Facebook'ta paylaş
Cumhuriyetimizi geri istiyoruz PDF Yazdır e-Posta

Hiç dikkat ettiniz mi onlarca yıldır ülkeleri ve bayraklarını ya da milli sınırları gösteren bir dünya haritası yapılamıyor.

Dağları nehirleri gösteren coğrafik haritalar var, turistik bölgeleri gösteren haritalar var, yağışları gösteren meteorolojik haritalar da var, ancak, ‘milli ülke sınırlarını’ gösteren bir harita yapılamıyor. Sebebi, mesela Balkanlar ve Kafkasya.. Bugün Kafkasya’da Abazya ve Osetya sınırları ‘ihtilaflı’dır, en cüretkar haritalar bu bölgeleri silik çizgilerle çizgi çizgi gösterir. Son yirmi yıldır Balkan haritası hiç çizilemedi, Kosova ve Karadağ’ın bağımsızlığından sonra nihayet bir ‘harita’ ortaya çıktı, ancak, siyasi haritacılar ölünceye kadar çözemeyecekleri bir ‘karışıklıkla’ karşı karşıya, o da Bosna haritası.. Dayton antlaşması öyle çetrefilli mahalli düzenlemeler getirdi ki bu bölgelerin hangisi Sırp hangisi Boşnak bilemezsiniz, çünkü ‘dönüşümlü’ bölgeler de var..

 

Harita yapılamayışın sebebi ‘ırk’ yani ‘etnik’ savaşların son otuz yılda hızlanması. Bu topraklarda etnik siyasetler sözle anlatılması mümkün olmayan korkunç soykırımlara ve iç savaşlara dönüştü.  Allah’a şükür bizim Lozan’dan bugüne bir haritamız var, bir Hatay değişikliği oldu.

 

Bugün orta-doğu ve doğu ve orta-afrika ülkelerine siyasetleri ve tarihleri hakkında hiçbir şey bilmeden cahil cahil gidin, bölgelerin etnik ve dini kökenli olarak ayrıldıklarını göreceksiniz. Milyonlarca yıl ‘soykırım’ bilmeyen Afrika son elli yıldır Ruanda’dan Sudan’a birbirini yiyor. Otuz yıl önce Nijerya’da sekiz-on etnik köken biliniyor çatışıyordu, bugün aynı Nijerya’da etnik çeşitlilik kırkın üstünde ve hepsi ‘siyasi arenada’ güç gösterisinde bulunuyor.

 

Hiçbir şey bilmeden bu ülkelere gittiğinizde buralarda siyasetin etnik ve dini kökenli çatışmalarla şekillendiğini cahilde olsanız ezberden bilirsiniz artık, emperyalizmin kemirdiğini..

 

Ülkelerin gelişmişlik düzeylerini siyaset bilimci olmadan kafadan bilmeniz çok kolay. Eğer bir ülke petrol ve maden zenginiyse ya da havzalara geçiş yolundaysa, o ülkenin siyaseti etnik ve dini bölünmelerle iç savaşlarla kaynıyor demektir. İstisnası yok. Modern çağla geleneklerin çökmesi ve mecburi istikamet batıya yüzlerini dönmeleri tarihin insan yiyen en karanlık sayfalarını oluşturdu.

 

İşte ‘şehirleşmemiş ve demokrasi inşa edememiş coğrafyaların’ siyasetleri: aşiret kökenli, mezhep kökenli, dini kökenli, etnik kökenli. Bu etnik kökenli siyasetler ‘antropoloji’nin alanına girer.. Ve bu çatışmalar sonucu büyük göçler ortaya çıkınca, bu siyasetlere ilave olarak bir de ‘muhacir kökenli’ siyaseti ekleyin. Soylarında genlerinde kültürlerinde olmayan bilmedikleri tanımadıkları soykırım katliam oyunlarının kurbanları oldular..

 

Batı ülkelerinin siyasetini ise başka kavramlarla tanımlıyoruz, mesela sanayileşmeyle.. İşçiler, köylüler, tüccarlar, varoşlar, gibi.. Bunlar ise Sosyoloji’nin alanına girer, yani ülke çeşitliliğini ırk, din, mezhep’le değil, insanların ‘gelir durumları’ ya da ‘meslekleri’ yani sosyal konumlarıyla.. Batılı ülkelerde II. Dünya Savaşı’nda elli milyona yakın ölü verdikten sonra anladı ‘etnik’ ve ‘mezhep’ kökenli siyasetin asla yapılamayacağını..

