Bir Bayrak Töreni PDF Yazdır e-Posta
Aydın Ayhan tarafından yazıldı.   
Cuma, 13 Kasım 2009 20:30

1979 yılında, eşim Balıkesir’de Muharrem Hasbi Lisesi’nde öğretmendi. Akşam üstleri onu okuldan almağa giderdim. Okul Müdürü, devre arkadaşım olduğu için
son dersin bitmesini onun odasında oturarak beklerdim.
Bir gün onun odasında Bulgaristan’dan geldiğini söyleyen yeni bir öğretmen ile tanıştım. Ahmet Bey. Bulgarların en azgın, en şöven yıllarıydı. Bulgar Komünist Partisi, Türkler üzerinde terör estiriyor, Türkçe konuşmayı her yerde yasakladığı gibi, zorla bütün Türklerin isimlerini değiştiriyordu. Değiştirmeyenler, direnenle, Türkçe konuşanlar, hapislere atılıyor, işkence ediliyor, biraz direndi mi “Belene Adası” zindanlarına kapatılıyordu. Belene Adası; Türklere işkence adası olarak ün yapmıştı. Burada Türklere, insan oğluna reva görülen her türlü işkence ve eziyet yapılıyordu.
Ahmet Bey, Bulgaristan’da bir Türk bölgesinde öğretmenlik yaparken “Türkiye casusu” suçlamasıyla tutuklanmış, Belene Adası’nda dokuz sene her türlü işkenceye maruz bırakılmıştı.
Bir gün İstanbul’da bir Bulgar casusu yakalanınca, Bulgarlar bu casusla Ahmet Bey’i değiş tokuş yapmak istemişler, Türkiye de bunu kabul edince onu “Uzunköprü” de sınırda Türkiye’ye vererek Bulgar casusunu almışlardı.
Türkiye’de onu resim öğretmeni olarak görevlendirmişti.
Günlerden pazartesiydi. Son dersin zili çalınca büyük bir gürültü ile bütün öğrenciler itişip kakışarak okuldan çıkıp kendilerini sokağa atmışlardı. Ayni durum Salı günü son ders zili çalınca yaşandı. Çarşamba ve Perşembe günleri de öğrenciler okulu boşaltıp koşa koşa kendilerini sokağa attılar. Evlerinin yolunu tuttular.
Ama Cuma günü öyle olmadı. Öğrenciler bahçede sıralar halinde toplandılar. Ben bahçenin en arkalarından bir yerde duruyordu. Ahmet Bey, yanıma geldi. Bana; “Şimdi ne olacak ? diye sordu. “Bekle.!” dedim.
Biraz sonra bayrak merasimi başladı. Bayrak çekilerek “İstiklâl Marşı” söylenmeğe başlandı.
Ahmet Bey, başına yıldırım düşmüş gibi birden yere çöktü. Ellerini yüzüne kapayarak.. “Allahım.. Allahım…Ölsem de gam yemem artık..Ölsem de gam yemem.. Bu günü gördüm ya, bana bu günü görmeği nasip ettin ya, ölsem de gam yemem artık.. Rabbim.. Bayrağımın çekildiğini gördüm ya, marşımın okunduğunu duydum ya..Ölsem de gam yemem artık..” Ahmet Bey, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.. Farkında değildim.. Ben de ağlıyormuşum..
Gurbet kahrı çekmeyen, kendi anavatanında azınlık olmanın kahrını çekmeyen, o ay-yıldızlı bayrağın dalgalanmasının ne demek olduğunu bilemez…


