|
Necati DOĞRU
|
|
Açmadı, açamadı. Deprem altan vurunca üstten insanın beynini açabilseydi; milattan önce (MÖ) 6000 yılında ilk kez Mezopotamya’da ev yapmak için kullanılmaya başlanan ve bugün için çok ilkel bir yapı malzemesi olan kerpiçten bölge halkının neden kurtulamadığı sorusunu sorardık. Önce şu mutlu edici iyimser sergilemeyi yapardık.
Şükürler olsun!
IMF, Türkiye ekonomisinin artık kendi ayakları üzerinde durabilecek bir güce ulaştığını kabul etti. “Stand-by” denilen düşmüşe ve krize batmışa destek verme, dayanak olma anlaşmasına ihtiyaç kalmadı.
Türkiye, yoksulluğunu yırttı.
Kendi siyasetçisini yetiştirdi.
Kendi iktisatçısını geliştirdi.
Kendi teşhisini koyuyor.
Kendi reçetesini kendi yazıyor.
Kendi yarasını kendi sarıyor.
Dış borcunu kendi buluyor.
Türkiye IMF’ye muhtaç değil.
***
Bu iyimserlik vidalayıcı, mutluluk verici, özgüven pompalayıcı “milat (dönüm noktası) sayılabilecek” gelişmenin kalıcı ve devamlı olmasını diledikten sonra şu soruyu sorardık: Türkiye IMF’ye muhtaç olmaktan çıkmasına rağmen Elazığ’ın Karakoçan ilçesi’nin Okçular Köyü, depremde yıkılıp ufalanan ve insanları-hayvanları öldüren kerpiç evden dayanıklı evlere geçip atlayabilecek gelir artışını niçin yapamadı?
Türkiye yoksulluğu aştı!
IMF’ye muhtaç değil.
Okçular Köyü ise aşamadı.
Deprem alttan vurdu.
Üstten beyinleri açamadı.
Açabilseydi; bugün Başbakan dahil herkesin sorması gereken soru; “Okçular yoksulluğu yırtamadı, neden?” olacaktı. Deniz Kavukçuoğlu’nun tarihin Anadolu’da Selçuklu dönemine kadar giden derin sayfalarından bulup yazdığına göre, Elazığ’ın Okçular Köyü’nün adı, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın okçularından Okçu Yusuf’tan gelmedir. Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin babası Bahaeddin Veled’in müridi olan Okçu Yusuf, şeyhi Bahaeddin Veled ile oğlu Celaleddin Rumî’yi, Belh’ten yola çıkıp Konya’ya giderken bu köyde ağırlamıştır.
***
Adam olan adamı, Allah çarpmazsa bile tarih çarpar. Böyle zengin tarihi olan bir köyün halkını; 2010 yılında 6 büyüklükte bir depremle ölecekleri kerpiç evde oturmaya mahkûm eden yoksulluk düzeni neden değişmiyor?
Bölgenin yapısına bak:
Feodal toprak ağaları!
Tarikat-şeyhlik ağaları!
Şıhlık-aşiret ağaları!
Ve son 2 yılda bu üç ağalığa eklenmiş dördüncü ağalık olan bölücü terör ağaları (Bölgenin 4 ağalı tespitinin sahibi gazeteci Hayri Köklü’dür) ve onlara yaslanıp bölge halkının oylarının çoğunu alarak iktidar olanlar, 8 yılda “yoksulluğu yenecek ve kerpiç evden dayanıklı evlere geçecek bir özgün modeli” bulamadılar. Deprem Elazığ’ı vurunca yine “TOKİ (devlet kuruluşu) yaraları saracak” eski pansuman çözüm ile bayat söyleme sarıldılar. Adamı gelir sahibi yapacak modeli bul, kendi evini kendi yapsın, devlete muhtaç kalmasın.
AKP’nin 8 yılı doldu.
Bölge 8 yılda fakirleşti.
Devletin resmi kurumu olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2004-2006 arasında Türkiye genelindeki yüksek büyümeden Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kentleri ile köyleri küçülerek yani fakirleşerek çıktı. Kişi başına gelir endeksi Elazığ kenti ile köylerinde 2001 yılında 67 iken 2006 yılında 58’e indi. Elazığ ve köyleri, AKP iktidarı döneminde yüzde 13,4 oranında fakirleşti.
Deprem alttan vurdu.
Üstte beyni açamadı.
Pansuman nutuklar atılıyor!
|
|
Melih Aşık
|
Newsweek dergisinin dün bir bölümünü aktardığımız “Ordu yenildi” başlıklı yazısının diğer çarpıcı bölümüne de okurumuz Selçuk Kınıklı dikkati çekiyor... O cümle şöyle:
“... Ordunun siyasete uzanan elini kesmek Türkiye'ye laikliği demokratik olarak yorumlama ve Kürtlerin özerklik isteği gibi konularla daha açık ilgilenme imkânı verecektir. Bu tercih şimdi özellikle daha kolay...”
Şu sözler de Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun:
“Türk ordusu, Türk hükümetine göre adada daha fazla müdahil durumda. Ancak ben Kıbrıs meselesinde Türk ordusundan ziyade, Türk hükümetinin daha fazla müdahil olmasını tercih ederim.”
Newsweek’in ilan ettiği “Ordu yenilgisi”ni kimlerin neden istediğini biliyorduk. TSK'nın özellikle Güneydoğu ve Kıbrıs’taki tavizsiz tavrı bazıları yönünden sıkıcı oluyordu. Yukarıdaki satırlar o alanlardaki rahatlamayı ifade ediyor. Hadi hayırlısı, diyeceğiz ama... Bu işin ucunda bizim açımızdan hayırlı bir şey de görünmüyor.
Siyasette kavga AKP’ye yarıyormuş.
Gidişat da “Kavgam” gidişatı zaten...
PKK ve Atina...
Belçika’da Roj TV baskını ve tutuklamalar konusunda bilgi veren Belçikalı savcı çok ilginç bir açıklama yapmış:
“PKK’lıların Yunanistan’daki askeri kampta eğitildiğini” söylemişti.
Konuyu MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural birkaç gün önce dile getirdi.,
Ancak hükümetten ne bir ses var, ne seda... Olay bu kadar mı olağan?..
Baykal suçluyor
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ hakkında sanırız ilk kez dünkü kadar kuşkulu ve suçlayıcı konuştu...
CHP lideri grup toplantısında üstü kapalı ya da açık sözlerle İlker Başbuğ’un, Çankaya’daki üçlü zirveden sonra, Albay Dursun Çiçek ve E. Org. Çetin Doğan’ı aslanların önüne attığını ima, hatta ifade etti.
“İrtica Eylem Planı” hazırladığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek hakkında Genelkurmay, resmi kanaat olarak, “Dursun Çiçek ile ilgili iddianın varit olabileceği inancında olduğunu” ifade etmiş, Çiçek bunun üzerine askeri mahkemeye sevk edilmişti. Baykal’a göre bu kanaat, belgeyi Albay Çiçek’in hazırlayıp hazırlamadığı kesinleştirilmeden ifade edilmişti. “Plan üzerinde, parmak izi, kâğıt, mürekkep, bilgisayar” incelemeleri yapılmamıştı.
Albay Çiçek’in avukatları da bu savları seslendiriyor.
İmzanın Çiçek tarafından hazırlanmamış bir metne monte edildiğini söylüyorlar...
Peki ya belgeyi Çiçek hazırlamışsa? Baykal o zaman da olayın bugünkü kadar hafif geçiştirilmemesi gerektiğini bildiriyor:
“O zaman sadece Çiçek değil, Çiçek’e bunu hazırlama fırsatını verenler de, işbirliği yapanlar da, işbirliği yapılmasına göz yumanlar da sonuna kadar araştırılmalıdır.”