 

Eğer bir ülke ‘demokrasiyi’ siyasal bir sistem olarak seçmişse, demokrasinin ve ülkenin sağlığı için başvuracağı tek ve vazgeçmez yöntem, insanları ‘yurttaş’ olarak tanımlamasıdır

.

Artık dünya tarihi ‘siyasal’ olarak durmuş ve donmuştur ve etnik ve din kökenli savaşlarla insanlığın ödü kopmuş, ‘yurttaşlıktan’ başka geçit kalmamıştır. Yurttaşlık tüm insanlığın etnik ve din kökenli korkularını unutacağı atacağı insanlığa müjde büyük bir siyasal mucize olarak batı demokrasilerine, evrensel siyasete tam anlamıyla oturmuştur.

 

İnsanları ‘etnik ve dini’ kökenli olarak tanımlarsanız, ki, tanımlayanların hiçbiri bugün hiçbir ülkede ‘demokrasi’ kuramamış hepsi ya iç savaş ya da diktatörlüklerle yönetilir.

 

Demokrasi diye ülkünüz ve ısrarınız varsa, siyaset alanında insanları ‘yurttaş’ olarak tanımlamak zorundasınız. Siyaset bilimi ve tarihi bize, insanlarını ‘etnik ve din’ kökenli tanımlayanların hiç birisinde ‘iç savaşın’ ya da ‘diktatörlüklerin’ tek bir istisna olmadan yaşayamadığını gösterdi. Şayet Fransız İhtilali’nden bugüne son ikiyüzyıldan siyasal bilimi açısından birkaç kelimelik sonuç çıkartmak gerekirse bu sonuç dünyanın tüm ülkelerinde ve akademilerinde acı dersler alınarak onaylanmış iki kelimeyle özetlenir: etnik ve din kökenli ‘siyaset’ insanlığın ruhuna kumaşına asla uymadı..

 

Eğer insanlarını burunları, kaşları, yani genetik özellikleriyle, yani kelebek türüymüş et tırnaklı, memeli gibi yani biyolojik olarak ‘tasnif’ ederseniz, sizin yapacağınız siyaset ülkenizi çok kısa zaman içinde bir ‘hayvanat bahçesine’ çevirir. Kafkasya ve Balkan haritası bir ‘hayvanat bahçesine’ çoktan dönüşmüştür. Tilkiler şu kafeste, ayılar bu kafeste, aslanlar diğer kafeste otursun deyip haritaları demir kafeslerle tayin edersiniz .Bu demir kafeslerle  bölünerek milli sınırlar çizmek, insanlığın milyonlarca çağdır büyüttüğü insanlık, dostluk, kültür, ahlak, medeniyet değerlerini ‘sıfırlayıp’ hepimizi ilkel vahşi bir karanlık çağa sokmuştur.

 

Mesela Berlin siyasi olarak bölünmüştü ve Sovyetler’in çökmesiyle sağ ve sol siyaset ya da Amerika ve Sovyet anlaşmazlığı ortadan kalkınca Duvar’ın yıkılması bir saatlik bir işti.

 

Ancak siyaseten değil ‘ırk ya da din’ merkezli bölünen şehirleri ‘bir saatte’ yeniden yan yana getirmek mümkün olmadı, örnek mi, Lefkoşa, Bosna, Beyrut, ve kapıda bölünmüş yeni şehirler Bağdat ve Kerkük bekliyor. Ortadan ikiye ayrılmış bu şehirler ‘dini ve etnik’ ayrışma sonucu ortadan bir duvarla ya da Beyrut’ta olduğu gibi ‘hayali bir duvarla’ bölünmüş durumda. Mesela Beyrut’ta Maruniler’in hiç gitmediği geçmediği ya da Müslümanların hiç uğramadığı ve geçmediği semtler Müslüman ve Hristiyan mahalleler olarak bölünmüştür. Lefkoşe’nin ve Bosna’nın bölünmüştüğü resmileşmiştir. Bağdat’ta Sünniler Şiilerle bölünme gittikçe derinleşmekte ve aynı bölünme Kerkük’te iç savaş tehlikesini hala taşımaktadır.

 

Düşünün, binlerce onbinlerce yıldır aynı şehirde yan yana oturan insanlar ortadan ikiye bölünüyor, insanlık oturup konuşmayacak evlenmeyecek bölüşmeyecek ortak halaylar horonlar danslar yapmayacak ve ortak şarkılar söylemeyecekse, insanlar içinde niçin yaşayalım, bu hayvanlık..