Ay-Yıldız'ın Kıymeti
Bulgaristan'da Türklere karşı uygulanan insanlık dışı baskıların, isim değiştirmelerin, yasakların, zulmün yoğunlaştığı zamanlarda üzerinde "İstanbul - Ankara" yazan ve hemen yanında muhteşem bir şekilde "Ay-Yıldızı" göğe doğru bakan bir Türk vagonu nasılsa Sofya İstasyonu'nun bir köşesine gelip durmuş. Bu, kulaktan kulağa, gizlice Bulgaristan'da Türkler arasında yayılınca, sanki bir evliya ziyareti yapılıyormuş gibi Bulgaristan'ın her tarafından gelen yüzlerce Türk, İstasyon'da o ay-yıldızı görmeğe gelmiş.. "Bulgarlar anlarlarsa kirletirler, boyarlar,oradan kaldırırlar diye, yanına gitmeden karşıdan bakıyorduk.. Gözlerimizle seviyorduk.." diyorlardı.. "Ay-yıldızı gözleriyle sevmek" ne muhteşem bir duygudur.. Onu ancak kendi anavatanında gurbette olanlar yaşar..
Gene Bulgaristan'da Filibe'de bir parkın bir köşesinde sadece üç kişinin oturabileceği bir bank vardır. O bank, cumartesi pazar günleri sabahtan akşama kadar hiç boş kalmazmış.. Çünkü sadece oradan Filibe Türk Konsolosluğu'nun cumartesi ve pazar günleri çektiği Türk Bayrağı görülürmüş.. Oradaki Türkler, Ay-Yıldızlı Bayrağımıza hasreti ancak orada onu gizli gizli, sanki bir suç işliyormuş gibi seyrederek giderirlermiş.

 

Bakacaklı İsmail Çavuş

“Bakacak”, Balıkesir merkeze bağlı oldukça uzak bir köydür. Geçen yüzyılın başlarında , devletin bekası için yiğidin harman olduğu zamanlarda, Balkan Savaşında, Harb-i Umumi’nin çeşitli cephelerinde, Milli Mücadele’de çevredeki bütün köyler gibi pek çok şehit vermiş bir köydür.

Geçen yüzyılın başında bu köyden İsmail isminde bir delikanlı ayni köyden Fadime isimli bir kızı deliler gibi sever. İstetir. Fakat kızın babası “kemik”tir. Kızını bir türlü İsmail’e vermek istemez.. Ricacılar, aracılar gönderilir. Kızın babası bir türlü razı olmaz..”Kızı vermem .” der, başka bir şey demez…

Bir gün İsmail Fadime’yi kaçırır.. Kızın babası “Artık yapacak başka bir şey yok..” diye razı olur. Evlenirler. Bir de oğulları olur..Ali.

İsmail, eşini deliler gibi sevdiğinden onun tarlada, bahçede çalışmasını yorulmasını istemez. Karısının ağır iş yapmasına,yorulmasına kıyamaz..Evde oturup çocuğuna bakmasını ister.. Bütün işleri kendisi yapar..Tarlada çalışır..Eve gelir, kuyudan su şeker, odunları kırar getirir. Bütün yapılacak işleri sevinçle yapar..Karısının üzülmesini hiç istemez.. Adeta üzerine titrer..

Ama bir gün Balkan savaşı patlar..”Gel..!” denir. İsmail askere alınır. Çok zor ayrılır Fadime’sinden ..Göz yaşları sel olur..Ağlaya ağlaya ayrılırlar..

Bir süre geçer..Yaralanır. Hava değişimine yollanır..Trenle Balıkesir’e gelir. Şimdiki gibi taşıt yok. Yürüyerek köye geldiğinde gece yarısı çoktan olmuştur..Herkes yatmıştır..Uykudadır..O saatte kapıyı vurup karısını uyandırmağa, rahatsız etmeğe gönlü razı olmaz.. Köpeği de havlamaz sahibine..

Evin avlusunda kuyunun bir “bilezik taşı” vardır. Oturur üzerine. Sabaha kadar karısının kendiliğinden uyanmasını bekler..

Karısı sabah uyanıp bahçeye çıktığında bilezik taşına oturmuş İsmail’i görür. Sevinçle koşar,gelir. Sarılır. “Niye uyandırmadın..!” diye sitem eder. “Kıyamadım.” der İsmail, “Bir sizi türlü uyandırmağa kıyamadım..”

