kıt imkanlara sahip ‘devrimci, kahraman’ Yunanlılar, tüm zorluklara ve karamsar tahminlere rağmen imkansızı başardı. Kudretli bir imparatorluğu yenilgiye uğrattı, zafer kazandı, 400 yıllık yabancı işgalinden sonra özgür ve bağımsız bir yeni Yunan devleti kurdu” ifadesini kullandı.
“Sıradan insanları olağanüstü askeri planlamacılar haline getiren ve deneyimli Osmanlı ordusunu yenen zekaya teşekkür ederim” diyen Demetrios, Obama’ya Fener Rum Patrikhanesi konusundaki desteğinden dolayı teşekkür etti ve kendisinden Kıbrıs konusunda da desteğini artırmasını beklediklerini söyledi.
***
Washington Post-Newsweek grubunun dış politika, diplomasi ve strateji dergisi Foreign Policy ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu, “Dünyanın Kissinger’ları” olarak nitelediği 4 devlet adamından oluşan listeye dahil etti. Davutoğlu için şu ifadeler kullanıldı:
“Gayretli tarih öğrencisi, atılgan ve sözünü esirgemeyen Davutoğlu, Türkiye’nin Osmanlı görkemini yeniden tesis etmeye ve bu sayede Türkiye’nin bir kez daha Orta Doğu’da ağırlık sahibi olacağına inanıyor. Onun rehberliği altında Türkiye, Arap hükümetleriyle bağlarını güçlendirdi ve Arap-İsrail ihtilaflarında arabulucu rolü oynama peşinde oldu.”
***
Şimdi bu iki haberi okuyunca, insanın aklına “Davutoğlu Türkiye’nin Osmanlı görkemini yeniden tesis etmek için, Yunanistan’a savaş mı açacak?” sorusu geliyor. Yoksa ABD’nin Büyük Orta Doğu projesini mi uygulayacak?
Hem ABD Başkanı Obama hem Amerikan Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Demetrios, Osmanlı’nın görkeminin Yunanistan tarafından nasıl sona erdirildiğini anlatıyor, Amerikan basını ise Ahmet Davutoğlu’nun o görkemi yeniden tesis edeceğinden söz ediyor ya!
***
Batı basını, Türkiye’den bir kişiyi övüyor ve göklere çıkarıyorsa bu durum o kişi için Türk kamuoyu açısından iyi bir puan değildir!
Batı basını, romanlarında Türk kültürünü ve Atatürk’ü aşağılayan Orhan Pamuk’u da göklere çıkardı ama adamcağız tehditler yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Buna karşılık Türkiye adına Tayyip Erdoğan’ın Türkiye-Kore İş Forumu yemeğinde yaptığı güzel bir konuşma var. Erdoğan, dil bilimcilerinin Türkçe ve Korece’nin Ural-Altay dil ailesine mensup olduğunu ifade ettiklerini hatırlattı ve iki dil arasında yaklaşık 180 ortak kelimeye Bora, Hakan, Han ve Kaan’ı örnek verdi.
ABD’nin derdi Osmanlı bayrağının indirilmesi, yerine Yunan bayrağının çekilmesi ile ilgili; Türklerin derdi ise Türk bayrağının Türk yurtları üzerinde ebediyen dalgalanması..
Bunun için Ural-Altay dil ailesine giren bütün milletleri toparlamak gerekiyor..
|
|
Altemur Kılıç
|
|
14. Louis, Fransa’nın en uzun süre (1643-1715 ) tahtta kalan kralı... “Louis Le Grand” (Büyük Louis)- le Roi-Soleil (Güneş Kral) olarak da anılır...
|
|
Devamını oku...
|
|
Selma ERDAL
|
|
ATATÜRK İLKE ve DEVRİMLERİ’nin izindeyiz diye yıllardır bizleri aldatanlara kanan benliğim gibi, Şubat sonu-Mart başı arasında yaşanan yalancı bahara aldanan bedenim de günlerdir yatay durumda…
|
|
Devamını oku...
|
|
Emre Kongar
|
|
İrtica, Arapça bir sözcük. Dönme, geri dönme demek olan “rücû” kökünden geliyor.
|
|
Devamını oku...