 

Hayvan olmak insan olmaktan daha kolaydır, insan olmak daha yorucu, hayvan, hırsını düşmanlığını pençelerini tetikte oluşunu ve her an saldırı konumuna geçmesi, kaslarıyla ilgilidir. Hırlamak dalaşmak düşünmekten daha kolaydır. İnsanın bölüşümcü değerler edinmesi, ortak dostluklar kurması ise ‘kültür’ yani ‘beyinle’ ilgilidir.

 

Düşünmeyen insanlar, tetikte ve saldırıya geçer.. Düşünün ‘şehirler’ medeniyetin büyük karmaşık ve karışık evleriydi, işte bu ‘şehirler’ yıkılıyor yerine ‘kafesler’ inşa ediliyor.

 

Bilim adamları, ülkeler, gazeteciler, tüm dünya, hiç sağa sola çabalamasın, ‘yurttaşlık’tan başka çözüm yoktur.

 

Yurttaşlık nedir? Etnik köken dini köken ayrımı yapmadan, siyasette, eğitimde her şeyde ülke insanlarının eşit haklara sahip olmasıdır. Ayrım gayrım demeden, bölge, mezhep, kaşı gözü demeden hukukta siyasette her alanda insanlar ‘eşittir’.. İnsanlığın kendine bulduğu tek sığınaktır: yurttaşlık. Soykırım iç savaş ve katliam fırtınalarının tek panzehiri..

 

Siyasi partilerin amacı yurttaşlarını eğitimde sağlıkta sigortalarıyla fırsat eşitliğiyle haksızlık ve adaletsizliklere karşı korumak. Burjuvanın kırk tane avukatı ve yüksek makamlarda adamları olabilir, sıradan insan yalnız ve sahipsizdir, partiler, kimsesi olmayanları altta kalanları çaresizleri yoksulları örgütler güç haline getirir ve savunur..

 

Siyasi partiler ve yazarlar insanların sülaleriyle soylarıyla dedeleriyle nerden geldikleriyle asla ilgilenmez, bunlar siyasetin değil ‘kültürel çeşitlik ve zenginliğin’ folklorük konusudur.

 

Yurttaşlık, Fransız İhtilali’nin dünyaya hediyesidir, Fransız İhtilali’nden sonraki iki yüzyılda Latin Amerika’da Afrika’da ve Asya’da yüzlerce yeni ülke Fransız İhtilali’nin kavramlarıyla bağımsızlıklarını kazandı ve ‘uluslaştılar’.. Ancak bu ‘ulusları’n yüzde doksandokuzu ‘ulusal birliklerini’ ayakta tutamadı, çünkü, hepsi ‘etnik ve dini’ kökenli çatışmaların kurbanı olup dağıldılar bölündüler, ve dağılma iç savaş ve bölünmeler bugün hala hızla sürüyor. Çünkü etnik ve din kökenli siyasetler ‘kanser hücresi’ gibi coğrafyaları yiyor milyonların kanını emiyor..Etnik ve din kökenli siyaset, tüm kıtalarda ve tüm tarih boyunca insanlığın en korktuğu ‘siyaset’ olmuştur.

 

Emperyalizmin yüzyılımızdaki en büyük gücü işte bu etnik ve dini kökenli siyasetlere gaz vermesi, silah vermesi…

 

Emperyalizm, soygun, sömürme, zayıf ülkelere tahakküm kurmasının ötesinde ‘ulus icad etme’ teorisidir. Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, ve dahası ‘icad edildi’.

 

Ulus icad edebilmek için önce bir ‘dil’ inşa edeceksin.. Sonra bir büyük ‘düşman’ göstereceksin ve tarih boyu bu düşmanın sizi yok etmeye çalıştığını tarih kitaplarında anlatan ‘milli bir tarih’ projesi oluşturacaksın.. Mesela komşularımızın hepsi ‘uluslaşırken’ milli düşman olarak bizi göstermiştir.

 

1830’larda papazları ve kilisenin haçlı bayrağıyla bağımsızlığını kazanan Yunanistan haritası ortaya çıktığında, ‘Yunan milleti’ ‘Yunan dili’ diye bir şey yoktu. İkibin yıl önce dağılmış Yunan Siteleri’nden geriye o büyük filozofların kitapları kalmıştı, işte o kitapların dili yeniden masaya yatırıldı ve yeni bir kitabi ‘dil’ ortaya çıkartılmaya çalışıldı ve halk diliyle, dayatılan kitabi eski dilin savaşı çok baş ağrıttı, darbelerin dahi konusu oldu.

