Facebook'ta paylaş
Konuk Yazarlar
Dönemin Karakteri PDF Yazdır e-Posta
Orhan BURSALI

Nasıl bir dönemde yaşadığımızı merak ediyorsanız, emniyet, hukuk ve uygulamalarına bakacaksınız. Polis ne yapıyor, nasıl davranıyor; savcılar ve mahkemeler ne yapıyor, nasıl davranıyor...

Devamını oku...
 
Turhan Selçuk’un Kırık ve Düz Çizgileri PDF Yazdır e-Posta
Erol Manisalı

En kötü, en acımasız, en zor günlerde bile bu toplumu ayakta tutan düşünceler, çizgiler, duygular vardır. Onlar sayesinde toplum çökmez, ayakta kalır ve yavaş yavaş yeniden canlanır.

Devamını oku...
 
Başarı koşusu... PDF Yazdır e-Posta
Melih Aşık

Hayatta başarının elbette sayısız tarifi vardır. Seçer, beğenir, alırsınız. Amerikalı yazar Emerson'un şu tanımına ne dersiniz:

“Başarı arkanızda güzel bir bahçe ya da biraz daha iyi bir dünya bırakabilmek; birilerinin siz yaşadığınız için daha rahat nefes aldığını bilmektir.”

Başarılı olmak için büyük adam olmaya gerek yoktur...

Yine Mümin Sekman’ın “Her Şey Seninle Başlar” adlı kitabına başvuralım...

“Bazı tavukların, ‘Kartal olsaydım...’ diye düşünmesine ne demeli? Bu tavuklar ‘başarlı’ birer tavuk olabilirler ama hiçbir zaman kartal olamazlar. Olmaları da gerekmez. Kartal gibi yükseklerde uçabilmek tavukların kariyerinde bir başarı kriteri değildir. Tavuğun performansı yumurta sayısıyla ölçülür...”

* * *

“Büyük adam olmak ile başarılı adam olmak farklı şeylerdir. Büyük yaşamak, kendi hayatından taşıp milyonlarca insanın hayatını etkilemek, çok sayıda insanın olmak istediği ama az sayıda insanın ulaşabildiği bir yüksekliğe çıkmaktadır. Büyük adam olmak herkese açık bir pozisyon değildir. Oysa başarılı olmanın kapıları herkese açıktır. Herkes başbakan olamaz ama herkes işini daha iyi yapan, kendi kendine yetebilen, çevresindekileri kalkındırabilen biri olabilir. İşini iyi yapan bir çöpçü, başarılı bir küçük adam olsa da, insanlık için değeri, işini kötü yapan bir krala denktir...”

* * *

Başarı koşusu, insanın kendisine iyi ve doğru hedefler koymasıyla başlar...

 

* Ankara'daki bomba yüklü kamyon ihbarı ABD'den yapılmış.

Türk ordusuyla savaşan müttefik kuvvetlerin karargâhının ABD olduğu iyice ortaya çıktı artık...
Haldun Ertem

Eskiden dişçilikti
“12 Eylül döneminde en zor meslek dişçilikti.. Şimdi gazetecilik oldu...”

Bir sohbet sırasında CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'den bu tespiti duyan genç gazeteciler meraklandılar... Onur Bey onlara ne demek istediğini şöyle anlattı:

- 12 Eylül’de diş hekimleri hastaları tedavide zorlanırdı, çünkü insanlar korkudan ağızlarını açmazlardı. Şikmdi de gazetecilik öyle bir meslek oldu. Gazeteciler ağızlarını açamıyor...

 

İşte size başarı...
Gazeteci arkadaşımız Mine Kılıç’ın 40 yaşına doğru koşmaya merak sardığını ve Avrasya Maratonu’na katıldığını yazmıştık.

Mine’den geçen hafta haber geldi:

“Runtalya adı verilen Antalya Maratonu’na katıldım. Toplam katılımcı sayısı 600’dü... Tüm kadınlarda 10. Türk kadınlarda 3. oldum, 40 - 49 yaş kadınlar kategorisine ise birinci...”
Arkadaşımız yaklaşık 42 kilometrelik parkuru 3 saat 55 dakikada bitirmiş. Bundan sonraki hedefi Frankfurt Maratonu imiş... İşte size başarı...

AKP’nin dış politikası “sıfır sorun”,  iç politikası  “sırf sorun” üzerine kurulu...
Gülhan Elmas

Meçhul e - posta
Bomba yüklü kamyon olayında savcı takipsizlik kararı verdi, ihbarı yapan Mehmetali’nin e - postayı California'dan mı yoksa Türkiye'den mi attığı anlaşılamadı.

Bu olayın en vahim yanı nereden gönderildiği belli olmayan bir e - posta ile ülkenin iki gün boyunca telaşa verilebilmesi... Devletin acizlik içine düşmesi... TRT'nin komploya katılması... TSK'nın adeta suçlu muamelesi görmesi, oldu. Sözcü gazetesi “Askerde sır mır kalmadı” başlığını atmıştı dün. Tabii ihbarı yapanın doğru bilgiler vermesi de ilginç. TSK istihbaratı ya dışardan dinleniyor ya da içerde güçlü bir casusluk ağı geliştirilmiş. CHP lideri Deniz Baykal bu tertipleri iktidar destekli bir psikolojik savaş merkezinin düzenlediğini savunuyor.

* * *

Kaynağı belirsiz bu e - postalar nedense fazla itibar görüyor...

Poyrazköy davasının sanığı Levent Bektaş’ın avukatı Hüseyin Ersöz bakınız ne diyor:
- Poyrazköy davasının temelini de İstanbul Emniyeti’ne gönderilen dört adet imzasız ihbar mektubu oluşturuyor. İhbar mektuplarının nereden ve kimin tarafından gönderildiği hâlâ bilinmiyor.
- Davada başka kanıtlar yok mu?
- Bazı CD ve DVD’ler var ama bunlara da usulüne uygun el konulmamış. Kanıt niteliği yok. Müvekkilim bütün suçlamaları reddediyor.

Bu davanın iddianamesinde malum; Rahmi Koç Müzesi’ndeki denizaltının içindeki patlayıcılarla geminin batırılacağı, içinde 200 - 300 çocuğun öldürüleceği, gayrimüslimlerin adreslerine tehdit mektupları gönderileceği gibi suçlamalar yer alıyor.  Duruşmalar nisanda başlıyor.

Mesela dedik...
Okurumuz İlgi Bilge, “İKEA’yı boykot ederiz” deseydik yeterdi, İsveç Parlamentosu soykırım tasarısını gündeme bile getirmezdi, diyor.
Ne derseniz deyin... Yapacaklarınızı tasarı oylanmadan önce söyleyip tasarı geçince yürürlüğe koyacaksınız...
O takdirde başka ülkeleri de caydırırsınız.
Ne var ki, iktidar bu konuda lakayt...
2002 yılına kadar 12 ülke soykırımı kabul etmiş...
2002’den  bu yana 9 ülke...
Bizimkilerin teslimiyet politikasını dış dünya iyi değerlendirmiş!
Bizi mahkum edenler üstelik Irak ve Afganistan'da katliamı sürdürüyor. Oyuna bakın...

 
Kapanan Bir Şemsiye PDF Yazdır e-Posta
Orhan BURSALI

Gördüm ki dün gazetedeki törene katılan insanların yüreklerinden bir parça kopmuş. Bu kopuşun adı şüphesiz Turhan Selçuktu. Onu kaybetmek derinlikli bir hüznü yaymıştı...

Ama Selçukla birlikte yüreklerden kopan başka şeyler daha vardı...

Turhan Selçuk, şüphesiz bir evrensel değer.

Ülkemizde az bulunan.

Karikatürüyle, bakışıyla, ülkemiz insanını derinden etkilemiş, büyütmüş, olgunlaştırmış bir sanatçı.