|
|
Esfender Korkmaz
|
|
Subat ayında TÜFE olarak, enflasyon oranı yüzde 1.45 oldu. Şubattan Şubata son bir yıllık Enflasyon oranı ise yüzde 10.13 oldu. Tüketici fiyatları tüketiciyi doğrudan ilgilendirdiği için enflasyon analizini TÜFE rakamları itibariyle yapmak daha geçerlidir. Üretici Fiyatları Endeksindeki (ÜFE) artış, maliyet artışlarını gösterir. Örneğin Şubat ayında ÜFE 1.66 oldu. Yani TÜFE’den daha fazla arttı. Bu şartlarda eğer toplam talep uygun olursa, maliyet artışları TÜFE’ye yansır. Olmaz ise bir kısmını sanayici, üretici çeker. Bunların kâr oranı düşer. Şubat enflasyonu, ekonomi yönetiminin enflasyonda başarısız olduğunu göstermektedir. Zira 2004 Nisan ayında yıllık TÜFE oranı yüzde 10.12 olmuştu. Demek ki, enflasyonda 6 yıl öncesine döndük. 2001 krizinden sonra enflasyon iki defa düştü. Birincisi IMF’nin hazırladığı ve Kemal Derviş’in deruhte ettiği yangın söndürme programı... Bu program toplam talebi düşürmek için çiftçi desteklerini yarı yarıya düşürdü... Memur ve işçinin reel ücretlerini indirdi. Yatırımları düşürmek için dalgalı kur sistemini getirdi. Bu kur düzeni, düşük kur yoluyla ithalat artışına yol açtı. İç üretimi ve istihdamı vurdu. Enflasyon toplam talebi hızlı düşürerek kısmen önlenebilir. Kısmen diyorum... Çünkü ekonomideki yapısal sorunlardan, örneğin piyasada oligopol yapıdan, örneğin yatırımların düşük kapasitede çalışmasından, örneğin eksik ve yetersiz teknolojiden, örneğin bürokrasi çarkının ağır işlemesinden ve yolsuzluklardan ileri gelen çekirdek enflasyon, bu saydıklarımda reform yapmadan önlenmez. İkincisi, küresel krizi Türkiye daha ağır yaşadı. Üst üste 4 çeyrek küçülen ekonomide 2009 yılında enflasyon tek haneye indi. Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, enflasyon artışında “yılbaşında yürürlüğe giren vergi düzenlemeleri, gıda fiyatlarındaki artışlar ile baz etkilerinin” önemli olduğunu açıkladı. Bu açıklamada baz etkisi doğrudur... Diğerleri yanlıştır. 1) Şubat ayında gıda fiyatları yüzde 5.01 arttı. Ancak aynı ay indirim ayı olduğu için giyim ve ayakkabı fiyatları yüzde 5.25 oranında düştü. Ancak ev eşyası fiyatları da düştü. Aile bütçesi içinde elbette gıda harcamaları daha fazladır. Ancak enflasyondaki artışı tek bir ana harcama gurubuna bağlamak yanlıştır. Arizi fiyat artışlarını veya düşüşlerini enflasyonun sebebi sayarsak, her ay bir neden çıkacaktır. Bu durum yapısal enflasyona yanlış teşhis koymamıza ve tedaviyi de yanlış yapmamıza yol açar. Vergi düzenlemelerine gelince... Birçok köşe yazarı da enflasyon nedeni olarak vergi artışlarını gösteriyor. Dolaylı vergiler fiyatlar genel düzeyini artırır. Ancak eğer arz-talep dengesi varsa, bir defa artan fiyatlar genel düzeyi, arttığı seviyede istikrar bulur. Enflasyon şeklinde bir sürece yol açmaz. Zira enflasyon arz- talep dengesinin bozulması ile başlayan bir süreçtir. 2) Enflasyonun yeniden çift haneye çıkmasının önemli bir nedeni, iki yıldır, bütçe açıklarının artmış olmasıdır. 2009 yılında bütçe açığı 52.2 milyar lira oldu. 2010 Ocak ayında, aylık bütçe açığı 3.1 milyar lira oldu. Oysaki Ocak ve Şubat aylarında bütçe ödenekleri tam açılmıyor. Mart’tan sonra açılıyor. Bu aylarda bütçe açığının daha düşük olması gerekiyor. 3) PKK terörü ve AKP’nin terörle mücadele zafiyeti de, fiyat istikrarını bozuyor. Şubat ayında iller itibariyle TÜFE’de en yüksek artışlar, terörün daha fazla yaşandığı illerde oldu. Türkiye’de TÜFE ortalaması yüzde 1.45 olduğu halde, Diyarbakır’da 2.24, Batman ve Şırnak’ta 2.23 oldu. 4) Enflasyonun temel nedeni yazının girişinde açıkladığım yapısal sorunlardır. Bunların çözülmesi için ciddi politika değişikliği, planlar ve reformlar yapmak gerekir.