 

Şüphesiz 19.asırda arkeolojik kazılar ‘ulusların’ ‘köken arayışları’ ve ‘siyasal birliklerini’ kökleştirmek için ‘siyasal’ anlam taşıyordu. Ve yine biyolojik genetik çalışmalar ‘ulusların’ aynı türden ‘ırksal’ birliklerini kemiğe ve kana dayandırmada ‘siyasal’ bir anlam taşıdı. Ve antropolojik ve arkeolojik çalışmalar ‘etnisite’lerin kelebek ya da ot türleri gibi ayrışması ve çoğalmasına hizmet etti..

 

Düşünün modern batıya yüzünü dönen her ülke, batıdan, bir insan olarak et tırnaklı mı, memeli mi, kara saçlı mı, götten bacaklı mı olduğunu merak edip, ‘kemik’ yapısındaki ‘genlerden’ gurur şeref ve onur derlemeye çalışmış. Bu acayip şeyleri insanlığa kim öğretti? Bugün medyamızda bu acayip etnik ve din kökenli tartışmaları moda yapanlar ‘demokrasi’ ‘özgürlük’ ‘batıda böyleymiş’ kılıflarıyla konuşuyor.. Yeri bir daha doldurulmaz bir ‘dangalaklık’ bunlar.

 

Hemen yanı başımızdaki Gürcistan, Lübnan’da Maruniler, Ermenistan, Yunanlılar, Bulgarlar ve Ukrayna, biyolojik ve arkeolojik çalışmalarla ‘topluluk ve cemaatlerini’ güçlendirdiler, ancak, asıl büyük şemsiyeleri ‘kilise’ oldu. Türkiye sınırları etrafında çoğalan ‘haçlı bayraklarına’ dikkat edin. Bu ülkelerin ‘milli birliklerinin’ tepesine yerleştirdikleri en büyük siyasal güç: hristiyanlık..

 

Şimdi yaşadığımız çağda Ermenistan, Yunanistan, Ukrayna, Bulgaristan ve Maruniler’de ‘hristiyanlık’ en büyük ‘değer’ haline gelirken, ya da ‘uluslarını ayakta tutan’ en büyük şemsiye olurken, bu ülkelerin çevirdiği ve bir zamanlar dünyayı sarsan Hilafet’in merkezi olan ülkemizde en büyük değer ‘yurttaşlık’ oldu. Bu durum, bize bilmiş bilmiş batıdan akıl veren bu zavallı maaşlı aydınları düşündürsün.

 

Ermenistan, Maruniler, Gürcüler, Bulgaristan, Yunanistan, Ukrayna’nın dinlerine yani ‘Hristiyanlığı’ siyasal olarak ulus projelerinin en tepesine en kutsal şemsiye olarak yerleştirirken, bir daha söyleyelim, Türkiye, tam tersini yapmış, etnik ve dini kökeni terk edip ‘yurttaşlık’ üzerinden ‘uluslaşma’ sürecini başlatmıştır.

 

Ve bugün Lübnan’da Maruniler’i ziyaret edin, ya da Gürcistan’ı ziyaret edin, ya da Ermenistan’ı ya da Bulgaristan’ı… Size tekrar tekrar söyleyecekleri ezber şudur: biz, laik, sosyal, çağdaş batı değerlerine bağlıyız (bu cümleleri hatırladınız mı?)

 

Batı değerlerine mi bağlısınız? Batı’nın hangi değerlerine? Batı’nın büyük şemsiyesi Hrstiyanlık’a mı, yoksa herkesi eşitleyen ‘yurttaşlık’a mı?

 

Batı kendi hastalığı bu ‘kandırmacayı’ ‘ikiyüzlülük’ü’ aşamamıştır. Ruhunda üstün ırk ya da bir efendi olma hastalığı var, bir zaman ‘üstün ırkım’ dedi bir zaman ‘efendiyim’ dedi ve her dönem ‘hristiyanlık’ dininin bu ‘üstün efendi’ kültürünün merkez kaynağı olarak gördü.