Kolay erişilemeyecek bir yere çıkmış.

Bu değeri saptamada bir ölçek: Dostu düşmanı sanatını övüyor.

Yitirdiğimiz böyle bir insan.

Bir, bunun hüznü var herkes üzerinde.

***

Derin hüznün ikinci kaynağı ise yerel. Yani toplumumuzla ilgili.

Bir nedeni, Selçukun duruşu, toplumsal saflaşmada aldığı yer.

O, Cumhuriyet kazanımlarının güçlü bir taşıyıcısı.

Hele, toplumsal derin ayrışmaların ve saflaşmaların yaşandığı bir dönemde, derhal saf değiştirerek iktidarla iktidarı paylaşmayı yeğleyen bir dizi bukalemunun baş tacı edildiği bir süreçte, Turhan Selçuk, kazanımları omuzlayan bir ağır işçinin adı! Toplumda kaybettirilmeye çalışılan referans noktasında duruyor hep.

İnsanlar, onun açtığı şemsiyesinin altında, kendilerine bir barınak bulmuş.

***

Çizgisi, şiddetli bir toplumsal eleştirinin kaynağı Turhan Selçukun.

Çizgisinin ve anlatımının keskinliği, duruluğu, toplumsal eleştirel duruşu, müthiş etkileyici. İnsanları büyük bir kendine çekici özellikte. Bir makalenin anlatamadığı, bir siyasetçinin uzun ve sıkıcı nutkuyla inandıramadığı siyasal gerçekleri, iki çizgiyle bütün insanlara ileten sade, saf bir düşünce.

Bu, bilimsel çerçevede genel kabul gören, zekânın pırıltısının göstergelerinden...

Zekâ ve ona eşlik eden yetenek, zamandan bağımsız işler aynı zamanda. Ortaya koyduklarının önü arkası yoktur.

İşte bu, evrenselliğin, evrensel anlatımın diğer bir adıdır...

Behiç Ak, önceki günkü Cumhuriyette Turhan Selçukun bu özelliğini çok güzel anlatır:

“...Bir diğer önemli özelliği de yeteneğinin bireyselliğiydi. O kadar kişisel bir çizgi oluşturmuştu ki, anlattıkları ve çizdikleri tarih ötesi bir anlam taşıyordu. 1800lerde mi çizmiş, gelecekte mi, bakarken hayrete düşerdiniz. Kişisel yeteneğinin bir uzantısıydı bu çizgi ve onu Turhan Selçuk yapan en önemli öğeydi...

***

Selçuk, aynı zamanda, bir toplumsal ve siyasal tarih hallacı.

Abdülcanbaz ise, diğer bağımsız temaları ve çizgileri gibi, bunun bir aracı.

Abdülcanbazın o ünlü Osmanlı tokadı, ahlaki, dürüst, düzgün davranmayan, siyaseti bir hizmet olarak görmeyen, insanını ve ülkesini ve milletini düşünemeyen, ülkesine bir evrensel uygarlık kuramayan siyaset canbazlarına ve şarlatanlarına ve iktidarlara, ağır bir tokat, okkalı bir şamar aslında.

***

Bir hüzün vardı dün Cumhuriyetin bahçesine çöken...

Hüzün, gözyaşı, yitiklik, gökten yağıyordu insanların üzerine...

İnsanlar bir şemsiyesiz daha kalmışlık duygusu içinde, bu hüznü derinden yaşıyordu!

Birbirlerine daha bir sokuldular, ellerini-omuzlarını-ruhlarını daha bir birleştirdiler...

 
Kısa anlatım dâhisiydi... PDF Yazdır e-Posta
Necati DOĞRU

Pencerelerini hayata yıllar önce kapatmış büyük yazar Haldun Taner de “kısa ve öz anlatım” ustasıydı.

Devamını oku...
 
Yılmaz Özdil ve Uğur Dündar kurtuldu mu? PDF Yazdır e-Posta
Hulki CEVİZOĞLU

Sevgili Yılmaz Özdil dünkü “Gizli tanık tutanağı...” başlıklı yazısında gazetecilerin her dönem karşılaştıkları bir olayı yazmış.
Haber kaynağı ile gazeteci ilişkisinin sınırlarını...
Haberci nerede durmalı, haber kaynağını nasıl test etmeli, haber veren (verecek) kişi haberciyi kullanmaya mı çalışıyor, vs.
Bunun sınırlarını belirlemek çok zor.
Geçmişte çok gördük, izledik.
Herkes bugün Yılmaz Özdil’in gösterdiği duyarlılığı göstermiyor. Kimi zaman, kaynak kişinin, kendisine kasıtlı bilgi getirdiğini bildiği halde, “şartlar onu gerektiriyor” (!) diye, bile bile lades diyor. Ve üstelik o adama para da ödüyor!
Para ödeyerek kendisinin büyük gazetecilik yaptığını sanan pek çok gazeteci (!) var ülkemizde.
Bu vaktiyle çok tartışılmıştı. Parayla konuşturduğun kişi, senin istediklerini de söyler mi? Yoksa, hem parayı alır, hem de seni kandırır mı? Ya da, “ne kadar para o kadar itiraf” düşüncesi mi egemendir?..
Bu haber kaynağı, bazen gazetecinin kendisi ya da patronu da oluyor!

İtirafçı medya patronu!..
Bakınız, eski medya patronu Dinç Bilgin, iki gündür Taraf Gazetesi’ne açıklamalar yapıyor. Kamuoyu karşısında neredeyse “İtirafçı medya patronu” var!..
Dinç Bilgin olayı ayrı bir konu.
Bu kadar darbe yemiş bir patronun, üstelik kendi açıklamasına göre, “yeni gazete çıkarmak için yanıp tutuşan” bir medya patronunun Başbakan Erdoğan’a ve Taraf Gazetesi’ne dizdiği övgüler ise, geçmişteki yanlışlarının tekrarı gibi.
Geçmişte, diğer siyasetçilere olan tavırların yanlış olduğunu söylerken, bugünkü güçlü siyasetçilere yakınlaşma çabası ciddi tartışma konusu. (E kardeşim Hulki, sen de herkesi eleştirdiğin için adam olmuyorsun! Sen de biraz güçlüye yaklaş, pohpohla, ne kaybedersin değil mi?.. Üstelik eleştirdiğin kişi, belki yarın yeni gazetesinde sana milyonlar verecek kişi olabilir, salaklığına doyma!..)

Kurtuluş mümkün mü?
Gelelim tekrar Yılmaz Özdil’e.
Özdil özetle diyor ki; “Erzincan Başsavcısının içeri atılmasına vesile olan gizli tanıklar defalarca ve çeşitli biçimlerde bize ulaşmak istediler. Her defasında Savcılara gitmelerini söyledik, görüşmedik. Sonra gördük ki, başka gazetelerde ’gizli’tanıkların boy boy açıklamaları var.”
Özdil’in çıkardığı sonuç da şu:
“Eğer hukuka inanmasaydık, gazeteciliğin sınırlarını bilmeseydik, tıpış tıpış kapımıza gelen ve hatta peşimizden koşan gizli tanıkların üstüne balıklama atlasaydık, şu anda yandaş medyanın manşetlerine ’ampül’gibi konmuştuk!”
Sevgili Özdil, kendisinin ve Uğur Dündar’ın böylece “kurtulduğunu” (!) düşünüyor.
Bence yanılıyor.
Çünkü, hukuka inanmak iki taraflıdır. Bizlerin inandığı gibi, karşımızdakilerin de inanması gerekir.
Allah göstermesin. Diyelim ki, bu sözde “gizli tanıklar”, gittiler bir yerlere ve sizin dediklerinizin tersini anlattılar.
O zaman ne olacak?
Hukuk kime inanacak? Kendinizi nasıl anlatacaksınız? Anlatmanız ne kadar süre, ne kadar ay ve belki de yıl alacak?
Bugün başına “iş” gelen meslektaşlarımız da bundan yakınmıyor mu?
O yüzden, Allah herkesi “hukuksuzluktan” korusun.