Baykal aynı kuşkuları Balyoz Planı iddialarıyla ilgili de dile getiriyor. Bu gelişmeleri hukuki değil siyasi olarak niteliyor. Kararların üçlü görüşmede alındığını, birilerini kurtarmak için ordu içinden birilerinin feda edildiğini ima ediyor...
Suçlamalar ağır..
Elbet bir açıklama bekleniyor...
Plan
Dünkü “Depreme alışmak” başlıklı yazımızda “Bir depremde kimse ne yapacağını bilmiyor. Bir seferberlik planı yok. O kıyamet gününde eşi görülmemiş bir kaos yaşanacağı belli. Anakent Belediyesi en azından askeriye ile birlikte bir deprem sonrası kurtarma organizasyonu da mı yapamaz? Yaptığını duymadık” demiştik...
Okurumuz “Böyle bir planın yapılmadığına emin olabilirsiniz” diyor...
Yapılsaydı çoktan “Darbe planı” diye ortalığa saçılmış olurdu... Bu işin şakası tabii. Ama durum ciddi. İstanbul’da en azından deprem sonrasını düzenleyecek bir planın yapılması şart...
Erdoğan’a Dolmabahçe Sarayı’nda üçüncü bir ofis tahsis ediliyormuş.
Saray’ın tamamı tahsis edildiğinde “ikinci cumhuriyet”e geçtik demektir...
* * *
Yunanistan Başbakanı Papandreu, Türk ordusunu eleştirmiş.
Buna Yunanistan iktidarıyla bizim iktidar arasında yeni bir yakınlaşma da diyebiliriz...
Haldun Ertem
Gerger
Gerger Fırat Gazetesinde iki yıl önce Feto - Apo başlığı ile bir yazı yazan gazeteci Hacı Boğatekin ile o yazıyı internet sitelerinde yayımlayan “gergerim.com” sahibi Cumali Badur ile “gergerfirat.net”in sahibi Özgür Boğatekin’e Kahta Asliye Ceza Mahkemesi’nden ceza yağdı. Gazeteci Hacı Boğatekin’e, toplam 5 yıl 1 ay 7 gün hapis cezası verildi.
Boğatekin: “Feto-Apo yazısı ile üç ayrı görüş arasındaki mücadeleyi anlattım. Bu yazı bir tespitti” diyor. Yargıtay’a gideceğini söylüyor.
Boğatekin daha önce bu yüzden 109 gün de hapis yatmıştı. Basın özgürlüğü Adıyaman taraflarında demek böyle işliyor...
İsveç
İsveç Parlamentosu Riksdagen’de yarın yeni bir soykırım önergesi oylanacak. Önergenin kabul edilmesi büyük olasılık taşıyor...
Türkiye’den tık yok!
Geçmişte böyle gelişmelerden kamuoyunun önceden haberi olurdu. Basında, siyasette, diplomaside tepki baş gösterir, Türkiye’yi soykırımcı kabul etmeye hazırlanan ülkeye bunun bedeli olacağı anımsatılırdı. Çoğu zaman başarılı da olunurdu. Artık ulusal onur gibi kavramlar demode oldu. Böyle ihanetlerden iş işten geçtikten sonra haberimiz oluyor. TBMM hafif bir kınama ile işi geçiştiriyor. Bu umursamaz tavrımız tabii diğer ülkelere de cesaret veriyor. Bakalım gözümüzü nerede açacağız...
|
|
Necati DOĞRU
|
|
Bul bir günah keçisi! Keçiyi suçla, rahatla! Onların “günah keçisi portföyü” klişedir. Hep tekrarlarlar: Cumhuriyetle birlikte okulların yapılması,
|
|
Devamını oku...
|
|
Fazıl Say
|
|
Müziği hiç bir zaman "para" için yapmadım.Çünkü çok daha değerli bir şey için müzik yapmaktayım.
|
|
Devamını oku...
|
|
Necati DOĞRU
|
|
Konular da bazı günler portakal gibi dilim dilim sarmalanıp yumak oluyor. Dilimlere takılmak, dilime vidalanıp kalmak bütünü görememe tuzağını doğuruyor.
Tuzaktan korkarım.
İnsanı çok kötü yanıltır.
Okuru yanıltmaktan ölümden korkar gibi korkarım. Sözgelişi geçen hafta içinde çok ilginç bir haber yayınlandı. İstanbul Üniversitesi Rektörü Profesör. Dr. Yunus Söylet, değeri 260 bin euro olan (yaklaşık 500 bin TL, eski parayla 500 milyar lira) BMW marka lüks bir otomobile biniyormuş.
Binsin, helalühoş olsun.
Daha pahalısına binsin.
Fakat bu haber kümesinin diliminde; söz konusu lüks otomobilin “İstanbul Üniversitesi bütçesine konularak ve oradan yasal yollardan para ayrılarak” alınmadığı bilgisi de vardı.
Nasıl olur?
Kim kime 500 milyar verir?
Bu durumu Ankara’da muhalefet partisi CHP’in Manisa Milletvekili Şahin Mengü de soru önergesi haline getirip, “Pahalı otomobili İstanbul Üniversitesi Rektörü’ne kim aldı?” diye soran bir önerge verdi. Konu Meclis’e kadar geldi, dayandı.
Öğrenciler almıştır desem.
Doğru olmaz.
Profesörler almıştır desem.
Kimse inanmaz.
Üniversitede çocukları okuyan zengin kişiler, holding ve banka sahipleri almıştır desem.
Sunturlu yalan olur.
Sözcü Gazetesi’nin haberinde bu otomobili İstanbul Üniversitesi Rektörü’ne güzel güzel binsin diye armağan edenin “bir vakıf olduğu” yazıldı.
Adı ne?
Kim kurmuş bu vakfı?
Dünya vakıf tarihine girecek bir örnek. Dünyanın hiçbir ülkesinde bugüne kadar; “üniversite rektörüne çok pahalı lüks ithal otomobil alsın” diye bir vakıf kurulmamıştır. Vakıf kurmanın esası, toplumda garibi-gurebayı-yoksulu-ihtiyaç sahibini korumaya dayanır. İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü’nün neresi garip, neresi gureba ki birileri, “rektörümüze lüks otomobil alalım” diye vakıf kursun?
Vakfın adını aradım.
Bulamadım.
Bu yazıyı yazdığım Pazar günü üniversite kapalı olduğu için Sayın Rektör Profesör Yunus Söylet’e de ulaşamadım. Yunus Söylet, bu ismi gizlenen vakıf tarafından hediye edilen pahalı otomobili “makam aracı olarak kullanmadığını” kendisinin bir önceki rektörün makam aracı olarak kullandığı eski otomobile bindiğini söylüyor. Bu pahalı otomobile yurtdışından gelen konuklar ve yurtiçinde de resmi protokole mensup (VIP kişiler) biniyormuş!
Görüyorsunuz değil mi?
Haber; dilim dilim!
Bütün dilimler var.
Sadece hediye edici vakfın adı yok. Bu pahalı otomobil hediye edici Vakıf, devletin (yani milletin) hazinesinden para, arazisinden şehir arsası; gayrımenkulünden şehir binası tahsisi mi aldı ki, ismi gizleniyor? Sayın Rektör Yunus Söylet, benim gibi şüpheci, her iyliğin altında buzağı arayan tipleri fazla söyletmeden vakfın adını ve İstanbul Ünversitesi’nin böyle pahalı bir otomobili “hediye olarak niçin kabul ettiğini” bir açıklasa, eksik dilim de yerini almış olur.