Bir iki hafta sonra gitme vakti geldiğinden İsmail köyden ayrılır.Birliğine katılır. Birkaç zaman sonra hastalanır. Yeniden köye yollanır..Gelir.. Gene kuyunun bilezik taşı üzerinde oturarak sabahı bekler..

Çanakkale Savaşları sırasında “mükâfat izni” ile son gelişine kadar dokuz kere köye geldiğini söylerler..Bu arada üç çocukları daha olur..Şaban, Osman, İbrahim..

Karısı artık alışmış olduğundan, her sabah kalkar kalkmaz ilk işi hemen evin avlusundaki kuyunu bilezik taşının üstüne bakarmış..

 

İsmail son gelişinde ayrılırken karısına:”Hanım, bu savaş diğerlerine benzemiyor. Eskiden ; “Yunan Harbi” denirdi, Yunan üstüne gidilirdi. “Bulgar Harbi” denirdi, Bulgar üstüne gidilirdi. Şimdi “Cihan Harbi” deniliyor. Bu çok daha büyük bir harp..Bu sefer memleketin her tarafından muharebe haberleri geliyor.. Bu sefer nereye savrulacağımızı bilemiyorum..Bu sefer hemen gelemeyebilirim.. Geç gelebilirim..Bu ayrılık uzun süreceğe benziyor..Endişelenme..Sakın merak etme..Sakın merak edip üzülme..” der ve gider…

İsmail bir türlü gelemez…

Ama karısı,her sabah kalkar kalkmaz ilk işi,bahçeye çıkar ve kuyunun bilezik taşı üzerine uzun uzun bakarmış..

Fadime Nene ölmeden önce hastalanmış..Birkaç ay kalkamamış..Ama sabah yanına ilk gelene hemen:” Bakın gelin bakalım..Dışarı bakın bakalım..Bilezik taşı üstünde İsmailim bekleyip durur mu? Gelmiş mi İsmailim ,bakın bir kere..!” dermiş..

Her halde İsmail Fadime’sini ahrette bekliyordur.

 

İki Kumru

Bir kurban bayramı ziyaretlerine gittiğimde rahmetli Muzaffer Hattatoğlu’nun eşi bana teyzesini anlattı.

Teyzesi’nin ikiz oğlu varmış. Anneleri oğullarını hep: “Analarının ikiz kumruları..” diye severmiş. Eski evler mutlaka bir avlu içinde olurdu. Evlerin çocukları belli bir yaşa gelinceye kadar,başlarına bir şey gelmesin diye evin bahçesinden dışarı bırakılmazlar,sürekli gözetim altında tutulurdu. Ancak kendilerini koruyacak yaşa geldiğinde dışarıya serbestçe çıkabilirler, kendi başlarına hareket edebilirlerdi.

İkizler de evlerinin avlusunda hep kendi kendilerine oynarlar,koşarlar düşerlerdi. Anneleri onları seslerini her duyuşunda: “Benim ikiz kumrularım..Vıcır vıcır oynuyorlar..” der, onlar içeri,eve her girişlerinde: “Benim ikiz kumrularım diye karşılardı.

Bir gün çocukların babası eşine: “Hanım,çocuklarımız, maşallah, çok akıllılar. Her gün biraz daha büyüyorlar. Burada kalsalar sadece esnaf olabilecekler, esnaf kalacaklar. Ben onları okutmak istiyorum..İstanbul’a götüreceğim..”der. Birkaç gün sonra da çocuklarını alır İstanbul’a götürür, bir askeri okula yazdırır..

O günden sonra anneleri,her gün ter yemekten sonra sofradan artan ekmek kırıntılarını toplar, mutfağın penceresi önündeki pervaza döker,yemek için gelen kumrulara bakarak: “Ah, benim ikiz kumrularım..”diyerek, ürküp kaçmasınlar diye gözleriyle severmiş.