Allah’ın adaletine sığınmak
Geçen yazımın başlığı, “Eğri cetvelden doğru çizgi çıkar mı?” idi. (Bu sözün bir filozofa ait olduğunu yazmıştım. Düzeltiyorum, Hz. Ali’ye aitmiş.)
Başıma gelen “hukuksuzluğu” anlatmıştım. Beni savunması gereken avukatım, hukuk bilgilerini aleyhime kullanmış, bana dava açmıştı. Ben de “bana dava açan avukat beni nasıl savunacak?” düşüncesiyle, diğer davalarıma girmesin diye onu azletmiştim.
Bu, “haksız azil” imiş!.. Yani, ben (Bu, siz de olabilirsiniz) davalı olduğum avukatla çalışmaya devam edecekmişim!
Siyasal’da bize “Hukuk mantık bilimidir” diye öğretmişlerdi. Aynı zamanda etik bilimidir de.
Şimdi araştırıp öğreniyorum ki, mahkemede, davacı avukat lehine “bilirkişilik” (!) yapan da bir avukatmış! Ve, üstelik davacı avukatın arkadaşı!..
Hukuka bakar mısınız?..
Hukuksuzluğa karşı, olayı, hukukun olduğu yere kadar kovalayacağım!
Laik bir ülkede ve hukuk devletinde, hukuka sığınmaktan başka çaremiz yok.
Ama, sevgili Özdil’e de diyorum ki, Allah’ın adaletine de sığınmalıyız.

Hulki Cevizoğlu - 10 Mart 2010

 
Virüslü sınav! PDF Yazdır e-Posta
Melih Aşık

Mahir Demir, Tuncelili genç bir yurttaşımız. 2005 Ankara Hukuk Fakültesi mezunu. En büyük ideali hâkim veya savcı olmak. 2007’den bu yana açılan dört sınava girdi, dördünde de yazılı bölümünü iyi derecelerle kazandı, ancak mülakatlarda hep kaybetti. Bunun üzerine, girdiği son üç mülakatın objektif ölçülere dayanılarak yapılmadığı iddiasıyla dava açtı. Kazandı. Adalet Bakanlığı tarafından mülakata alındı. Bu defa soruları torbadan çekti. Çıkan sorular şunlardı:
-  Osmanlı, ilk dış borcu hangi tarihte kimden aldı?
-  Avrupa Yatırım Bankası ne zaman, nerede, hangi anlaşmayla kurulmuştur?
-  İlk Türk sopranosu kimdir? Ne zaman, nerede doğmuştur? Kısaca hayatını anlatır mısınız?
-  İlk devlet sanatçımız kimdir? Ne zaman nerede doğmuştur? Eserlerinden birkaçını söyleyiniz.
-  Kaç çeşit virüs vardır? İsimlerini sayar mısınız?”
Mahir Demir soruları yanıtlayabilmiş mi?
“Tabii ki yanıtlayamadım. Şimdi de bu mülakatla ilgili dava açacağım. Ancak davayı kazansam da benim hâkimlik veya savcılık hayallerim bitti. 30 yaşına geldiğim için hâkim veya savcı olmam mümkün değil.”

 

Özürlü tasarruf
İstanbul Anakent Belediyesi haftada 7 gün uygulanan “ALO 153 Özürlü ve Yaşlı Ulaşım Hizmeti”ni 5 güne düşürdü. Gerekçe: Tasarruf...
CHP’li meclis üyeleri Nihat Arıcan ve Naci Candaş bir önergeyle, hizmetin tekrar 7 güne çıkarılmasını istediler. İBB’de paralar suyunu çekti... Bakın tasarrufa nereden başlıyorlar...
Acaba özürlü vatardaşlar bu işe ne diyor?

 

Obama, Yunanistan Bağımsızlık Günü nedeniyle verilen resepsiyonda Osmanlı’ya hakaret etmiş.
O da bizim dönek liberaller gibi... Kiminle beraberse ona yağ çekiyor...
Haldun Ertem

Oscar ’ı kazanan yönetmen Bigelow ödülünü “Irak’taki Amerikan askerlerine” adadı.
El âlem işgalci ordusunu savunur, bizimkiler ülkesini savunan ordusundan utanır...
Gülhan Elmas

 

Mahallenin utancı
Mahallenin hırsızı ikide bir “Hırsız vaaar” diye bağırırmış ki kendisinin hırsız olduğu anlaşılmasın. Bizim medya mahallesinin en utanmazı da ikide bir ona buna “Utanmıyor musunuz?” diye soruyor ki temizlensin.
Mesut Yılmaz’a gazetecilerin önünde “Sizin yağdanlığınız olmak istiyorum” dediğini Yalçın Doğan yazmıştı...
Ömrü her gelen iktidarı yağlamakla geçti. Yazarlık yaptığı gazeteye bile iktidar tarafından atandı. Şimdi başkalarını utanç testinden geçiriyor.
Ben utanıyor muyum? Evet... Bu sütunda bu yağdanlığa üç satır yer harcadığım için ister istemez utanıyorum...

 

Resime ilgi var!
Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde, ressam Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirildiği ortaya çıkmış.
Müzeden 1997’de de 31 eser çalınmış...
Ama anlaşılan yeni hırsızlıklara karşı önlem alınmamış.
Üstelik Ankara’nın en nitelikli hırsızların yaşam alanı olduğu biline biline.
Emekli Müze Müdürü, yazar Ali Kılıçkaya bu konuda pek üzerinde durulmayan bir noktaya işaret ediyor:
- Basına yansıyan haberlere göre, Resim ve Heykel Müzesi’nde olması gereken yaklaşık 350 kadar eser bugün başkent Ankara’da değişik bakanlıkların elinde bulunmaktadır.
Bu bağlamda hemen şu soru akla geliyor. Acaba bakanlıklarda bulunan bu eserler yerlerinde duruyorlar mı? Uçup gitmiş olabilirler mi? Veya bu eserler kopyalarıyla (sahteleriyle) yer değiştirmiş olabilirler mi? 
İşte size Ankara’da kulak arkası edilecek birkaç soru... O resimleri ara ki bulasın...

 

Dr. Rana Beşe...Virüslü sınav!
Kadıköylü ve çoluk çocuk sahibi olup doktor Rana Beşe’yi tanımayan var mıdır? Varsa da azdır... Rana Hanım Kadıköylü çocukların doktorudur. Meslek hayatı boyunca paralı parasız ayırt etmemiş, çoğu zaman dar gelirli ailelerin ücretsiz doktorluğunu yapmıştır. Şimdilerde 83 yaşında... Hâlâ gönüllü hekimlik yapıyor... Kadıköy Belediyesi bu fedâkarlık abidesi hekime bir jest yaptı... Kuyubaşı Eğitim Mahallesi’nde açılan polikliniğe “Dr. Rana Beşe Sağlık Polikliniği” adını verdi. Bugün yapılacak açılışta Dr. Rana Beşe’ye Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk bir de plaket  vererek, hizmetlerinden dolayı teşekkür edecek.
Dr. Rana Beşe Polikliniği’nde Göz Hastalıkları, Dahiliye, Kadın Hastalıkları, Çocuk Hastalıkları, Nöroloji, Ağız ve Diş Sağlığı, Radyoloji (ultrason, doppler, mamografi, biyopsi, kemik yoğunluğu) gibi bölümler yanında tüm laboratuvar hizmetleri de sunuluyor. Nice yıllara Rana Hanım...