Haberler dilim dilim!
Birlikte okuyalım benim gülüm!
*****
Okura mektup!
Merhaba, Yoğun ve samimi desteğiniz, uyarılarınız, eleştirileriniz ve bazı konulara dikkatimi çektiğiniz için teşekkür ederim. Benim düşüncem şu; ileri demokrasiye geçmiş, bunu sindirmiş ülkelerde sözgelişi ABD’de, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Hollanda ile Finlandiya’da ordu nerede duruyorsa Türkiye’de de ordu orada durmalıdır. Bizim ordumuzun da siviller üzerinde bir vesayeti kesinlikle olmamalıdır.
Ordu darbe yapmamalıdır.
Darbe yapmaya kalkanlar ve ortamını hazırlayanlar ceza görmelidir. Bizim ülkemizde de seçimle iktidara gelenler yine seçimle gitmelidir. Ancak emekli generalleri, emekli ve muvazzaf subayları darbeci diye yargılarken, hukukla propagandayı birbirine karıştırmamak gerekir. İzlediğimde görüyorum ki, darbeci ayıklama sürecinde çalışan hukuk değil, propaganda ve bu propagandanın hedefi de ordunun burnunu sürtmek.
Niçin sürtmek istiyorlar?
Ve kim sürtmek istiyor?
Üzerinde düşünün.
Sevgiler. Selamlar.
Necati Doğru
|
|
Erol Manisalı
|
|
Ermeni soykırımı tasarısı Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’ndan ‘22’ye karşı ‘23’ oyla kabul edildi. Bu, Türkiye ve bölge politikası olarak, bir “Amerikan gerçeğidir.”
1 Mart 2003’te de ünlü “tezkere” TBMM’de yeterli çoğunluğu alamadığı için reddedilmişti. Bunu da “Türkiye gerçeği” olarak görmek gerekir.
Oysa 1 Mart tezkeresinin geçmesini yalnız Erdoğan hükümeti değil MGK de istemişti. Oylama öncesinde, net bir tutum almayarak topu Meclis’e atmış ve dolaylı yoldan destek vermişti. Ama olmadı işte; hükümetin tüm çabasına ve ABD’nin bastırmasına rağmen “Türkiye gerçeği” baskın çıktı.
- ABD’nin, Irak’ın işgalindeki para ve insan maliyeti arttı.
- Hükümetin verdiği sözler yerine getirilememiş oldu.
- Türkiye-Amerika ilişkilerinde, bazı çevrelerin hiç de istemediği bir soğukluk meydana geldi.
Türk kamuoyunun ABD’ye bakış açısındaki olumsuzluk, tezkerenin reddinde bir sonuç değil, daha çok bir sebeptir.
1 Mart 2003 öncesinde ABD müdahalesini savunan ve tezkerenin Meclis’ten geçmesini isteyen birçok kesim ve kişi zaman geçtikçe, “ne iyi oldu da reddedildi, iyi ki geçmemiş” demeye başladılar. Bunlara, şahsen tanıdığım o zamanki bazı AKP milletvekilleri de dahildir.
Unutmayalım ki 2010’un başında, eski Başbakan Tony Blair bile, 2003 Irak müdahalesini ABD ile birlikte gerçekleştirdiği için, İngiltere Parlamentosu’nda hesap vermek zorunda bırakıldı. Blair’in İşçi Partisi, bu işgal yüzünden oy kaybetti. Kendisi de “Partimin değilse bile İngiltere’nin yüksek çıkarları için, bu işgali gerçekleştirmem gerekti” demek zorunda kaldı. Hatta, kamuoyunu yanılttığını bile kabul etti.
Ve Türkiye’nin gerçeği…
1 Mart 2003 tezkeresinin Meclis’teki reddi, bir Türkiye gerçeği idi. 4 Mart 2010’da Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda soykırım tasarısının kabulü ise ABD’nin kendi iç dinamiklerinin sonucudur.
Başkan Obama’nın çabalarına rağmen kabul edildi. Washington yönetimi Türkiye’de, yeni bir Amerika karşıtı havanın oluşmasını istemiyor. Çünkü İran ve diğer açılımlar konusunda Erdoğan hükümetinden talepleri var. Kamuoyunda yeni bir ABD karşıtı hava oluşursa, hükümetin işi daha da zorlaşır, konjonktür hiç uygun değil.
Tel Aviv şu günlerde, ellerini ovuşturuyor olmalı: Şimdi “one minute demek sırası bizde” diye düşündüklerine bahse girerim…
1 Mart 2003 tezkeresinde olduğu gibi 4 Mart 2010 oylamasında da bir Amerikan gerçeği var. Tabii Washington’ın eli daha rahat; “Amerikan gerçeğini” arkasına alarak Erdoğan hükümetini daha da sıkıştırabilirler. Buna karşılık Ankara’nın böyle bir “oyun oynama lüksü” bulunmuyor.
Başka bir gerçek daha söz konusu; eğer Erdoğan hükümetinin de ısrarla istediği gibi 1 Mart 2003 tezkeresi yeterli çoğunluğu alarak Meclis’ten geçseydi, “acaba iktidar, yeni Ortadoğu açılımını gerçekleştirebilir miydi?” Ankara, İran ve Suriye ile, “bugünkü yakınlaşma ortamına girebilir miydi?”
Türkiye “keskin bir taraf” haline dönüşür, Suriye ve İran başta olmak üzere komşu Müslüman ülkelerle büyük sorunlar yaşamaya başlardı. 1 Mart 2003 tezkeresindeki “Türkiye gerçeği” bir anlamda, bütün bu olumsuzlukları asgariye indirmiştir.
Ankara’daki hükümetler “Amerikan gerçeği”, Washington’daki yönetimler de “Türkiye gerçeği” ile yaşamak zorundadırlar. Ne Ankara’nın kiraladığı Amerika’daki lobi şirketleri ne de ABD’nin Türkiye’de kontrol altına aldığı medya ve sivil toplum örgütleri bu oluşumları tamamen değiştirebilirler.
İki ülkenin de yönetimleri, kendi iç dinamiklerini göz ardı edemezler. Ankara için değil ama Washington için önemli olan şudur: ABD yönetimleri Türkiye politikalarında, “Türkiye gerçeğini” hesaba katmak zorundadırlar.
Bunu eğer, “yokmuş gibi düşünürlerse”; meseleye, “biz Ankara yönetimleri ile istediğimizi yapabiliriz” biçiminde bakarlarsa büyük sorunlarla karşılaşırlar. Aynen Güney Amerika’da, Afganistan’da ve Pakistan’da karşılaştıkları sorunlarda olduğu gibi.
Ermeni soykırım tasarıları ve kabul edilen kimi kararlar, Amerikan iç dinamiklerinin sonucu olduğu kadar, yönetimlerin Türkiye politikalarındaki çelişkilerinin bir göstergesidir de.
Bu araçla “gereğinden fazla oynandığı zaman”, beklenen sonuçların tamamen tersi bir durum da ortaya çıkabilir. Yakın tarih, bunun yüzlerce örneği ile doludur…
www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali
|
|
Hulki CEVİZOĞLU
|
|
Siz bu satırları okurken, ben Bursa Tüyap Kitap Fuarında okuyucu ve izleyicilerimle buluşuyor olacağım.
|
|
Devamını oku...
|
|
Ömer Sadun Okyaltırık
|
|
Bir ilkbahar günü... Sabahın kör vakti...