 

Böyle değil, aslında batı, sonsuz bir egemen güç olmak istiyor, bir yüzyıl arkeoloji gelişiyor onun diliyle üstünlük kuruyor, bir zaman antropoloji gelişiyor, onun diliyle üstünlük kuruyor, bir dönem siyasal kültür demokrasi inşa ediliyor, onun diliyle konuşuyor. Ve batının ağzına bakanlar yanıldıkça şaşırıyor ve soykırımlarla saçmalıyor. Bu yüzden, batının ‘değişmezlerine’ bakmalıyız, yani, ‘Hristiyanlığına’ ve ‘Efendi kültüründeki’ zorbaca inadına. Yani, sömürüsünü dünya değiştikçe değişmeyen yeni politik araçlarla sürdürmesine…

 

Batı medyasının bir örneğiyle anlatayım: Diyelim Bağdat’ta beş yaşında bir çocuk öldürüldü. Batı medyası Bağdat’ın bölünmesine ‘mezhep farklılığı’ hizmet ettiği için, öldürülen çocuğun kimliğini tarifte, sünniydi ya da şiiydi der, Araptı, Türk’tü, Kürttü, demez.

 

Aynı çocuk Kerkük’te öldürüldüğünde, Kerkük’ün bölünmesine ‘etnik’ köken hizmet edeceği için, çocuğun kimliğine ‘Türk’tü ya da Kürt’tü’ der..

 

Oysa hepsinden öte daha büyük bir ‘insanlık duygusu’ vardır, o çocuk, bir çocuktur, insandır, Sünni, Şii, Kürt oluşu değil ‘insan oluşu’ önemlidir.

 

Demokrasiden ve batılı değerlerden durmaksızın söz eden bu Avrupalı gazeteciler bu ‘kimlik tarifleri’ olmadan çocuğun ölüm haberini duyurmazlar. Demokrasi ve özgürlük değerlerinin en büyük düşmanları, işte bu ‘kimlikçi’ ‘tasnifçi’ ‘bölücü’ batılıların ta kendileridir.

 

Nükleer bombalar icad etmiş Ay’a Mars’a yolculuk yapmışlar ancak komşularıyla birer eşit yurttaş gibi konuşmayı binlerce yıldır henüz başaramışlardır. İşte size Avrupa’yı kıskançlıktan çatlatacak bir şehir: Hatay. Bin çeşit insan binlerce yıl iç içe ve batı edebiyatı ve sinemasının bilmediği kardeşlikle yan yana..

 

Batı siyasetinin bilemediği çözemediği ‘kardeşlik’ insanlığın oluşturduğu en büyük ‘manevi hazdır’. Ve siyaset araçlarıyla değil, bizatihi insanların tek tek kendi başlarına sosyal saygılarıyla oluşturdukları, insanlığın en yüksek değerli şehri..( Hemen ‘zıpladılar’ bu şehre ve bu kardeşliğin ‘dinlerarası hoşgörüyle’ kurulduğu nutukları attılar, yani ‘kilise’ buradan pay çıkartmaya çalıştı. Yemezler. Hani Araplar sizin siyaset dilinizde ‘terörist idi’.. Şimdi bu şehri ‘güzel’ kılan bu karışımın en güzel kıvamı yine Araplar olunca, rahatsızlık duyuyor, şehrin tarihi kardeş huzurunda Kilise ve Papa’nın payı varmış gibi paneller toplantılar yapıyorlar..)

 

Bu laflar sürer bu yazı bitmez.. Ben, coğrafyamızda bizi kardeşleyen ‘müslümanlığın’ ‘etnik çatışmaları’ önleyici kutsal bir panzehir olduğunu biliyor ve bizi çağlar önce birbirimize karıştıran tarihi büyüklerime dualar ediyorum, çok ama çok, dünya coğrafyasında en çok karışan kültürün çocukları olduğumuz için ‘yurttaşlık’ın çok daha kolay yapıştırıcı ve eşitleyici olabildiğini Anadolu’nun nüfus hareketleri ve sosyal göçleriyle çok aşikar görmüş, insanlık umudum bu yüzden bu topraklarda fazlasıyla coşmuştur.

 

Ve bu karmaşık coğrafyada dünyayı anlamaya öğrenmeye ve yaşamaya çalışan Cumhuriyet’in, ‘yurttaşlık’ değerlerini en üstün siyasal değer olarak hayata geçirmek isteği bu toprakların en mutlu siyasi kavgası olmuştur. Ancak son elli yılın sağcı partiler ve cemaatleriyle bu ‘değerlerin’ çoktan yıpratılıp bugünkü etnik ve dini kökenli çatışmaların içine sürülmemiz yeniden hepimize ülkemizi paniğe sokmuştur..