 
Hukuk Adına Herkesten Özür Diliyorum! PDF Yazdır e-Posta
Ömer Sadun Okyaltırık

Bundan yaklaşık bir sene kadar önceydi. Benim için bir hayli uzun sayılabilecek bir süre İstanbul'dan, eşimden, çok sevdiğim kızlarımdan uzak kalmıştım, zira emir büyük yerdendi... Zorunlu olarak bir Trakya tatiline çıkmam icap ediyordu. Ben de sırf şahsıma verilen bu vatan görevini layığıyla yerine getirebilmek için ailemden, çocuklarımdan ve tüm sevdiklerimden tam üçbuçuk ay ayrı kaldım...

Hukuk Adına Herkesten Özür Diliyorum!Hemen yan tarafta yer verdiğim bu fotoğraf, bahsettiğim tatile çıkarken çekilmişti. Türkiye'nin en önemli bilim insanları ile birlikte Metris Cezaevi'nin kapısına doğru ilerlerken (17 Nisan 2009 - önden arkaya Prof. Dr. Mehmet Haberal, Prof. Dr. Ferit Bernay, Hamdi Gökhan Ecevit, Prof. Dr. Erol Manisalı, Ömer Sadun Okyaltırık, Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu)

Aslında bu fotoğraf nedeniyle ben bir özür borçlu olduğumu düşünüyorum... Öncelikle çocuklarıma, tüm Türk çocuklarına! Daha sonra da anneme, rahmetli babama, bana her zaman ikinci bir anne olan ablama, beni yetiştiren ve bugünlere gelmemde büyük emeği olan öğretmenlerime...

Sizler! Sakın bana hakkınızı helal etmeyin! Sebep bu fotoğrafın bizzat kendisidir!

Bu fotoğraf var ya, bu fotoğraf... Türkiye'de ne kadar yasadışılık varsa, ne kadar kokuşmuşluk varsa, ne kadar yolsuzluk-hırsızlık varsa, ne kadar sosyal adaletsizlik varsa, kadrolaşma, yandaş kayırma, peşkeş çekme, devlet imkânlarını ve kamu görevlerini suistimal... Aklınıza ne gelirse her şeyin aynasıdır bu fotoğraf!

Yok öyle hemen bu fotoğrafta beni Türkiye'nin en önemli fikir ve bilim insanları ile birlikte tatile çıkarken görünce, duygusal davranmayın sakın... Saydığım tüm bu kötülüklerin baş sorumlusu bizleriz! Bugüne kadar karşısında eğilmediğimiz, boyun bükmediğimiz emperyalizmin ve faşizan baskıların karşısında gerçekten de eğilip bükülmeliydik belki de... Kimbilir belki de, her ihanete gözümüzü kapayıp, hiçbirine sesimizi çıkarmamalıydık... "Adam sen de, bana ne" deyip geçmeliydik herhalde... O zaman bu fotoğraf, bu sayfada kesinlikle yer bulmayacaktı. Ben de özür mözür dilemek zorunda kalmayacaktım çocuklarımdan, ailemden, bana hakkı ve emeği geçen öğretmenlerimden ve tüm sevdiklerimden...

Evet, şimdi ben açıkça özür diliyorum... Hatta bununla ilgili bir özür diliyorum kampanyası da ben açıyorum... Ve diyorum ki:

Başta devlet büyüklerimiz olmak üzere, tüm Türk Halkı'ndan özür diliyorum, çünkü ben Atatürkçüyüm, laikim ve cumhuriyetçiyim; hep de öyle kalacağım!

Yasama'dan özür diliyorum, çünkü artık katılımcı demokrasi ve çok seslilik adına ne yazık ki ortaya hiçbir şey koyulamadığını, demokrasi ve sosyal hukuk devleti noktasında beni tatmin edemediğini söylüyorum!

"Adalet devletin temelidir!" sözüne tamamen katılmakla birlikte, adaletin ve adalet duygumuzun da neredeyse tamamen Türk Ulusu'nun elinden alındığını söylüyorum! Bunun için de özür diliyorum! (Hukuka ve adalete işi düşmüş, masum ama mağdur bir vatandaş olarak nereye gideceğini, hangi kapıyı çalacağını bilen varsa lütfen bana da söyleyiversin).

Evimize gelen misafirin davetli ya da davetsiz olup olmadığına bakmaksızın her türlüsünü sevip baştacı ettiğim halde, hiçbir geçerli ve somut sebep yokken sabahın kör vaktinde 8-10 kişi gelen "elçileri" sevmiyorum! Özür diliyorum...

Aslında görevi benim gibi mağdur vatandaşlara yardım etmek olan ancak hukuksuz ve yasal olmayan yaklaşımlar karşısındaki itirazlarıma mukabil "Saat sabahın beşi oldu. Biz burada kimseyi idam etmiyoruz!" diye çıkışan kamu görevlilerini asla tasvip etmiyorum, görevde kalmalarını hiç istemiyorum! Kusura bakmayın, bunun için de özür borçluyum!

Son olarak, üçbuçuk ay süren mecburi tatilim nedeniyle büyük üzüntü çeken, maddi ve manevi birçok sıkıntı yaşayan eşim, çocuklarım, annem ve ablamdan da özür diliyorum.

Özür diliyorum çünkü bu haksızlığı, yaşadıklarımı asla ve asla unutamıyorum... Mevcut hukuk ve adalet sistemimiz içerisindeki haksızlıkların, usûlsüzlüklerin, yasadışılıkların, keyfiliklerin hesabını birilerinin mutlaka vermesi lazım... Kişisel bir kin filan değil bu, ama sadece ve sadece geleceğe karşı olan ulusal ve toplumsal sorumluluk duygusu, birilerinin bu hesabı vermesini elzem kılıyor.

Bu hesabın kişisel olarak bana verilmesinden de vazgeçiyorum, yeter ki hapishanelerde ve hastanelerde yatan, haksız yere tutuklulukları devam eden masum değerlerimizi artık serbest bıraksınlar!

Nazi Almanyası'nda yaşayan Martin Niemöller ismindeki bir papazın anılarında yazdığı şu satırlara eminim çoğunuz aşinasınızdır:

"Önce sosyalistleri gelip aldılar. Sesimi çıkarmadım çünkü sosyalist değildim. Daha sonra gelip sendikacıları topladılar. Yine sesimi çıkarmadım çünkü sendikacı da değildim. Ardından Yahudileri toplamaya geldiler. Ben Yahudi olmadığım için yine sesimi çıkarmadım. En son beni götürmeye geldiklerinde ise etrafımda benim için sesini çıkaracak hiç kimse kalmamıştı."

Allah göstermesin, gün gelip de bu sözleri hatırlayıp hayıflanmak yerine, gerekli toplumsal tepkilerin doğru yer ve zamanda ortaya koyulması yerinde olacaktır.

Özür dilerim!!!

Saygılarımla,
Ömer Sadun Okyaltırık
 
Yılmaz Özdil ve Uğur Dündar kurtuldu mu? PDF Yazdır e-Posta
Hulki CEVİZOĞLU

Sevgili Yılmaz Özdil dünkü “Gizli tanık tutanağı...” başlıklı yazısında gazetecilerin her dönem karşılaştıkları bir olayı yazmış.

Devamını oku...
 
Kadın Kadının Dostudur PDF Yazdır e-Posta
Orhan BURSALI

İşte, dedim, bu! Filiz Onur,Bursa Hâkimiyet gazetesindeki Kadın Kadının Dostudur yazısında, Kadın kadının kurdudur deyişini tersine çeviriyordu. Yaptığı saptama doğrudur: Kadının en büyük dostu, yine kadındır, kadınlardır, kadınlar olmalıdır!

***

8 Mart Dünya Kadınlar Gününde, iktidar başının Türkiyeyi (ve aslında çağdışı ideolojisi gereği bütün kadınları) tam teslim almak için giriştiği anayasal hukuk darbesini yazacak değiliz! Ama şu mübarek8 Mart günü, iktidarı ve başını sorgulayabiliriz: 8 yıldır iktidardasınız! Kadınlar için ne yaptınız! Başlarını daha iyi kapatmaları ve ev kadını olarak kalmaları için sarf ettiğiniz çabaların dışında!