Sevgi dolu evinizde eşiniz ve çocuklarınızla birlikte mışıl mışıl uyuyorsunuz. Ansızın kapının çalınmasıyla yerinizden sıçrıyor ve kapıya yönelip “kim o?” diye sesleniyorsunuz. O andaki zil sesinin hayatınızın bir dönemini sizden alıp götüreceği aklınıza bile gelmiyor. Dışarıdan gelen ses size “açın kapıyı, polis!” diye cevap veriyor...
Siz “ne alakası var benimle?” diye düşünedururken gayri ihtiyari kapıyı açıyorsunuz. Yüzünüze doğru uzatılan bir polis kimliği ve arama emri ile afyonunuz birden patlayıveriyor. Görevli polis memuru size “terör örgütü üyesi olmanız” nedeniyle savcılığın mahkeme kararı çıkarttığını ve evinizde arama yapılacağını söylüyor. Bir an “kâbus mu görüyorum acaba?” diye düşünüyorsunuz. Polis memurlarını içeri buyur ediyorsunuz. Hatta polislere sabah çayı içmemişlerdir diye çay, kahve ikramında bulunuyorsunuz.
Evinizi arıyorlar, altını üstüne getiriyorlar. Arama sonunda eviniz savaş alanına dönüyor. Kendilerine göre delil saydıkları bilgisayarınıza, çıkarılabilir belleklerlerinize, fotoğraf makinenize, fotoğraflarınıza, hatta radyolu mp3 oynatıcınıza, ajandalarınıza ve notlarınıza el konuluyor.
“Ya sabır!” çekip susuyorsunuz...
Arama sona eriyor. Tutanaklar tutuluyor. Birtakım kâğıtları imzaladıktan sonra polisler sizi götürüyorlar. Bütün bu olup bitenlerin sizinle en ufak bir alakası olmadığını düşünerek “herhalde ifade verip serbest bırakılırım” diyorsunuz kendi kendinize.
“Ya sabır!” çekip susuyorsunuz...
Emniyet Müdürlüğü’ne geliyorsunuz. Giriş işlemlerinizin yapılmasını beklerken gözünüz odadaki televizyona takılıyor. Kanal 24 açık...
- Ergenekon’da dev dalga... Rektörlerin evinde aramalar yapılıyor. Filanca filanca gözaltına alındı.
Acaba bu sefer kimler gözaltına alındı diye televizyona bakarken sizi uyaran bir sesle irkiliyorsunuz.
- Etrafa bakma, yüzünü duvara dön!
“Ya sabır!” çekip susuyorsunuz...
Hem alakanız olmayan bir suçla itham ediliyorsunuz hem de hiç hak etmediğiniz bir muameleye maruz kalıyorsunuz.
İşlemleriniz bitiyor ve size verilen bir battaniyeyi alarak nezarethanenin yolunu tutuyorsunuz. Bundan sonra sürekli “Ya sabır!” çekip susuyorsunuz...
Meşakkâtli geçen dört günün sonunda savcıya ifade vermek üzere adliyeye götürülüyorsunuz. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz... Sonunda savcıya ifade veriyorsunuz. Serbest bırakılacağınız umuduyla yine bekliyorsunuz, ama nafile. Gece yarısına doğru nöbetçi mahkemeye çıkarılacağınız tarafınıza açıklanıyor. Gün dönüyor, ertesi sabah oluyor. Hâlâ bekliyorsunuz. Günün ışımasına 1-2 saat kala mahkemeniz yapılıyor. Karşınızdaki sorgu hakimi değil sizi sorgulama ihtiyacı duymak, yüzünüze bile bakmıyor. Yalandan bir mahkeme ve 1-2 saat sonunda açıklanan yalandan bir karar. Gözünüz aydın:
SİZ ARTIK BİR TUTUKLUSUNUZ!
Peki şimdi ne olacak? Her tutukluya ne oluyorsa o... Cezaevine gönderileceksiniz! Hazırlıklardan sonra adliyeden çıkarılarak hapishanenin yolunu tutuyorsunuz. Ne kadar kalacağınızı Allah bilir...
“Ya sabır!” çekip susuyorsunuz...
Silivri Cezaevi’ne nakledilmeden önce gönderildiğiniz Metris Cezaevi’nin karantina koğuşunda, bir kapı ziliyle hayatın sizin için nasıl değiştiğini düşünüp duruyorsunuz. Üstelik hiç hak etmediğiniz halde hapishaneye düştüğünüz o gün küçük kızınız altıncı yaşına basıyor.
Ona istemeden verdiğiniz bu “doğum günü hediyesi”ni düşünüp kendi kendinize hayıflanıyorsunuz. “Nereden geldi bu müsibet başımıza?” diye düşünüyorsunuz. Aslında biliyorsunuz ki bu sadece sizin başınıza gelen bir müsibet değil.
* * *
Nasıl? Buraya kadar yazılanları yeteri kadar rahatsız edici buldunuz mu? Yoksa bunu sadece bir hikâye gibi mi okudunuz? Sizi temin ederim ki burada anlattıklarımın tamamı gerçektir ve yaşanmıştır!
Hukusuzluk, ne yazık ki Türkiye’de genel bir sorun oldu çıktı. Siz, bilinçli bir Türk vatandaşı olarak bu durumun, tüm Türkiye’nin başında dolaşan kara bir bulut olduğunun farkındasınız. Bundan sonra yapacağınız çok da fazla bir şey yok zaten, bol bol düşünmekten başka...
Peki gerçekten öyle mi olmalı? Yani şöyle mi düşünmeliyiz?
- Bu konu beni aşar. Nasıl olsa benim yapabileceğim bir şey de yok. Öyle ise kendimi tehlikeye atmama hiç gerek yok!
Oysa siz, biz, hepimiz, tehlikenin tam da göbeğindeyiz. Ya sabır çekip susmak yerine "yeter artık!" deyip konuşmanın tam zamanı değil mi sizce de?
Evet, sevgili dostlar... Bir sonraki yazımda yine Türkiye’deki hukuk ve adalet konusuna devam edeceğim.
Hukuk ve adalet üzerimizden eksik olmasın...
|
|
Ömer Sadun Okyaltırık
|
|
Yerleri ve gökleri yaratan, tüm alemlerin sahibi yüce tanrım!
Haksız ve hukuksuz bir şekilde hapse atılan tüm yurtsever aydınların, eşleri, çocukları, kardeşleri, anne ve babaları ile birlikte içine düşürüldükleri bu büyük haksızlığı ve mağduriyeti Sen görüyorsun!
|
|
Devamını oku...
|
|
Necati DOĞRU
|
|
Okumuş olmalısınız; Yunanistan’ın saçları dökülüp bitmiş, bıyıklarına beyazlar düşmüş Başbakanı Yorgo Papandreu, Yunan halkına
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Melih Aşık
|
Mahir Demir, Tuncelili genç bir yurttaşımız. 2005 Ankara Hukuk Fakültesi mezunu. En büyük ideali hâkim veya savcı olmak. 2007’den bu yana açılan dört sınava girdi, dördünde de yazılı bölümünü iyi derecelerle kazandı, ancak mülakatlarda hep kaybetti. Bunun üzerine, girdiği son üç mülakatın objektif ölçülere dayanılarak yapılmadığı iddiasıyla dava açtı. Kazandı. Adalet Bakanlığı tarafından mülakata alındı. Bu defa soruları torbadan çekti. Çıkan sorular şunlardı: - Osmanlı, ilk dış borcu hangi tarihte kimden aldı? - Avrupa Yatırım Bankası ne zaman, nerede, hangi anlaşmayla kurulmuştur? - İlk Türk sopranosu kimdir? Ne zaman, nerede doğmuştur? Kısaca hayatını anlatır mısınız? - İlk devlet sanatçımız kimdir? Ne zaman nerede doğmuştur? Eserlerinden birkaçını söyleyiniz. - Kaç çeşit virüs vardır? İsimlerini sayar mısınız?” Mahir Demir soruları yanıtlayabilmiş mi? “Tabii ki yanıtlayamadım. Şimdi de bu mülakatla ilgili dava açacağım. Ancak davayı kazansam da benim hâkimlik veya savcılık hayallerim bitti. 30 yaşına geldiğim için hâkim veya savcı olmam mümkün değil.”