Son altmış yılın sağ zihniyeti Türkiye’yi emperyalizmin bütün taktik ve stratejilerinin oynandığı bir av partisine dönüştürdü. Yüzlerce yazar on binlerce makalesinde milyonlarca kez ‘din’ ve ‘etnik’ kökenli tartışmaları hırsla vahşice sürdürdü, annemiz babamız olan binlerce yıldır tek aile olduğumuz Kürtler’den Hollandalılar Eskimolular gibi bahsedenler dahi var.

 

12 Eylül sonrası birçok yazar için ‘etnik ve dini’ tartışma bir oyuncak arayışı, bir siyasal gevezelik ya da ilginç post-modern bir bahis gibiydi, ama bu ‘oyuncak’ artık ‘soykırım’ ve ‘iç savaş’ tehlikelerini kapımıza kadar taşıdı..

 

Allah göstermesin ülkemiz büyük bir felakete sürülürse tekrar geri döneceğimiz yer yine  ‘yurttaşlık’ değerleri olacaktır. Yurttaşlık bize cumhuriyetin hediyesidir. Etnik ve Din kökenli siyaset yapan gazeteciler oduncu baltalarını hergün köşelerinde sallıyorlar ve bunun adına bir de utanmaksızın ‘demokrasi’ ‘açılım’ diyorlar.. Belki Avrupalı birkaç eski solcu maceraperestin oyununa geldiler, belki yazarlık yalnızlıklarını ideolojik militanların övgüleriyle doyurarak kudurdular, ama artık bu yazarların psikolojik kompleksleri hepimizi cehennemin kapısına doğru sürüklemeye başladı.

Unutmayın, ahlaksızlar daha yaratıcıdır, çünkü kötülük birbirini besler, çünkü bir kıvılcım bir koca ormanı kolaylıkla yakabilir.

 

Son elli yılın sağ zihniyetleri darbeleri yolsuzlukları sadece ülkeyi mahvetmekle kalmadı, bu geçmişin işkenceleri darbeleri yolsuzlukları bizlere ruhları sakat, bozuk ve her an satışa gelebilen yüzlerce duygusuz sevgisiz intikam peşinde kalpleri sakatatlaşmış yazarlar hediye etti..

 

Biz partiler ve yazarlar, bu topraklarda doğmuş herkesi mutlu ve eşit insanlar yapabilmek için varız.

 

Cumhuriyet Türkiyesi’nde bu kadar yoğun ve dangalakca etnik ve dini köken tartışmanın getirdiği karışıklık ülkemiz insanının siyasal psikolojisine çözülmez düğümler atıyor. Ve bu ‘karışıklık’ sadece etnik ve dini kökenli siyasilerin işine yarıyor. Bu ‘karışıklığı’ çözecek tek mucize: yine yurttaşlıktır. Bir yazarın da komplekslerini ve psikolojik sıkıntılarını çözecek tek şey yine ‘yurttaş sadeliğidir’.

 

Bakın etnik ve dini kökenli siyaset yapanlar bu kompleksli yazarları bazen maşa bazen mayın eşeği diye öne sürerken kullandıkları tek araç: kahramanlık, onları ‘özgürlük kahramanları’ gibi takdim edip ağırlıyorlar, bu daha ürkütücü bir şeydir. Çünkü istediğiniz anayasa istediğiniz zenginlik istediğiniz eşitliğe sahip olun bu ‘kahraman’ heveslisi bozuk adamlar oldukça sorun etnik ve dini olmaz ama bir şekilde sizi başka bir cehennemin kıyısına götürürler.

 

İnsan üstelik bir yazar, nereye giderse gitsin Allah korkusunu maşeri vicdanı yani kalbiyle birlikte gitmeli. Ama böyle değil, şu anda ‘soykırım’ ve ‘katliamları’ yazarlar üzerinden yaşıyoruz, görüyorsunuz Uğur Mumcular Hrantlar öldürüldü ve bugün onlarca yazar içerde, ve gittikçe sıkışan bir psikolojiyle bu katliamları aynı dili kullanarak halka kitlelere doğru taşımaya çalışıyorlar.