Kadının statüsü bakımından Türkiye güzel ve verimlibir ülke! Kadını çalışmayan bir ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel durumunu görmek isteyen biri,Türkiyeye bakabilir! Burası iyi bir laboratuvardır!

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün Kadının Durumu raporu yayımlanmış. İktidar ve büyük demokratpozundaki yandaş papağanları utanmıyor mu şu rezil durumdan: Ülkemizde kadınların sadece yüzde 26.1i çalışma hayatına katılıyor. 128 ülke arasında 123. sıradayız!

Ya şu rakamlardan: Dünya Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği endekslerine göre, Türkiye 134 ülke arasında sondan 6. sırada! Diğerleri: Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Çad, Pakistan, Yemen!

Peki 8 yıllık döneminde okuma yazma bilmeyen kadın sayısının artmış olması da mı yüz kızartmıyor: Yıl 2010, toplam 36 milyon kadından yüzde 10u (3.7 milyon) okuma yazma biliyor. 6.9 milyonu ise sadece okuma yazma biliyor, yani diplomasız okuryazar! (İSMMMO: Kadınım, İşsizim, Mutsuzumraporu)

Türkiyede işsizlik oranı açıklandı ve kıyamet koptu ya! Türkiye İstatistik Kurumuna göre, işsiz sayısı 233 bin artarak, 3 milyon 270 bin kişiye (yüzde 13.1) ulaşmış (2009 son çeyreği). Şüphesiz ki bunlar resmi rakam Ayrıca, bir ülkenin gerçek işsizlik rakamını öğrenmek isterseniz, işgücüne katılmayan kadın oranını da buna eklemelisiniz.

Yani, ABde kadınların işgücüne katılma ortalaması yüzde 60 (Danimarka ve İsveçte yüzde 75!). Bizde yüzde 26.1. Aradaki fark yüzde 33.9! Eh artık, bu yüzdenin bizdeki rakamsal karşılığı ne ediyorsa, bunu işsizler sayısına katmalıyız! Bu yüzde 33.9luk rakam, AB ile Türkiye arasındaki ekonomik gelişmişlik uçurumunun önemli bir kısmını açıklıyor! Kadının diğer bütün alanlarda statüsü geri! (Akademik dünyamız dışında!)

***

TÜYAPın Bursa Kitap Fuarında, Bursa ve çevresinden okurlarla buluştuk; Ataol Behramoğlu ve Haluk Çetinin şiir dinletisinde büyük bir keyifle yeniden bulunurken, baktım, dolu salonun çoğunu kadınlar oluşturuyor. 15 kadarı da türbanlı! Ataolun uzuuuun imza kuyruğunda da (şiire döneceğim artık!), çoğunluk kadınlar ve kızlardı, türbanlılar dahil!

Bursa Hâkimiyet yazarı Filiz Onurun yazısını okurken, o sırada elimin altındaki Kalenderiye (Gürsel Korat) kitabında betimlenen, yönetici Osmanlı erkeklerinin kadınlarını anımsadım. Kadınlar arasında kıskançlık, çekememezlik tepe noktalarda!

Nedeni açık: Kadınlara biçilen yaşam alanı daracık! Başka çıkış yolları yok, o dar alanda oynuyorlar! Dolayısıyla, birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar!

Ama bugün öyle mi? Bütün alanlar kadınların! Ufukları bence sonsuz! Ancak sosyal alanda birbirleriyle uğraşmak, kadınların aşması gereken önemli sorunlardan biri. Kadınlar dayanışarak, birbirlerinin elinden tutarak zorlukları aşabilir.

Şu, tepeden devlet bakanlığı koltuğuna oturtulmuş bakan hanımı düşündüm, Eşcinsellik hastalıktır, tedavi edilmesi gerek diyen... Durmadan cinselliğe takan, Türk aile yapısı diye, kafasındaki gericiliğin uyduruktan şablonlarını topluma kakalamaya çalışan ve bu yolda da çaba sarf eden... Onu kadınlara havale ediyorum!

Ve, Türkan Saylanı sevgiyle anıyorum...

Saylana bakış, demokrasiye, saydamlığa, kadın kurtuluşuna, erkek egemenliğin zincirlerini kırmaya, uygarlaşmaya, çağdaşlaşmaya, hukuka ve hukukun üstünlüğüne, yani ne kadar gelecek varsa, bütününe karşı, bir sağlam duruştur, bakıştır!

Mihenk taşı gibi bir ayraç! Gerisinin yeri bence uygarlık çöplüğüdür!!

Kadınlar Günü kutlu olsun!

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 
Halkın öğrenme hakkına kara çarşaf giydiriyorlar! PDF Yazdır e-Posta
Necati DOĞRU

Görmezden gelemem, susamam, yazmazlık edemem. Kusurlu olurum. Ben görevimi yapayım, yazıp dikkat çekeyim.

Devamını oku...
 
Bazı Notlar PDF Yazdır e-Posta
Orhan BURSALI

İŞSİZLER PARTİSİ VE SEÇİMLER: Gazetemizde İşsizlik Raporu yayımlanıyor. Birkaç ay önce arkadaşlarımla sohbet ederken bir İşsizler Partisi kuralım dedim...

Devamını oku...
 
Asıl sebep olan Amerikalılardır! PDF Yazdır e-Posta
Necati DOĞRU

İçimizdeki “Amerikalı Türkler ya da Ecnebi Türkler” çok sevinçliler. Hedeflerine ulaştılar. ABD’de 50 eyaletten 42’si “pis damgalamayı” tanıdı, en son ABD meclisinin arkasından İsveç Parlamentosu’nun kararı da; “soykırımcı Türkler” diye çıktı. Küresel dünyanın lideri ABD bütün Avrupa’yı etkiliyor, bütün küreyi arkasından sürüklüyor.

1915 soykırımdır.

Türkler yaptı.

Bu çamur yayılıyor.

Aşağılık damgalamaya karşı bizim Başbakan ile Dışişleri Bakanı, “elçi çekme modeline” sarıldılar. Dün kucaklaşıp “stratejik ortağımız” diye sarmaş-dolaş oldukları ABD’nin “Türk milletini soykırımcı” diye damgalama pis hedefine karşı “elçi geri çağırarak” tepki yükseltiyorlar.

Elçi çekmek kime mesaj?

Yerliye propaganda.

İçeriye seslenme!

“Dik duruyoruz” pansumanı!

İçeriden alkış almak!

ABD’den ya da İsveç’ten Türk büyükelçilerinin çağrılmasından, bu ülkelerin insanlarının yüzde birinin, bütün dünyada yaşayan insanların da yüzde yarımının bile haberi olmuyor, etkisi ne olacak?

***


Bütün elçileri çekin.

Türkiye yapayalnız kalsın.

Damgalama ise yapışsın.

ABD’nin öncülük aldığı ve batının istediği bu aşağılık damgalamayı Türk milletine vuran ülkelere 1 elçi yerine 2 elçi göndererek; “Ermeniler’in başına 1915’de gelen büyük felaketin asıl suçlusunun Amerikalılar olduğunu, şimdi günah çıkartma yolunu denediklerini ve dünyayı yalana alet ederek” günahı Türkler’e yükleyip sıyrılmak istediklerini bağırmak gerekli.

Dünyaya anlatmalıyız.

Anlatabilmeliyiz.