Özürlü tasarruf İstanbul Anakent Belediyesi haftada 7 gün uygulanan “ALO 153 Özürlü ve Yaşlı Ulaşım Hizmeti”ni 5 güne düşürdü. Gerekçe: Tasarruf... CHP’li meclis üyeleri Nihat Arıcan ve Naci Candaş bir önergeyle, hizmetin tekrar 7 güne çıkarılmasını istediler. İBB’de paralar suyunu çekti... Bakın tasarrufa nereden başlıyorlar... Acaba özürlü vatardaşlar bu işe ne diyor?
Obama, Yunanistan Bağımsızlık Günü nedeniyle verilen resepsiyonda Osmanlı’ya hakaret etmiş. O da bizim dönek liberaller gibi... Kiminle beraberse ona yağ çekiyor... Haldun Ertem Oscar ’ı kazanan yönetmen Bigelow ödülünü “Irak’taki Amerikan askerlerine” adadı. El âlem işgalci ordusunu savunur, bizimkiler ülkesini savunan ordusundan utanır... Gülhan Elmas
Mahallenin utancı Mahallenin hırsızı ikide bir “Hırsız vaaar” diye bağırırmış ki kendisinin hırsız olduğu anlaşılmasın. Bizim medya mahallesinin en utanmazı da ikide bir ona buna “Utanmıyor musunuz?” diye soruyor ki temizlensin. Mesut Yılmaz’a gazetecilerin önünde “Sizin yağdanlığınız olmak istiyorum” dediğini Yalçın Doğan yazmıştı... Ömrü her gelen iktidarı yağlamakla geçti. Yazarlık yaptığı gazeteye bile iktidar tarafından atandı. Şimdi başkalarını utanç testinden geçiriyor. Ben utanıyor muyum? Evet... Bu sütunda bu yağdanlığa üç satır yer harcadığım için ister istemez utanıyorum...
Resime ilgi var! Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde, ressam Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirildiği ortaya çıkmış. Müzeden 1997’de de 31 eser çalınmış... Ama anlaşılan yeni hırsızlıklara karşı önlem alınmamış. Üstelik Ankara’nın en nitelikli hırsızların yaşam alanı olduğu biline biline. Emekli Müze Müdürü, yazar Ali Kılıçkaya bu konuda pek üzerinde durulmayan bir noktaya işaret ediyor: - Basına yansıyan haberlere göre, Resim ve Heykel Müzesi’nde olması gereken yaklaşık 350 kadar eser bugün başkent Ankara’da değişik bakanlıkların elinde bulunmaktadır. Bu bağlamda hemen şu soru akla geliyor. Acaba bakanlıklarda bulunan bu eserler yerlerinde duruyorlar mı? Uçup gitmiş olabilirler mi? Veya bu eserler kopyalarıyla (sahteleriyle) yer değiştirmiş olabilirler mi? İşte size Ankara’da kulak arkası edilecek birkaç soru... O resimleri ara ki bulasın...
Dr. Rana Beşe... Kadıköylü ve çoluk çocuk sahibi olup doktor Rana Beşe’yi tanımayan var mıdır? Varsa da azdır... Rana Hanım Kadıköylü çocukların doktorudur. Meslek hayatı boyunca paralı parasız ayırt etmemiş, çoğu zaman dar gelirli ailelerin ücretsiz doktorluğunu yapmıştır. Şimdilerde 83 yaşında... Hâlâ gönüllü hekimlik yapıyor... Kadıköy Belediyesi bu fedâkarlık abidesi hekime bir jest yaptı... Kuyubaşı Eğitim Mahallesi’nde açılan polikliniğe “Dr. Rana Beşe Sağlık Polikliniği” adını verdi. Bugün yapılacak açılışta Dr. Rana Beşe’ye Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk bir de plaket vererek, hizmetlerinden dolayı teşekkür edecek. Dr. Rana Beşe Polikliniği’nde Göz Hastalıkları, Dahiliye, Kadın Hastalıkları, Çocuk Hastalıkları, Nöroloji, Ağız ve Diş Sağlığı, Radyoloji (ultrason, doppler, mamografi, biyopsi, kemik yoğunluğu) gibi bölümler yanında tüm laboratuvar hizmetleri de sunuluyor. Nice yıllara Rana Hanım...
|
|
Ömer Sadun Okyaltırık
|
|
Bundan yaklaşık bir sene kadar önceydi. Benim için bir hayli uzun sayılabilecek bir süre İstanbul'dan, eşimden, çok sevdiğim kızlarımdan uzak kalmıştım, zira emir büyük yerdendi... Zorunlu olarak bir Trakya tatiline çıkmam icap ediyordu. Ben de sırf şahsıma verilen bu vatan görevini layığıyla yerine getirebilmek için ailemden, çocuklarımdan ve tüm sevdiklerimden tam üçbuçuk ay ayrı kaldım...
 Hemen yan tarafta yer verdiğim bu fotoğraf, bahsettiğim tatile çıkarken çekilmişti. Türkiye'nin en önemli bilim insanları ile birlikte Metris Cezaevi'nin kapısına doğru ilerlerken (17 Nisan 2009 - önden arkaya Prof. Dr. Mehmet Haberal, Prof. Dr. Ferit Bernay, Hamdi Gökhan Ecevit, Prof. Dr. Erol Manisalı, Ömer Sadun Okyaltırık, Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu)
Aslında bu fotoğraf nedeniyle ben bir özür borçlu olduğumu düşünüyorum... Öncelikle çocuklarıma, tüm Türk çocuklarına! Daha sonra da anneme, rahmetli babama, bana her zaman ikinci bir anne olan ablama, beni yetiştiren ve bugünlere gelmemde büyük emeği olan öğretmenlerime...
Sizler! Sakın bana hakkınızı helal etmeyin! Sebep bu fotoğrafın bizzat kendisidir!
Bu fotoğraf var ya, bu fotoğraf... Türkiye'de ne kadar yasadışılık varsa, ne kadar kokuşmuşluk varsa, ne kadar yolsuzluk-hırsızlık varsa, ne kadar sosyal adaletsizlik varsa, kadrolaşma, yandaş kayırma, peşkeş çekme, devlet imkânlarını ve kamu görevlerini suistimal... Aklınıza ne gelirse her şeyin aynasıdır bu fotoğraf!
Yok öyle hemen bu fotoğrafta beni Türkiye'nin en önemli fikir ve bilim insanları ile birlikte tatile çıkarken görünce, duygusal davranmayın sakın... Saydığım tüm bu kötülüklerin baş sorumlusu bizleriz! Bugüne kadar karşısında eğilmediğimiz, boyun bükmediğimiz emperyalizmin ve faşizan baskıların karşısında gerçekten de eğilip bükülmeliydik belki de... Kimbilir belki de, her ihanete gözümüzü kapayıp, hiçbirine sesimizi çıkarmamalıydık... "Adam sen de, bana ne" deyip geçmeliydik herhalde... O zaman bu fotoğraf, bu sayfada kesinlikle yer bulmayacaktı. Ben de özür mözür dilemek zorunda kalmayacaktım çocuklarımdan, ailemden, bana hakkı ve emeği geçen öğretmenlerimden ve tüm sevdiklerimden...