Oğullar bir daha annelerini görmek için bir türlü fırsat bulup gelememişler. O zamanlar şimdiki gibi çok sık taşıt yok, yol yok..Üstelik o yıllarda şimdiki gibi çok sık ve uzun tatil de yoktu. Tatil;askeri okullarda genel olarak askeri kamplarda eğitim şeklinde yapılıyordu.

İkizler gelemezler ama her bayram birlikte bir fotoğraf çektirir,annelerine yollarlarmış.anneleri de gelen her fotoğrafı evdeki aynanın önüne dizmiş. Çocuklar fotoğraflarda yavaş yavaş büyümüşler. Anneleri fotoğraflara bakarak: “Annelerinin,ikiz kumruları..”diyerek bağrına basarmış.

Bir gün baba karısına . “Hanım, bugün bir telgraf geldi.Oğullarımız zabit çıkıyorlarmış.çok özlemişler..Kılıç kuşanma merasimine seni de istiyorlar..Hazırlan..! Gidiyoruz..” der.

Anne sevinçten ne yapacağını şaşırır..Yerinde duramaz. Hemen hazırlıklarını tamamlar..”Çok severlerdi..” diye oğullarına ıspanaklı börek bile yapar.

Bir iki gün sonra yola çıkarlar. Trenle Bandırma’ya oradan da gemi ile İstanbul’a hareket ederler.

Anne gemide heyecan içindedir. Hiç durmadan ,çocukken onları yere eğilip sevdiği gibi..Hafifçe eğilerek : “Onlara böyle sımsıkı sarılacağım..” der.

Nihayet gemi İstanbul’a gelir . Rıhtıma yanaşır. Babaları daha önceden “Geliyoruz ..” diye telgraf çektiği için oğulları onları rıhtımda beklemektedirler. Anneleri birden karşısında kollarını açmış , kendisine doğru koşan aslanlar gibi iki delikanlıyı görünce ağlamağa başlar. Sarılırlar.. Anne uzun süre konuşamaz..

İkizler anne ve babalarını bir iki gün İstanbul’da gezdirdikten sonra , son gün vapura bindirip gönderirlerken: “Anne , baba, yarın bizde buradan ayrılıyoruz. Cepheye gönderiliyoruz.. Hakkınızı helal edin..” derler ve vedalaşırlar.

Bu onların son görüşmeleri olmuş..Birinin haberi Çanakkale’den , birinin haberi Gazze Cephesinden gelmiş..

Anne hep beklemiş oğullarını. Ama gene her sabah kalktığında ilk işi kumrular için pencerenin önüne ekmek ufalamak olurmuş..Kumrular da alıştıkları için pencere açılır açılmaz konar, ekmek gagalamağa başlarlarmış..Kadıncağız, onlara bakar.. “ Ah..benim ikiz kumrularım..” dermiş.

Bir gün anne de ölmüş. Kumrular bir daha pencereye gelmemişler. Çünkü oraya ekmek kırığı koyacak hiç kimse kalmamış

 

Tek Bir Portakal

Bursa’ya bağlı Orhangazi kazasının Cihan köyü 1912 de Balkan muharebesi sonrasında : “Biz Osmanlıyız. Başka bir devletin boyunduruğu altında yaşamayız..!” diyerek Anadolu’ya göç eden Boşnakların kurduğu bir köydür.

1.Dünya Savaşının kanlı günlerinde köyün erkekleri askere alınmış, pek çoğu Osmanlı coğrafyanın dört bir tarafına dağılıp, kaybolup gitmişlerdi.

İşte bu köyden ayni aileden altı kardeş korkunç ve karanlık harp yılları içinde birer ikişer silah başına çağırılmışlardı.

Önce en büyük kardeş Nami (Acar) “Seferberlik” ile askere alınarak “Kanal Harekâtı”na katıldı.Sonra bir küçüğü Cafer (Seymen) Çanakkale Cephesine gitti. Ve sonra diğerleri..Galiçya’ya..Kafkasya’ya..Gazze’ye..Irak’a gittiler.