“Türkler Ermeniler’e soykırım yaptılar” diye damgalamaya çalışanlar, aslında bu büyük felaketin yapı taşlarını hazırlayan Amerikalılar’dır. Ortadoğu’da ve Anadolu’da 1800’lü yıllarda “Doğu Hristiyanlarını Koruma Cemiyetleri” kuruldu. Sayıları 17 tane olan ve konfederasyon haline geleN “Doğu Hristiyanlarını Koruma Cemiyetleri”ni ABD destekledi, yüreklendirdi, güçlendirdi. Ermeniler ile Türkler arasına kini, düşmanlığı, öldürmeyi ve nihayet tehcir etmeyle sonuçlanan büyük felaketi Amerikalılar hazırladı.

Bir yabancıdan alıntı:

“Protestanlık Okulu, Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzak köşesi Van’da açıldı ve hatta Hakkari dağlarındaki Nasturiler de Protestan olmaya başladı. Ermeniler ve Nasturiler, Amerikalılar’ın verdikleri para ile Ruslar’la işbirliğine girdiler, silahlandılar ve nihayet Mart 1915’de isyan ettiler. Bu, her iki taraf için acıklı sonuçlar verecek Osmanlı-Ermeni felaketinin başlangıcı oldu, her iki taraftan masum insanlar öldü.” (Belgelere dayalı bu tür tespitleri yapan yüzlerce kaynağı, Şükrü Server Aya adlı yazarın “Türk Alehtarı ve Tarafsız Yabancı Belgelerle Diaspora Yalanlarının İçyüzü” adlı çalışmasında bulabilirsiniz.)

***


Amerikalılar farkındalar.

Fransızlar, İngilizler, Ruslar, Almanlar, Amerikalılar; aralarında giriştikleri “Birinci Dünya Paylaşım Savaşı” sırasında yaşanan “Ermeni Felaketi”nin asıl suçlusunun kendileri olduğunu” ve “Hristiyanlık ileri kültürdür-Müslümanlık geridir, Hristiyan Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Nasturiler Müslümanların yönetiminde olamazlar” tezine dayalı 100 yıl süren bölücü-düşman edici kışkırtıcılığın Hristiyan din faşizminden çıktığını bütün batılılar bal gibi biliyorlar. Kendi günahlarını gizlemek ve vicdanlarını temizlemek için “Türk milletini soykırımcı diye damgalama” yolunu açtılar.

Büyük haksızlık.

Dünyaya anlatmalıyız.

Nasıl anlatmalıyız?

Ben bilmiyorum.

Dünya kamuyonu etkileme bilimsel yöntemlerini bilen birileri mutlaka vardır. Elçi çekme fos kabadayılığı ile zaman öldürülüyor, “Türkiye içine kapanma tuzağına” çekiliyor.

Asıl suçlu Hristiyanlık’tır.

Baş sorumlu Amerikalılar’dır.

 
Hukuk ve Adalet Üzerine (2) PDF Yazdır e-Posta
Ömer Sadun Okyaltırık

“TÜRKİYE” sözcüğünü duyduğunuzda akla ilk gelen en önemli hususlardan biri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda da ifade edildiği gibi, Türkiye'nin laik, sosyal bir hukuk devleti olmasıdır.

Devamını oku...
 
“Ortak” Eski Çağların En Kudretli Gizli Teşkilatı PDF Yazdır e-Posta
Aydın AYHAN

Aydın AyhanKırk yıl kadar önce okuduğum, Kemal Tahir’in “Devlet Ana” romanında münzevi yaşayan, garip bir Moğol derviş vardı. “Ortak” üyesiydi.

Devamını oku...
 
Deprem alttan vurunca üstten beyinleri açmalıydı! PDF Yazdır e-Posta
Necati DOĞRU

Açmadı, açamadı. Deprem altan vurunca üstten insanın beynini açabilseydi; milattan önce (MÖ) 6000 yılında ilk kez Mezopotamya’da ev yapmak için kullanılmaya başlanan ve bugün için çok ilkel bir yapı malzemesi olan kerpiçten bölge halkının neden kurtulamadığı sorusunu sorardık. Önce şu mutlu edici iyimser sergilemeyi yapardık.

Şükürler olsun!

IMF, Türkiye ekonomisinin artık kendi ayakları üzerinde durabilecek bir güce ulaştığını kabul etti. “Stand-by” denilen düşmüşe ve krize batmışa destek verme, dayanak olma anlaşmasına ihtiyaç kalmadı.

Türkiye, yoksulluğunu yırttı.

Kendi siyasetçisini yetiştirdi.

Kendi iktisatçısını geliştirdi.

Kendi teşhisini koyuyor.

Kendi reçetesini kendi yazıyor.

Kendi yarasını kendi sarıyor.

Dış borcunu kendi buluyor.

Türkiye IMF’ye muhtaç değil.

***


Bu iyimserlik vidalayıcı, mutluluk verici, özgüven pompalayıcı “milat (dönüm noktası) sayılabilecek” gelişmenin kalıcı ve devamlı olmasını diledikten sonra şu soruyu sorardık: Türkiye IMF’ye muhtaç olmaktan çıkmasına rağmen Elazığ’ın Karakoçan ilçesi’nin Okçular Köyü, depremde yıkılıp ufalanan ve insanları-hayvanları öldüren kerpiç evden dayanıklı evlere geçip atlayabilecek gelir artışını niçin yapamadı?

Türkiye yoksulluğu aştı!

IMF’ye muhtaç değil.

Okçular Köyü ise aşamadı.

Deprem alttan vurdu.

Üstten beyinleri açamadı.

Açabilseydi; bugün Başbakan dahil herkesin sorması gereken soru; “Okçular yoksulluğu yırtamadı, neden?” olacaktı. Deniz Kavukçuoğlu’nun tarihin Anadolu’da Selçuklu dönemine kadar giden derin sayfalarından bulup yazdığına göre, Elazığ’ın Okçular Köyü’nün adı, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın okçularından Okçu Yusuf’tan gelmedir. Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin babası Bahaeddin Veled’in müridi olan Okçu Yusuf, şeyhi Bahaeddin Veled ile oğlu Celaleddin Rumî’yi, Belh’ten yola çıkıp Konya’ya giderken bu köyde ağırlamıştır.

***


Adam olan adamı, Allah çarpmazsa bile tarih çarpar. Böyle zengin tarihi olan bir köyün halkını; 2010 yılında 6 büyüklükte bir depremle ölecekleri kerpiç evde oturmaya mahkûm eden yoksulluk düzeni neden değişmiyor?

Bölgenin yapısına bak:

Feodal toprak ağaları!

Tarikat-şeyhlik ağaları!

Şıhlık-aşiret ağaları!

Ve son 2 yılda bu üç ağalığa eklenmiş dördüncü ağalık olan bölücü terör ağaları (Bölgenin 4 ağalı tespitinin sahibi gazeteci Hayri Köklü’dür) ve onlara yaslanıp bölge halkının oylarının çoğunu alarak iktidar olanlar, 8 yılda “yoksulluğu yenecek ve kerpiç evden dayanıklı evlere geçecek bir özgün modeli” bulamadılar. Deprem Elazığ’ı vurunca yine “TOKİ (devlet kuruluşu) yaraları saracak” eski pansuman çözüm ile bayat söyleme sarıldılar. Adamı gelir sahibi yapacak modeli bul, kendi evini kendi yapsın, devlete muhtaç kalmasın.

AKP’nin 8 yılı doldu.

Bölge 8 yılda fakirleşti.

Devletin resmi kurumu olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2004-2006 arasında Türkiye genelindeki yüksek büyümeden Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kentleri ile köyleri küçülerek yani fakirleşerek çıktı. Kişi başına gelir endeksi Elazığ kenti ile köylerinde 2001 yılında 67 iken 2006 yılında 58’e indi. Elazığ ve köyleri, AKP iktidarı döneminde yüzde 13,4 oranında fakirleşti.

Deprem alttan vurdu.

Üstte beyni açamadı.

Pansuman nutuklar atılıyor!