Evet, şimdi ben açıkça özür diliyorum... Hatta bununla ilgili bir özür diliyorum kampanyası da ben açıyorum... Ve diyorum ki:
Başta devlet büyüklerimiz olmak üzere, tüm Türk Halkı'ndan özür diliyorum, çünkü ben Atatürkçüyüm, laikim ve cumhuriyetçiyim; hep de öyle kalacağım!
Yasama'dan özür diliyorum, çünkü artık katılımcı demokrasi ve çok seslilik adına ne yazık ki ortaya hiçbir şey koyulamadığını, demokrasi ve sosyal hukuk devleti noktasında beni tatmin edemediğini söylüyorum!
"Adalet devletin temelidir!" sözüne tamamen katılmakla birlikte, adaletin ve adalet duygumuzun da neredeyse tamamen Türk Ulusu'nun elinden alındığını söylüyorum! Bunun için de özür diliyorum! (Hukuka ve adalete işi düşmüş, masum ama mağdur bir vatandaş olarak nereye gideceğini, hangi kapıyı çalacağını bilen varsa lütfen bana da söyleyiversin).
Evimize gelen misafirin davetli ya da davetsiz olup olmadığına bakmaksızın her türlüsünü sevip baştacı ettiğim halde, hiçbir geçerli ve somut sebep yokken sabahın kör vaktinde 8-10 kişi gelen "elçileri" sevmiyorum! Özür diliyorum...
Aslında görevi benim gibi mağdur vatandaşlara yardım etmek olan ancak hukuksuz ve yasal olmayan yaklaşımlar karşısındaki itirazlarıma mukabil "Saat sabahın beşi oldu. Biz burada kimseyi idam etmiyoruz!" diye çıkışan kamu görevlilerini asla tasvip etmiyorum, görevde kalmalarını hiç istemiyorum! Kusura bakmayın, bunun için de özür borçluyum!
Son olarak, üçbuçuk ay süren mecburi tatilim nedeniyle büyük üzüntü çeken, maddi ve manevi birçok sıkıntı yaşayan eşim, çocuklarım, annem ve ablamdan da özür diliyorum.
Özür diliyorum çünkü bu haksızlığı, yaşadıklarımı asla ve asla unutamıyorum... Mevcut hukuk ve adalet sistemimiz içerisindeki haksızlıkların, usûlsüzlüklerin, yasadışılıkların, keyfiliklerin hesabını birilerinin mutlaka vermesi lazım... Kişisel bir kin filan değil bu, ama sadece ve sadece geleceğe karşı olan ulusal ve toplumsal sorumluluk duygusu, birilerinin bu hesabı vermesini elzem kılıyor.
Bu hesabın kişisel olarak bana verilmesinden de vazgeçiyorum, yeter ki hapishanelerde ve hastanelerde yatan, haksız yere tutuklulukları devam eden masum değerlerimizi artık serbest bıraksınlar!
Nazi Almanyası'nda yaşayan Martin Niemöller ismindeki bir papazın anılarında yazdığı şu satırlara eminim çoğunuz aşinasınızdır:
"Önce sosyalistleri gelip aldılar. Sesimi çıkarmadım çünkü sosyalist değildim. Daha sonra gelip sendikacıları topladılar. Yine sesimi çıkarmadım çünkü sendikacı da değildim. Ardından Yahudileri toplamaya geldiler. Ben Yahudi olmadığım için yine sesimi çıkarmadım. En son beni götürmeye geldiklerinde ise etrafımda benim için sesini çıkaracak hiç kimse kalmamıştı." Allah göstermesin, gün gelip de bu sözleri hatırlayıp hayıflanmak yerine, gerekli toplumsal tepkilerin doğru yer ve zamanda ortaya koyulması yerinde olacaktır. Özür dilerim!!!
Saygılarımla,
Ömer Sadun Okyaltırık
|
|
Hulki CEVİZOĞLU
|
|
Sevgili Yılmaz Özdil dünkü “Gizli tanık tutanağı...” başlıklı yazısında gazetecilerin her dönem karşılaştıkları bir olayı yazmış.
|
|
Devamını oku...
|
|
Orhan BURSALI
|
|
İşte, dedim, bu! Filiz Onur, “Bursa Hâkimiyet” gazetesindeki “Kadın Kadının Dostudur” yazısında, “Kadın kadının kurdudur” deyişini tersine çeviriyordu. Yaptığı saptama doğrudur: Kadının en büyük dostu, yine kadındır, kadınlardır, kadınlar olmalıdır!
***
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, iktidar başının Türkiye’yi (ve aslında çağdışı ideolojisi gereği bütün kadınları) tam teslim almak için giriştiği anayasal hukuk darbesini yazacak değiliz! Ama şu “mübarek” 8 Mart günü, iktidarı ve başını sorgulayabiliriz: 8 yıldır iktidardasınız! Kadınlar için ne yaptınız! Başlarını daha iyi kapatmaları ve ev kadını olarak kalmaları için sarf ettiğiniz çabaların dışında!
Kadının statüsü bakımından Türkiye “güzel ve verimli” bir ülke! Kadını çalışmayan bir ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel durumunu görmek isteyen biri,Türkiye’ye bakabilir! Burası iyi bir laboratuvardır!
“Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü”nün Kadının Durumu raporu yayımlanmış. İktidar ve “büyük demokrat” pozundaki yandaş papağanları utanmıyor mu şu rezil durumdan: Ülkemizde kadınların sadece yüzde 26.1’i çalışma hayatına katılıyor. 128 ülke arasında 123. sıradayız!
Ya şu rakamlardan: Dünya Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği endekslerine göre, Türkiye 134 ülke arasında sondan 6. sırada! Diğerleri: Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Çad, Pakistan, Yemen!
Peki 8 yıllık döneminde okuma yazma bilmeyen kadın sayısının artmış olması da mı yüz kızartmıyor: Yıl 2010, toplam 36 milyon kadından yüzde 10’u (3.7 milyon) okuma yazma biliyor. 6.9 milyonu ise sadece okuma yazma biliyor, yani diplomasız okuryazar! (İSMMMO: “Kadınım, İşsizim, Mutsuzum” raporu)
Türkiye’de işsizlik oranı açıklandı ve kıyamet koptu ya! Türkiye İstatistik Kurumu’na göre, işsiz sayısı 233 bin artarak, 3 milyon 270 bin kişiye (yüzde 13.1) ulaşmış (2009 son çeyreği). Şüphesiz ki bunlar resmi rakam… Ayrıca, bir ülkenin gerçek işsizlik rakamını öğrenmek isterseniz, işgücüne katılmayan kadın oranını da buna eklemelisiniz.
Yani, AB’de kadınların işgücüne katılma ortalaması yüzde 60 (Danimarka ve İsveç’te yüzde 75!). Bizde yüzde 26.1. Aradaki fark yüzde 33.9! Eh artık, bu yüzdenin bizdeki rakamsal karşılığı ne ediyorsa, bunu işsizler sayısına katmalıyız! Bu yüzde 33.9’luk rakam, AB ile Türkiye arasındaki ekonomik gelişmişlik uçurumunun önemli bir kısmını açıklıyor! Kadının diğer bütün alanlarda statüsü geri! (Akademik dünyamız dışında!)