Kanal harekâtına katılan Nami ,harekât başarısız olunca geri çekilen birliklerin artçıları olarak kaldı. Esas birlikler geri çekilirken sipere giren bu birlik İngilizlere kritik anlar yaşatıyordu. İngilizler her gün hücum tekrarlıyor..Her seferinde geri püskürtülüyor. Ve mutlaka bir karşı hücum ile cevap veriliyordu. Düşmanın bütün zorlamalarına karşın bir adım bile geri çekilmiyorlardı.

Haftalar, aylar sonra İngilizler büyük takviyelerle güçlendirdikleri birlikleriyle durmadan hücum tazeliyorlar, durmadan saldırıyorlardı..Türkler de her hücumu siperlerden fırlayarak süngüleriyle karşılıyorlardı. Püskürtülen her İngiliz hücumuna Türkler mutlaka bir karşı taarruz ile cevap veriyorlardı.

Böyle bir karşı taarruzda Nami’nin birliği süngü takmış düşmana doğru koşuyordu.. Öyle koşuyorlardı.. Karşılarında kimse var mı, ok mu bilmiyorlardı..sadece koşuyorlardı. Ara sıra bir arkadaşları hızla geri kalıyordu..Atılan bombaların kaldırdığı toz bulutları içinde durmadan koşuyorlardı..

Bir ara sanki ıslak bir yerde yürüyormuş gibi bir şey hissetti Nami . sanki postalın içinde su vardı.. Oysa çölde su ne arardı.. Koşarken hafifçe eğilip baktı. Postalının içinden yere bastıkça, vışk…vışk.. diye kan fışkırıyordu. Her halde mermi yedim diye düşündü..Acısı yoktu..Koşmağa devem ediyordu..bir ara sağ bacağından da ayni sesi duymağa başladı.. Nereden vuruldum acaba diye bakmak isteyince yere kapaklandı.. Nami o sırada yere düşünce ağzına kum dolduğunu hatırlıyordu.. Sonrası karanlık..

Gözlerini açıp etrafına bakındığında; “ Yaralandın.. Adana asker hastanesindesin..Üç aydır buradasın ..” dediler.

Nami bir ara sargılar içindeki bacaklarından bir sızı hissetti. “Tamam, bacakları burada bıraktık galiba..” diye düşündü. Başını zorla kaldırarak baktı. Parmak uçlarını görünce rahatladı. “Çok şükür, yerindeymişler ..”

Tedavi birkaç ay daha devam eder. Artık koltuk değnekleri ile yürüyebilmeğe de başlayınca bir gün Nami’yi çağırmışlar. “Tamam. Burada tedavin bitti.. Yapabileceğimiz bu kadar. Artık senin için askerlik de bitti..bu terhis teskeren..Bu da tren biletin.. Yarın memleketine gidebilirsin..” derler. Ertesi gün kendisi gibi hastaneden ayrılan sekiz,on arkadaş ile birlikte Adana Garı’na gelirler..Ana-baba günü gibidir..Gelen trenler binlerce asker getirmekte, boşaltmakta, trenlere binmek isteyen harbe yakın yerlerden binlerce kişi de Anadolu içlerine doğru kaçmaktadır.

Bu kargaşa içinde Nami trene binmek isterken bir ara başını çevirir, bir den an küçük kardeşlerini görür. Büyük tesadüf.. sarılırlar..Ağlaşırlar..Küçük kardeş de Nami’nin geldiği Gazze Cephesine gitmektedir. Bir yere otururlar. .Ağlaşırlar..Nami köyden haber sorar.. “Ağabey, senin haberin yok. Ben bu arada evlendim.Bir de iki aylık kızım var..”

Nami kutlar kardeşini ve diğer kardeşlerini sorar. “Bilmiyorum. Cafer Abim Çanakkale’den geldi..Diğer ağabeylerimden haber yok..”