 
Kimler sevindi? PDF Yazdır e-Posta
Melih Aşık

Newsweek dergisinin dün bir bölümünü aktardığımız “Ordu yenildi” başlıklı yazısının diğer çarpıcı bölümüne de okurumuz Selçuk Kınıklı dikkati çekiyor... O cümle şöyle:

“... Ordunun siyasete uzanan elini kesmek Türkiye'ye laikliği demokratik olarak yorumlama ve Kürtlerin özerklik isteği gibi konularla daha açık ilgilenme imkânı verecektir. Bu tercih şimdi özellikle daha kolay...”

Şu sözler de Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun:

“Türk ordusu, Türk hükümetine göre adada daha fazla müdahil durumda. Ancak ben Kıbrıs meselesinde Türk ordusundan ziyade, Türk hükümetinin daha fazla müdahil olmasını tercih ederim.”

Newsweek’in ilan ettiği “Ordu yenilgisi”ni kimlerin neden istediğini biliyorduk. TSK'nın özellikle Güneydoğu ve Kıbrıs’taki tavizsiz tavrı bazıları yönünden sıkıcı oluyordu. Yukarıdaki satırlar o alanlardaki rahatlamayı ifade ediyor. Hadi hayırlısı, diyeceğiz ama... Bu işin ucunda bizim açımızdan hayırlı bir şey de görünmüyor.

Siyasette kavga AKP’ye yarıyormuş.

Gidişat da “Kavgam” gidişatı zaten...

PKK ve Atina...

Belçika’da Roj TV baskını ve tutuklamalar konusunda bilgi veren Belçikalı savcı çok ilginç bir açıklama yapmış:

“PKK’lıların Yunanistan’daki askeri kampta eğitildiğini” söylemişti.

Konuyu MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural birkaç gün önce dile getirdi.,

Ancak hükümetten ne bir ses var, ne seda... Olay bu kadar mı olağan?..

Baykal suçluyor

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ hakkında sanırız ilk kez dünkü kadar kuşkulu ve suçlayıcı konuştu...

CHP lideri grup toplantısında üstü kapalı ya da açık sözlerle İlker Başbuğ’un, Çankaya’daki üçlü zirveden sonra,  Albay Dursun Çiçek ve E. Org. Çetin Doğan’ı aslanların önüne attığını ima, hatta ifade etti.

“İrtica Eylem Planı” hazırladığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek hakkında Genelkurmay, resmi kanaat olarak, “Dursun Çiçek ile ilgili iddianın varit olabileceği inancında olduğunu” ifade etmiş, Çiçek bunun üzerine askeri mahkemeye sevk edilmişti. Baykal’a göre bu kanaat, belgeyi Albay Çiçek’in hazırlayıp hazırlamadığı kesinleştirilmeden ifade edilmişti. “Plan üzerinde, parmak izi, kâğıt, mürekkep, bilgisayar” incelemeleri yapılmamıştı.

Albay Çiçek’in avukatları da bu savları seslendiriyor.

İmzanın Çiçek tarafından hazırlanmamış bir metne monte edildiğini söylüyorlar...

Peki ya belgeyi Çiçek hazırlamışsa? Baykal o zaman da olayın bugünkü kadar hafif geçiştirilmemesi gerektiğini bildiriyor:

“O zaman sadece Çiçek değil, Çiçek’e bunu hazırlama fırsatını verenler de, işbirliği yapanlar da, işbirliği yapılmasına göz yumanlar da sonuna kadar araştırılmalıdır.”

Baykal aynı kuşkuları Balyoz Planı iddialarıyla ilgili de dile getiriyor. Bu gelişmeleri hukuki değil siyasi olarak niteliyor. Kararların üçlü görüşmede alındığını, birilerini kurtarmak için ordu içinden birilerinin feda edildiğini ima ediyor...

Suçlamalar ağır..

Elbet bir açıklama bekleniyor...

Plan

Dünkü “Depreme alışmak” başlıklı yazımızda “Bir depremde kimse ne yapacağını bilmiyor. Bir seferberlik planı yok. O kıyamet gününde eşi görülmemiş bir kaos yaşanacağı belli. Anakent Belediyesi en azından askeriye ile birlikte bir deprem sonrası kurtarma organizasyonu da mı yapamaz? Yaptığını duymadık” demiştik...

Okurumuz “Böyle bir planın yapılmadığına emin olabilirsiniz” diyor...

Yapılsaydı çoktan “Darbe planı” diye ortalığa saçılmış olurdu... Bu işin şakası tabii. Ama durum ciddi. İstanbul’da en azından deprem sonrasını düzenleyecek bir planın yapılması şart...

Erdoğan’a Dolmabahçe Sarayı’nda üçüncü bir ofis tahsis ediliyormuş.

Saray’ın tamamı tahsis edildiğinde “ikinci cumhuriyet”e geçtik demektir...

* * *

Yunanistan Başbakanı Papandreu, Türk ordusunu eleştirmiş.

Buna Yunanistan iktidarıyla bizim iktidar arasında yeni bir yakınlaşma  da diyebiliriz...

Haldun Ertem

Gerger

Gerger Fırat Gazetesinde iki yıl önce Feto - Apo başlığı ile bir yazı yazan gazeteci Hacı Boğatekin ile o yazıyı internet sitelerinde yayımlayan “gergerim.com” sahibi Cumali Badur ile “gergerfirat.net”in sahibi Özgür Boğatekin’e Kahta Asliye Ceza Mahkemesi’nden ceza yağdı.
Gazeteci Hacı Boğatekin’e, toplam 5 yıl 1 ay 7 gün hapis cezası verildi.

Boğatekin: “Feto-Apo yazısı ile üç ayrı görüş arasındaki mücadeleyi anlattım. Bu yazı bir tespitti” diyor. Yargıtay’a gideceğini söylüyor.

Boğatekin daha önce bu yüzden 109 gün de hapis yatmıştı. Basın özgürlüğü Adıyaman taraflarında demek böyle işliyor...

İsveç

İsveç Parlamentosu Riksdagen’de yarın yeni bir soykırım önergesi oylanacak. Önergenin kabul edilmesi büyük olasılık taşıyor...

Türkiye’den tık yok!

Geçmişte böyle gelişmelerden kamuoyunun önceden haberi olurdu. Basında, siyasette, diplomaside tepki baş gösterir, Türkiye’yi soykırımcı kabul etmeye hazırlanan ülkeye bunun bedeli olacağı anımsatılırdı. Çoğu zaman başarılı da olunurdu. Artık ulusal onur gibi kavramlar demode oldu. Böyle ihanetlerden iş işten geçtikten sonra haberimiz oluyor. TBMM hafif bir kınama ile işi geçiştiriyor. Bu umursamaz tavrımız tabii diğer ülkelere de cesaret veriyor. Bakalım gözümüzü nerede açacağız...

 
Günah keçisi kerpiç! PDF Yazdır e-Posta
Necati DOĞRU

Bul bir günah keçisi! Keçiyi suçla, rahatla! Onların “günah keçisi portföyü” klişedir. Hep tekrarlarlar: Cumhuriyetle birlikte okulların yapılması,

Devamını oku...
 
MÜZİK-PARA-2010- VE AYDINLANAMAYAN TÜRKİYE ÜZERİNE. PDF Yazdır e-Posta
Fazıl Say

Müziği hiç bir zaman "para" için yapmadım.Çünkü çok daha değerli bir şey için müzik yapmaktayım.

Devamını oku...
 
Dilim... Dilim... PDF Yazdır e-Posta
Necati DOĞRU

Konular da bazı günler portakal gibi dilim dilim sarmalanıp yumak oluyor. Dilimlere takılmak, dilime vidalanıp kalmak bütünü görememe tuzağını doğuruyor.

Tuzaktan korkarım.

İnsanı çok kötü yanıltır.