***
TÜYAP’ın Bursa Kitap Fuarı’nda, Bursa ve çevresinden okurlarla buluştuk; Ataol Behramoğlu ve Haluk Çetin’in şiir dinletisinde büyük bir keyifle yeniden bulunurken, baktım, dolu salonun çoğunu kadınlar oluşturuyor. 15 kadarı da türbanlı! Ataol’un uzuuuun imza kuyruğunda da (şiire döneceğim artık!), çoğunluk kadınlar ve kızlardı, türbanlılar dahil!
Bursa Hâkimiyet yazarı Filiz Onur’un yazısını okurken, o sırada elimin altındaki Kalenderiye (Gürsel Korat) kitabında betimlenen, yönetici Osmanlı erkeklerinin kadınlarını anımsadım. Kadınlar arasında kıskançlık, çekememezlik tepe noktalarda!
Nedeni açık: Kadınlara biçilen yaşam alanı daracık! Başka çıkış yolları yok, o dar alanda oynuyorlar! Dolayısıyla, birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar!
Ama bugün öyle mi? Bütün alanlar kadınların! Ufukları bence sonsuz! Ancak sosyal alanda birbirleriyle uğraşmak, kadınların aşması gereken önemli sorunlardan biri. Kadınlar dayanışarak, birbirlerinin elinden tutarak zorlukları aşabilir.
Şu, tepeden devlet bakanlığı koltuğuna oturtulmuş bakan hanımı düşündüm, “Eşcinsellik hastalıktır, tedavi edilmesi gerek” diyen... Durmadan cinselliğe takan, Türk aile yapısı diye, kafasındaki gericiliğin uyduruktan şablonlarını topluma kakalamaya çalışan ve bu yolda da çaba sarf eden... Onu kadınlara havale ediyorum!
Ve, Türkan Saylan’ı sevgiyle anıyorum...
Saylan’a bakış, demokrasiye, saydamlığa, kadın kurtuluşuna, erkek egemenliğin zincirlerini kırmaya, uygarlaşmaya, çağdaşlaşmaya, hukuka ve hukukun üstünlüğüne, yani ne kadar gelecek varsa, bütününe karşı, bir sağlam duruştur, bakıştır!
Mihenk taşı gibi bir ayraç! Gerisinin yeri bence uygarlık çöplüğüdür!!
Kadınlar Günü kutlu olsun!
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
|
|
Melih Aşık
|
Her zaman alışveriş ettiğimiz eczanenin sahibi dün sabah hal hatır sorarken, “Herhalde bir iki aya kalmaz, kapıya kilidi asarım” deyince meraklandık. Nedenini anlattı: - Müşterilerimin çoğu raporlu hasta. Yani aldıkları ilaçların parasını devlet ödüyor. Sağlık kurumlarında yazdırdıkları ilaçları kendilerine verebilmemiz için MEDULA denen sisteme girip Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan onay almamız gerekiyor. Ancak haftalardır sisteme hemen hemen hiç giremiyoruz, çünkü genellikle kapalı oluyor. Tesadüfen açık olursa bir sürü soruyu yanıtlamamız gerekiyor; ilacı yazan doktorun adı ne, diploma numarası kaç, hangi hastanede çalışıyor, verdiği ilaç ya da ilaçların adı ne, vs. vs. Her bilgiyi internet yoluyla tek tek gönderip onay alıyoruz. Her bir reçete için ortalama 20 kez internete bağlanıyoruz. Sadece tek bir reçetenin onayı normal şartlarda 45 - 50 dakikayı buluyor. Bu nedenle de günde en fazla 4 - 5 reçete için onay alabiliyoruz. Alabiliyoruz lafın gelişi tabii. Çünkü dediğim gibi çoğu kez sisteme giremiyoruz. - MEDULA sistemindeki sorunun bir türlü çözümlenememesi sizce normal mi? - Tabii ki değil. İstense hemen halledilir. Ama amaç eczaneleri ekonomik olarak çökertip çoğunun kapanmasını sağlamak. Onu başarır başarmaz marketlerde ilaç satış projesini hayata geçirecekler... Bizim eczane çok mu karamsar? Yoksa gerçeği mi okuyor? Yakında öğreneceğiz...
Depreme alışmak Elazığ depreminde yakınlarını kaybeden ve zarar gören tüm yurttaşlara geçmiş olsun diyoruz... İstanbul’a geliyoruz... Belediye Başkanı Kadir Topbaş dün diyor ki: - Depremin ayak seslerini duyuyoruz... Peki ne önlem alıyorsunuz? Bir depremde kimse ne yapacağını bilmiyor. Bir seferberlik planı yok. O kıyamet gününde eşi görülmemiş bir kaos yaşanacağı belli. Anakent Belediyesi en azından askeriye ile birlikte bir deprem sonrası kurtarma organizasyonu da mı yapamaz? Yaptığını duymadık. Kadir Bey sadece depremde 30 bin kişinin öleceğini bildiriyor... Ne demişti Deprem Dede: - Depremle birlikte yaşamaya alışmalıyız... Yeni sloganımız da belli oldu: - Depremde ölmeye alışmalıyız...
Yargılandılar! Geçen eylül ayında Gazi Mahallesi’nde baz istasyonlarına karşı yapılan eylemi izleyen iki gazeteci Tuncay Mat ve Çağdaş Küçükbattal’ın da tutuklandıklarını, 6 aydır hâkim karşısına çıkmayı beklediklerini yazmıştık. Her iki gazeteci geçen cuma günü hâkim karşısına çıktılar... Yakınları sabah saat 9.00’da mahkeme kapısındaydı. Bütün gün beklediler. Sıra ancak akşam saat 20:00 sularında geldi. Mahkeme bütün gün çeteleri vb. yargılamıştı. Yargı heyeti yorgundu. Yargıç yorgun olduğunu sık sık ifade ediyordu. Tanık dinlemeyi reddetti. Tahliye taleplerini geri çevirdi. Duruşmayı mayıs ayına erteledi. Yargı heyeti yorgun olmakta haklıydı. Peki koca bir gün mahkeme kapısında bekleyen sanıkların ve yakınlarının kabahati neydi? Herkese birden yazık değil mi?
Ordu Newsweek dergisi başlık atmış: “Ordu yenildi” Biz ordu içinde darbe soruşturması yapıldığını, çürüklerin ayıklandığını yapının sağlamlaştırıldığını düşünürken, meğer AKP ile ordu savaştaymış... Savaş AKP’nin galibiyetiyle bitmiş... Dergi AKP’nin ana rakibinin ordu olduğunu söylüyor. Yorumda hiç CHP ve muhalefetin adı geçmiyor. İlginçtir, geçenlerde Milliyet’te yayımlanan Rand Corporation’ın raporunda da gelecek 10 yılda muhtemel iktidar alternatifleri değerlendirilirken aynı hava gözleniyordu. CHP iktidar alternatifleri arasında sayılmıyordu. Demokratik alternatiflere ilgi azaldı nedense! Dergi sonuçta: “Dünya Ak Parti’nin yanında yer almalı” diyor. Saf saf soralım: AKP’ye bu ilgi ve destek neden? Türkiye’nin çıkarlarını koruduğu için mi, ABD’nin çıkarlarına uygun görüldüğü için mi?
Gübre... Biga’dan gelen şikâyeti aktarmıştık... Bir süre önce Balıkesir Gönen’de Y.T adlı firmaya yapılan baskında sahte gübre bulunmuş, bu firma şimdi gelip Biga’da satış mağazası açmıştı. Şikâyete konu olan Yücel Tarım’ın sahibi Adem Yücel aradı. Durumu şöyle izah etti: “2009 yılında bayisi olduğumuz Toros Gübre’de grev vardı. Safir Tarım adlı firmadan gübre aldık. Çuvalların üzerinde Bağfaş markası vardı. Ancak içinde etkin maddesi düşük gübre varmış. 67 torbanın bu durumda olduğu saptandı. Suç duyurusu yaptık. Herkesin zararını karşıladık. Kimse mağdur olmadı. Gönen’de 18 yıldır bu işi yapıyoruz. Bu yılın başında da Biga’da mağaza açtık. Durum bundan ibarettir...”