|
|
Arslan Bulut
|
|
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un eşi Sevil Başbuğ başkanlığında bir araya gelen general, amiral, subay, astsubay ve uzman erbaş eşleri ile bayan sivil memurlardan oluşan heyet, Anıtkabir’i ziyaret etti. Sevil Başbuğ, Anıtkabir Özel Defteri’ne “Bugün güzel yurdumuzun her köşesinde yıllarca gururla görev yapan, kutsal vatan toprağını canı pahasına koruyan, eşleri yerine bazen babalık sorumluluğunu da üstlenerek Türk kadınına yakışır şekilde çocuklarını yetiştirmeye çalışan asker eşleri ve çağdaş Türk kadınları olarak huzurunuza çıkmanın en derin mutluluğu içerisindeyiz” diye yazdı. *** Subay-astsubay eşleri, özellikle Genelkurmay Başkanı’nın eşi başkanlığında bir araya geliyor ve Anıtkabir’e gidiyorsa bunun bir sebebi vardır elbette. Evet, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, tazminatları ABD tarafından verilmek suretiyle emekliye sevk edilen binlerce subay olmuştur ama Cumhuriyet tarihinde hiçbir dönem bugünkü gibi subay-astsubay tutuklamaları yaşanmamıştır. Atatürk 90 yıl önce, 31 Temmuz 1920 tarihinde, Afyonkarahisar kolordu dairesinde subaylara hitaben yaptığı konuşmada şöyle diyordu. “Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini, ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur. Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibarıyla, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve hususi itibarıyla da subaylar, fedakarlar sınıflarının en önünde olmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılarlar ve hor görürler..” *** Bugün Türk subaylarının şerefi ne durumdadır? Sürdürülen soruşturmalar sebebiyle, henüz ortada kayda değer bir mahkûmiyet kararı olmadan bütün Türk subayları, iktidar yandaşı medyanın hakaretlerine maruz kalmaktadır. Öyle ki Türk subaylarının bu durumu, işgal altındaki İstanbul’da tutuklanarak önce Bekirağa bölüğüne kapatılan, sonra Malta’ya sürgün edilen asker, sivil Türk aydınlarına yönelik baskılara benzetilmektedir. O dönemde işgal ordularına karşı milli direniş başlatabilecek aydınlar tutuklanmış ve sürgün edilmişti. Bugün da Türkiye bir işgal harekatı ile karşı karşıyadır. Ekonomi ve kültür alanları işgal edilmiş, sıra orduya ve yargıya gelmiştir. Bu da apaçık görünen bir gerçektir. Elbette suça karışanlar vardır ve yargılanmaları gerekir. Fakat yandaşların aleni arzusu, ordunun tasfiyesi ve yeni bir ordunun kurulmasıdır. Öyle ki Newsweek dergisi “Ordu Yenildi” başlıklı analizinde “ABD’nin İslamcıları selâmlaması” gerektiğini savunuyor. İslamcı dedikleri ise, 22 İslam ülkesinin haritasını değiştirmek olarak da açıkladıkları Büyük Orta Doğu projesinin eş başkanı ve yardımcıları.. Yani CFR memorandumu ile kurulan, ABD’nin İslam dünyasındaki Truva atı! Subay eşleri, eşlerinin şeref ve namuslarının kendi şeref ve namusları olduğunu iyi biliyor.
|
|
Arslan Bulut
|
|
Tayyip Erdoğan, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in “Yargı kuşatma altındadır” sözlerine “Türkiye’de yasama da yürütme de yargı tarafından kuşatılmıştır.
|
|
Devamını oku...
|
|
Altemur Kılıç
|
|
TARİHTEN DERSLER: Cumhurbaşkanı olmak
|
|
Devamını oku...
|
|