Okuru yanıltmaktan ölümden korkar gibi korkarım. Sözgelişi geçen hafta içinde çok ilginç bir haber yayınlandı. İstanbul Üniversitesi Rektörü Profesör. Dr. Yunus Söylet, değeri 260 bin euro olan (yaklaşık 500 bin TL, eski parayla 500 milyar lira) BMW marka lüks bir otomobile biniyormuş.

Binsin, helalühoş olsun.

Daha pahalısına binsin.

Fakat bu haber kümesinin diliminde; söz konusu lüks otomobilin “İstanbul Üniversitesi bütçesine konularak ve oradan yasal yollardan para ayrılarak” alınmadığı bilgisi de vardı.

Nasıl olur?

Kim kime 500 milyar verir?

Bu durumu Ankara’da muhalefet partisi CHP’in Manisa Milletvekili Şahin Mengü de soru önergesi haline getirip, “Pahalı otomobili İstanbul Üniversitesi Rektörü’ne kim aldı?” diye soran bir önerge verdi. Konu Meclis’e kadar geldi, dayandı.

Öğrenciler almıştır desem.

Doğru olmaz.

Profesörler almıştır desem.

Kimse inanmaz.

Üniversitede çocukları okuyan zengin kişiler, holding ve banka sahipleri almıştır desem.

Sunturlu yalan olur.

Sözcü Gazetesi’nin haberinde bu otomobili İstanbul Üniversitesi Rektörü’ne güzel güzel binsin diye armağan edenin “bir vakıf olduğu” yazıldı.

Adı ne?

Kim kurmuş bu vakfı?

Dünya vakıf tarihine girecek bir örnek. Dünyanın hiçbir ülkesinde bugüne kadar; “üniversite rektörüne çok pahalı lüks ithal otomobil alsın” diye bir vakıf kurulmamıştır. Vakıf kurmanın esası, toplumda garibi-gurebayı-yoksulu-ihtiyaç sahibini korumaya dayanır. İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü’nün neresi garip, neresi gureba ki birileri, “rektörümüze lüks otomobil alalım” diye vakıf kursun?

Vakfın adını aradım.

Bulamadım.

Bu yazıyı yazdığım Pazar günü üniversite kapalı olduğu için Sayın Rektör Profesör Yunus Söylet’e de ulaşamadım. Yunus Söylet, bu ismi gizlenen vakıf tarafından hediye edilen pahalı otomobili “makam aracı olarak kullanmadığını” kendisinin bir önceki rektörün makam aracı olarak kullandığı eski otomobile bindiğini söylüyor. Bu pahalı otomobile yurtdışından gelen konuklar ve yurtiçinde de resmi protokole mensup (VIP kişiler) biniyormuş!

Görüyorsunuz değil mi?

Haber; dilim dilim!

Bütün dilimler var.

Sadece hediye edici vakfın adı yok. Bu pahalı otomobil hediye edici Vakıf, devletin (yani milletin) hazinesinden para, arazisinden şehir arsası; gayrımenkulünden şehir binası tahsisi mi aldı ki, ismi gizleniyor? Sayın Rektör Yunus Söylet, benim gibi şüpheci, her iyliğin altında buzağı arayan tipleri fazla söyletmeden vakfın adını ve İstanbul Ünversitesi’nin böyle pahalı bir otomobili “hediye olarak niçin kabul ettiğini” bir açıklasa, eksik dilim de yerini almış olur.

Haberler dilim dilim!

Birlikte okuyalım benim gülüm!

*****


Okura mektup!

Merhaba,
Yoğun ve samimi desteğiniz, uyarılarınız, eleştirileriniz ve bazı konulara dikkatimi çektiğiniz için teşekkür ederim. Benim düşüncem şu; ileri demokrasiye geçmiş, bunu sindirmiş ülkelerde sözgelişi ABD’de, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Hollanda ile Finlandiya’da ordu nerede duruyorsa Türkiye’de de ordu orada durmalıdır. Bizim ordumuzun da siviller üzerinde bir vesayeti kesinlikle olmamalıdır.

Ordu darbe yapmamalıdır.

Darbe yapmaya kalkanlar ve ortamını hazırlayanlar ceza görmelidir. Bizim ülkemizde de seçimle iktidara gelenler yine seçimle gitmelidir. Ancak emekli generalleri, emekli ve muvazzaf subayları darbeci diye yargılarken, hukukla propagandayı birbirine karıştırmamak gerekir. İzlediğimde görüyorum ki, darbeci ayıklama sürecinde çalışan hukuk değil, propaganda ve bu propagandanın hedefi de ordunun burnunu sürtmek.

Niçin sürtmek istiyorlar?

Ve kim sürtmek istiyor?

Üzerinde düşünün.

Sevgiler. Selamlar.

Necati Doğru

 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL

Tuncay Mollaveisoğlu Kitapları

GüveGÜVE

Bu kitaptaki olaylar ve adı geçen kişiler gerçektir. Yolsuzluklar, devletin gizli arşivlerindeki raporlara dayanılarak yazılmıştır.

Tuncay Mollaveisoğlu, zoru kolay kılan ender araştırmacılardan biri. Eline aldığı konuyu herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir şekle sokmakta çok mahir bir kalem.

Devamını oku...

Boz - Yap OyunuBOZ - YAP OYUNU

'Boz - Yap Oyunu' uluslararası ve hükümetler üstü güçlerin Türkiye ve dünya üzerindeki 'kumpanya'sını anlatıyor. Yazar kimi zaman parçaları okuyucunun bütünlemesine bırakıyor, kimi zaman kendisi birleştiriyor.

Devamını oku...

Görünmez HoldingGÖRÜNMEZ HOLDİNG

"Bu kitap mutlaka okunmalı. Ülkemizi yoksullaştıran yolsuzlukları herkesin anlayabileceği yalınlıkta kaleme alan Tuncay Mollaveisoğlu yine çok önemli bir çalışmaya imza attı.

Devamını oku...

Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda

Adına “Ilımlı İslam” denilen ABD güdümündeki İslamcı bir devlet modeli Türkiye'ye ısrarla giydirilmeye çalışılıyor.

Devamını oku...
 

Google Arama

WebBağımsızGündem'de ara

Unutturulmaya Çalışılan Gündem

akp_mini

BOP çerçevesinde, ABD ve İsrail kışkırtmalı "Yeni Osmanlıcılık" görüntüsü altında "Ortadoğu Birleşik Devletleri"nin (Büyük İsrail) kurulmakta olduğu

akp_mini

4C Yasası ile emekçinin köleleştirilmek istenmesi

akp_miniPKK Açılımı

akp_miniErmeni Açılımı

akp_miniTeğet değil, delip de geçmek bilmeyen ekonomik kriz

akp_miniABD'nin İran ve Afganistan için TSK'dan muharip asker istemesi

akp_miniHer geçen gün işsizler ordusuna yeni katılan emekçi ve esnaf

akp_miniOluşturulmaya çalışılan çoğunluk diktası

akp_miniDevlet kadroları içinde cemaat yapılanmasının müthiş boyutu

akp_miniCemaat - CFR/CIA  bağlantıları

akp_miniMuhalif aydınların içeride olması

akp_miniYolsuzlukların örtülemeyecek boyutlarda olması

akp_miniÜretim araçlarının, finans kuruluşlarının yabancılaştırılması

akp_miniOkul bina ve arazilerinin bile "babalar gibi" satılmak istenmesi

akp_miniGemicikler, villacıklar, şirketcikler

İşte farklı gündemler ile halkın gözünden kaçırılan durum bu.

Üye Girişi


Reklam
Bağımsız Dergi'nin yeni sayısını aldınız mı? Bağımsız Dergi ile iletişim kurmak için tıklayınız

Kimler Bağlı?

Şu anda 77 konuk çevrimiçi

Türkiye NATO'dan Çıkmalı mı?

Türkiye Nato'dan çıkmalı mı?

Basından Haber Özetleri