Soru: Türkiye’yi gelişmiş ülkelerden den farklı kılan çok sayıdaki özelliklerden biri nedir? Yanıt: Gelişmiş ülkelerde “şiddetli” deprem ölçüsü yüzde 8 - 9 iken, bizde yüzde 6’dır... * * * Soru: Kadınlarla erkekler eşit midir? Yanıt: Hayır... Çünkü erkekler ameliyatla kadın olabilir, ama kadınlar ameliyatla erkek olamaz... Haldun Ertem
Devlet dağdan inen teröristten sonra, isteyen hayat kadınına da iş bulacakmış. Bu ülkede iş bulmak için önce kötü yola düşmek gerekiyor galiba... * * * Gökçek “2003 fiyatlarıyla yolcu taşınamaz” diyor. “Enflasyonu yendik, ekonomik istikrar sağladık” diyen hükümet yalan mı söylüyor yani? Gülhan Elmas
|
|
Necati DOĞRU
|
|
Mister President, lütfen yanlış anlamayın, bizim dilimizde “arap sabunu olmak” iğneleyen, küçümseyen, ötekileştiren bir deyim değildir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Orhan BURSALI
|
|
Sevgili kardeşim, meslektaşım Mustafa Balbay bir yılı doldurdu içeride. Bu ne kin, bu ne intikam, bu ne hukuksuzluk, bu ne yasadışılık, bu ne keyfilik, bu ne ruh ve düşünce kararması, bu ne vurdumduymazlık, bu ne duygusuzluk, bu ne siyasi hukukçuluk...
|
|
Devamını oku...
|
|
Necati DOĞRU
|
|
Gülmece yüklü bir konu olduğu için yazının başlığını “farelere, solucanlara, sirke sinekleri ile çiyan yavrularına da sivil vesayet geliyor” diye koymak istedim.
|
|
Devamını oku...
|
|
Orhan BURSALI
|
|
Başbakan, eğer sürekli köşe yazarları ve patronlarını gündemde tutacaksa, başka yazı yazmayacağız demektir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Orhan BURSALI
|
|
Başbakan medya patronlarına yaklaşık şöyle dedi ya: Yazı yazanın maaşını sen veriyorsun, o halde (bizi eleştirenlere) kardeşim bizim dükkânda sana yer yok, dersin olur biter... sonra feryat etme....
Yazarım hep, bunları tanrı konuşturuyor böyle, diye... Tanrı dememe takılanlar olursa, bu ifadeyi, iktidar olmanın, mutlak gücün tanrısı olarak algılayabilir!
***
Köşe yazarı arkadaşlarımızdan pek çoğu, gazeteci dernekleri/ cemiyetleri ayağa kalktılar... Bazı arkadaşlar, köşe yazarlarını Başbakan’ın atamasını bile önerdi!
İktidar zaten köşe yazarı atamalarını yapmıyor mu? Kendi yandaş gazetelerinde yazanların yüzde 90’ı iktidar tarafından atanmış, seçilmiş insanlar... Çoğunun özenle seçilmiş iktidar yazarları olduğundan şüphesi olan beri gelsin...
Bu atanmışlar, seçilmişler arasından tek bir ayrık ses çıkıyor mu?
Hepsi maşallah, “duvar” gibi... Monoblok! Aralarından düzgün bir sızıntı ses çıkmaz! En babayiğitleri, tek tük itiraz seslerini ağızlarında ancak eveleyip geveler.
Başbakan Yahu, diyor, biz bunların parasını veriyoruz, patron biziz, bizim düdüğümüzü çalıyorlar... zaten bu iş böyle değil mi? Maaşını veriyorsan, senin adamındır, kabul et ki holdinginde adam çalıştırıyorsun, senin aleyhine iş yapmasına izin verir misin, hemen kapının önüne koyarsın!...
İktidara (patrona) zart zurt edenin valla ağızlarını yırtarlar! Bu nedenle de, iktidar yandaşı medyada bir kimse ancak kırk yılda bir zurnanın zırt deliğinden ses çıkartabiliyor!
Yani Başbakan ve adamları “kendi medyası”na egemen!
Valla müthiş bir patron, çok başarılı, tebrik ederiz efendim!
***
iktidarbaşı, diğer gazete patronları benim gibi neden yapmıyorlar, diye düşünüyor:
Yahu, ülkenin tek patronu olarak canına okuyabilirim, nitekim bunun örneklerini de gösteriyorum, malından mülkünden ediyorum, buna rağmen sen gazetendeki zart zurt edenleri kulaklarından çekmiyorsan, kapının önüne koymuyorsan, demek ki bana düşmansın! Eh, ben de senin canına okumaz mıyım!?Kusura bakma kardeşim!
***
Dün, arabada CNNTÜRK’te Ayşenur Arslan’ın Medya Mahallesi’ni dinliyorum. Konuğu Can Dündar. Dündar, Başbakan’ın nutuklarını attığı, yazılarını okuduğu elektronik cam (prompter) olmadığı ve kendiliğinden konuştuğu zaman, bu tür konuşmalar yaparak ortalığı gerdiğini söylüyor.
Öğüt: Aklına ilk geleni hemen dışarı çıkarma.
Bırakın konuşsun, iktidarbaşı zaten yaptığı işi söylüyor!
Bu köşede, “medyaya egemen olmak ve bütün medyayı yandaş yapmak, yandaş olmayanları da devlet gücüyle mahvetmek” politikası izlediklerini yazıp çiziyoruz..
Böyle şeyler için sözel kanıt mı gerekir, kişinin yaptığına bakacaksın, kafasının içini göreceksin! Kafanın içine göremeyenler belge arar!
Ne demişler, “ulan rüşvetin belgesi mi olur”!
Ama yine de iktidarın medya politikasını açıklayan bir belge var karşımızda! Başbakan’ın, medya patronlarına “maaşını sen veriyorsun, sen sorumlusun onlardan” diyerek köşe yazarlarının hızaya getirilmesini istemesi, bugüne kadarki medyayı yandaş kılma politikasının belgesidir!
Belge arayanlar bunu tepe tepe kullanabilir!
***
Ama Başbakan’ın sunduğu bu belge, sadece medyayı ilgilendirmiyor!
Bu belge, aynı zamanda, iktidarın her şeyi ele geçirme, Ordu’yu, yüksek yargıyı ele geçirme politikasının da net bir ifadesidir, belgesidir!
“Tekçi” beyin, bütün gücün kendisinde toplanmasını ister.
Bu istibdat isteği, göstergesidir!
Bugünlerde Meclis’e inecek, hukuku AKP’leştirme yasa tasarısının anlamını, içeriğini, niyetini görmek ve bilmek isteyenler...
Başbakan’ın köşe yazarları için sarf ettiği sözlere baksınlar! O sözlerde, iktidar ve yandaşlarının hukuku nasıl iğdiş etmek istediğini göreceklerdir!
Tarafsız hukukmuş!
İktidara tam bağımlı bir hukukun yasası, Türkiye’nin kapısını çalıyor!
Tehlikenin farkında olmayanlar var mı?
Bugün, askerin artık bitmiş tükenmiş vesayetiyle, iktidarın bu dehşet istibdat gidişini aynı kefeye koymanın bir anlamı mı var?
|
|