O sırada Adana istasyonunda tane ile portakal satılıyormuş.. Anadolu daha henüz portakalı tanımıyor.. Küçük kardeş iki portakal alır..Birini soyup yerler..Aman o ne muhteşem bir tat..Nami tam ikincisini soymak için eline aldığında,kardeşi: “Abi ,yemeyelim de onu kızıma götür..”der. Nami portakalı torbasına koyar..Biraz sonra ayrılırlar. Bir daha en küçük kardeşten de haber alınmaz.. O da Gazze Cephesinde kalmıştır. Nami köye döndüğünde kardeşinin kızına sahip çıkar..Büyütür..Evlendirir..

Kadıncağız ihtiyarlığında bile ne zaman bir portakal alsa eline..Öper, koklar, yaşlı gözlerle hep: “Babamın bana bıraktığı tek miras bir tek PORTAKAL dı..” der

 

Burnu Delik Muhammet Çavuş

Balıkesir’in Armutalan Köyünden Muhammet insan irisi, babayiğit bir pehlivandır. Komşu köylerde yenmedik pehlivan bırakmayan Muhammet, seferberliğin ilanıyla birlikte silah altına alınmış, Çanakkale Cephesinde Seddülbahir’de bütün muharebelere katılmış, defalarca yaralanmış, gene siperlere dönmüştü. Arkadaş canlısı, kimsenin kolay kolay bileğini bükemediği bir kişidir. Göğüs göğse yapılan süngü muharebelerinde, dipçikle, tekmeyle, tokatla büyük nam kazanmış bir gazidir.

 

1916 başında düşman Çanakkale’den çekilince Ordu ile birlikte Gazze Cephesine gitmiş, orada bir süngü muharebesinde arkadaşlarının hepsi şehit olunca düşmana esir düşmüştü. Oğullarına: “Nasıl esir düştüm ben de anlamadım. Başıma mı vurdular, bilmem. Gözümü açtım elim ayağım bağlıydı..” diye anlatmış.

 

İskenderiye’ye vardıklarında indikleri tren istasyonunda etraflarında ki İngiliz nöbetçiler bir arkadaşın suçsuz yere, “Durup dururken” dövmeğe başlayınca Muhammet önce nöbetçinin önüne geçmiş, nöbetçi ona da vurunca ortalık karışmış..

 

Muhammet ellerinde coplarla, süngülerle üzerine saldıran nöbetçileri tokatla deviriyor, kim gelirse yumrukla, tokatla, tekmeyle vuruyor..Daha kalabalık nöbetçi gelince bu sefer onları tutup tutup atıyormuş.. Orada bulunan Araplar şaşkın bakışlarla olanları izliyor, sevinçle “Tahsin..Tahsin..! ” diye bağırıyormuş. Bu sefer İngilizler daha öfkeli saldırıyor..Muhammet de onları daha öfkeli tokatlıyormuş.. Sonunda Muhammet’i yere devirebilmişler..Artık vurulan copların, dipçiklerin tekmelerin hesabı yok.. Ellerini arkaya bağlamışlar..Büyük bir öfkeyle..Araplar önünde sarsılan prestijlerini yükseltmek için ibret olsun diye Muhammet’in burnunu bir demirle delip uzun bir zincire bağlı kocaman bir demir halka geçirmişler..

Koskoca ayılar bile burunlarına halka takılıp zincirle bağlandığında kim bilir ne acılar veriyor ki uslu çocuklara dönerler, kendilerinden ne istenirse yaparlar. Halkaya taktıkları zincirle Muhammet’i günlerce bin türlü hakaretlerle elleri arkasına diğer Türk esirlerle beraber sokaklarda dolaştırmışlar.. Üzerlerine tükürtmüşler.. Bin eziyetle esir kampına götürmüşler.

 

Daha sonra eziyet olsun diye Aden’e götürülmüşler..esarettn döndükten sonra, orada çok ağır hizmet ve işkencelere maruz kalan Muhammet bir ara o kadar baskı altında kalmış ve burnundaki halka o kadar ağırına gitmiş o kadar zorlanmış ki tek kurtuluş ümidinin canına kıymak olduğunu sanmış hep..