 

Debdebeli maaşlar alıyorlar debdebeli gazetelerde yazıyorlar ve devletin çok derin emniyet odalarında gizli görüşmelerle ağırlanıyorlar ve bu toprakta kaldırılmış onbinlerce şehitten tek birinin cenazesine bir kez katılmamış bu insanlar, hala bizi sindirmek bizi içeri atmak için ekranlarda polislerden savcılardan daha hızlı hareket edip birbirleriyle yarışıyorlar.

 

Ve şimdi görüyorsunuz halimizi..Bu toprağın tertemiz çocukları, aylığı maaşıyla kıt kanaat yaşayan ve en ağır davalarda tarafsızca onuruyla duran Kars’ın dağında Artvin’in köylerinde büyümüş hakimlerimiz ve avukatlarımızın sayısı gittikçe azalıyor.. Yerlerine ‘cemaat’ adına çalışanlar geldi.

 

Cumhuriyet liseleri çöplüğe ve enkaza döndü, hayatları boyu bir küçük mütevazi maaşla öğrenci yetiştiren öğretmenlerimiz gitti ve binlercesi havalı ve zengin dersanelere ya da vakıf üniversitelerine kaçtı..

 

Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk elli yılının hakimleri öğretmenleri lastik ayakkabı ve mumla okumuş ve hepsi kilometrelerce uzaklıktaki okullarına karda kışta çamurda koşarak marş söyleyen heyecanlarla gitmişti.. Nerde yoksul kasabalarımızın köylerimizin yetiştirdiği bu idealist tertemiz insanlar, otuz yıllık mesaisini bir takım elbiseyi ters yüz edip giyerek çoluk çocuklarına zırnık haram koklatmayan bu güzel Anadolu çocukları nerdeler? Bir gazoz içmeyi dahi hakimlik mesleklerine ‘lüks’ gören bu memleket çocukları nerdeler?

 

Hakimlerimiz, öğretmenlerimiz, polislerimiz nereye gittiler?

 

Bu ülkenin ‘yurttaşlarını’ ayrım gayrım demeden yargılayacak eşitleyecek koruyacak bu toprağın bin yoksullukla büyümüş tertemiz onurlu çocukları nerdeler?

 

Hangi tarikatın hangi cemaatin hangi etnik kökenin hangi dini dalaşın tertiplerine

girdiler?

 

Daktilomu kucağıma alıp ben yazar olacağım dediğim 32 yıldan bugüne ülkem bir çok büyük felaket gördü, 12 eylüller, banka soygunları, Susurluklar..

 

Ama şimdi daha da büyük bir felaketle karşı karşıyayız.. Anadolu’nun hakimleri savcıları öğretmenleri nerde? Biri etnik diğeri dini diğeri cemaat adına ‘tezgahlanmış’ projelerin içinde..

 

Nerde Cumhuriyet’in hakimleri?

 

Nerde Cumhuriyet’in öğretmenleri?

 

Nerde Cumhuriyet’in polisi memuru işçisi madencisi köylüsü..

 

Evet, mumla arıyoruz, ağlaya ağlaya arıyoruz, evet ekranlara toplantılara gazetelerin içine içine bakıp bakıp arıyoruz, şurda mı burada mı nerdeler?

 

Dükkanlarımıza, balkonlarımıza, partilerimize, dergilerimize, bulunduğumuz yaşadığımız yürüdüğümüz her yere tek bir cümle yazacağız:.

 

Hakimlerimizi geri istiyoruz.

 

Yazarlarımızı geri istiyoruz..

 

Öğretmenlerimizi geri istiyoruz.

 

CUMHURİYETİMİZİ GERİ İSTİYORUZ.

 

Son altmış yılın sağ partileri sağ zihniyeti gazeteleri tv’leri, usul usul yavaş yavaş bit gibi güve gibi kemire kemire  Lozan’ınını tartışa tartışa, Ermenisine Rum’una Avrupasına taviz vere vere, dini etnik çatışmanın militanlarını sabahlara kadar ekranlarda kustura kustura kudurtarak konuştura konuştura, CUMHURİYET’imizi büyük bir felaketin önüne getirip koydular.

 

Onlar Avrupa’nın Amerika’nın Soros’un Cemaat’in tezgahında maaşlandılar tertiplendiler projelendiler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sökümüne yıkımına vahşice saldırıya geçtiler.

 

Unuttukları bir şey var: Bu toprakların bereketi, bu topraklarda kurulmuş Türkiye Cumhuriyet’inin yetiştirdiği öğretmenler var.. Hakimler var.. Yazarlar var.

 

Kimsenin adamı olmadılar. Etnik ve dini köken diye bugüne kadar tek satır ayrım gayrım yapmadılar. Maaşları yoktu.

 

Ama beyinlerinde ve kalplerinde bir büyük tat vardı: onları Cumhuriyet yetiştirmişti. Şu anda ‘cemaatten’ para almamış sadece onlar. Şu anda ‘cemaatten ve etnik terörden’ para, destek, imkan almamış sadece onlar ve bu yüzden çoğu içerde..

 

Eksiğiyle gediğiyle yanlışıyla zorluğuyla yokluğuyla yetiştiler, dini ve etnik kavgaların çapraz ateşinde kaldılar, ama hala ayaktalar…Onların onurlu duruşundan aldığımız umutla coşkuyla bağırıyoruz: CUMHURİYETİMİZİ GERİ İSTİYORUZ..

 

Anne baba yaşlı çocuk mühendis öğretmen yazar çiftçi bağırıyoruz: Cumhuriyetimizi Geri İstiyoruz..

Nihat Genç

 

Yorum ekle

Makalelere eklediğim içeriklerden tamamen ben sorumluyum. Eklediğim yorumların kişilik haklarına zarar vermeyeceğini taahhüt ederim.


Tuncay Mollaveisoğlu Kitapları

GüveGÜVE

Bu kitaptaki olaylar ve adı geçen kişiler gerçektir. Yolsuzluklar, devletin gizli arşivlerindeki raporlara dayanılarak yazılmıştır.

Tuncay Mollaveisoğlu, zoru kolay kılan ender araştırmacılardan biri. Eline aldığı konuyu herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir şekle sokmakta çok mahir bir kalem.

Devamını oku...

Boz - Yap OyunuBOZ - YAP OYUNU

'Boz - Yap Oyunu' uluslararası ve hükümetler üstü güçlerin Türkiye ve dünya üzerindeki 'kumpanya'sını anlatıyor. Yazar kimi zaman parçaları okuyucunun bütünlemesine bırakıyor, kimi zaman kendisi birleştiriyor.

Devamını oku...

Görünmez HoldingGÖRÜNMEZ HOLDİNG

"Bu kitap mutlaka okunmalı. Ülkemizi yoksullaştıran yolsuzlukları herkesin anlayabileceği yalınlıkta kaleme alan Tuncay Mollaveisoğlu yine çok önemli bir çalışmaya imza attı.

Devamını oku...

Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda

Adına “Ilımlı İslam” denilen ABD güdümündeki İslamcı bir devlet modeli Türkiye'ye ısrarla giydirilmeye çalışılıyor.

Devamını oku...
 

Google Arama

WebBağımsızGündem'de ara

Unutturulmaya Çalışılan Gündem

akp_mini

BOP çerçevesinde, ABD ve İsrail kışkırtmalı "Yeni Osmanlıcılık" görüntüsü altında "Ortadoğu Birleşik Devletleri"nin (Büyük İsrail) kurulmakta olduğu

akp_mini

4C Yasası ile emekçinin köleleştirilmek istenmesi

akp_miniPKK Açılımı

akp_miniErmeni Açılımı

akp_miniTeğet değil, delip de geçmek bilmeyen ekonomik kriz

akp_miniABD'nin İran ve Afganistan için TSK'dan muharip asker istemesi

akp_miniHer geçen gün işsizler ordusuna yeni katılan emekçi ve esnaf

akp_miniOluşturulmaya çalışılan çoğunluk diktası

akp_miniDevlet kadroları içinde cemaat yapılanmasının müthiş boyutu

akp_miniCemaat - CFR/CIA  bağlantıları

akp_miniMuhalif aydınların içeride olması

akp_miniYolsuzlukların örtülemeyecek boyutlarda olması

akp_miniÜretim araçlarının, finans kuruluşlarının yabancılaştırılması

akp_miniOkul bina ve arazilerinin bile "babalar gibi" satılmak istenmesi

akp_miniGemicikler, villacıklar, şirketcikler

İşte farklı gündemler ile halkın gözünden kaçırılan durum bu.

Üye Girişi


Reklam
Bağımsız Dergi'nin yeni sayısını aldınız mı? Bağımsız Dergi ile iletişim kurmak için tıklayınız

Türkiye NATO'dan Çıkmalı mı?

Türkiye Nato'dan çıkmalı mı?

Basından Haber Özetleri