Bir gün “Harp bitti. Yakında herkes memleketine dönecek .” denilmiş.. Çok uzun bir yolculukla tam on bir yıl sonra canlı bir iskelet zayıflığında köyüne dönebilmiş Muhammet.. Zaman içinde biraz toparlamış.. Fakat “burnundaki delik” o korkunç acıların , kurşundan ağır yılların kötü bir hatırası olarak hep kalmış..

 

Yoksulluk..Gariplik..Yakasını hiç bırakmamış..Ve o, burnundaki korkunç delik ona bir lakap olarak kalmış: “Burnu Delik Muhammet”

 

Köylülerin anlattığına göre ihtiyarlayınca çocuklar acımasızca arkasından “Burnu Delik..Burnu Delik..” diye bağırmağa başlamışlar.. O da çocukların alaylarından kurtulmak için köyün dışında bir kulübeye taşınmış ve yarı meczup, kimseyle pek konuşmadan, orada hayatını tüketmiş. Armutalanlı Gazi Muhammet Selçuk 1957 de vefatına kadar yüzü hiç gülmeden o korkunç hatırasıyla yaşamış.

 

Hangisi Geldi ?

Osmanlı Devleti’nde bir kişinin altı oğlunun olması çok mühimdir. Yıllardır “altı oğlu varmış..”sözü ile ilk karşılaştığım zamanlar şaşırmıştım. O kadar çok hikayede “altı oğul”la karşılaştım ki, acaba bunlar söz birliği mi ettiler diye düşünmüştüm.

Pek çok kişi altı oğlunun olması için uğraşır, çabalarlardı. Çünkü altı oğlu olanlar her türlü vergiden muaf tutulurlardı.

Devlet sürekli harplerle tükenen nüfusu dengede tutabilmek, nüfusu kayıt altına alabilmek için böyle bir usul ve muafiyet düşünmüş ve yürürlüğe koymuştu. Ayrıca altı erkek evladın olması anneler, babalar için bir bakıma sosyal güvence hattâ prestiş meselesi idi.

Bu vergi muafiyeti, sanıyorum, 1950 li yıllara kadar bir şekilde devam etti. Altı oğlu olanlar “yol vergisi” vermiyorlardı. Bu nedenle pek çok yerde “altı oğlu” olanlara rastladım. Vergiden muaf olmanın eski zamanların şartlarına göre ne demek olduğunu öğrenince artık şaşırmadım. Durumu daha farklı karşıladım.

Mesela Kepsut’un Hotaşlar köyünden Hacı Mehmet Ağa altı oğlunu birden Çanakkale’ye yollamış. Oğullarında üçü farklı zamanlarda çıkıp gelmiş. Hacı Mehmet Ağa, durup durup kendi kendine üç parmağıyla da işaret ederek ; “Üçü geldi..Üçü kaldı..” dermiş.

İki yıl kadar önce Burhaniye’de yaptığım bir konuşmadan sonra, yanıma gelip emekli öğretmen olduğunu söyleyen bir hanım şunları anlatmıştı:

“ Büyük nenemizin altı oğlu varmış..Babaları çok erken vefat ettiğinden kadıncağız oğullarını pek zor şartlar altında bin müşkülatla büyütmüş..

Baba otoritesinin olmadığı bir evde altı erkek evlat büyütmek gerçekten zordur. Her gün aralarında kavga, her gün bağırış çağırış, her gün kırılan camlar, pat küt çarpılan kapılar, her gün gürültü patırtı evden hiç eksik olmazmış..

Seferberlik ve izleyen çeşitli zamanlarda altı oğul da silah altına alınıp cepheye gönderilmiş. Oğullarda birisi iki sene sonra çıkıp gelmiş..Ben onun torunuyum..Bir diğeri altı, yedi sene sonra gelmiş.. Nene beklemeğe devam etmiş...Birer birer geliyorlar, diye düşünürmüş..

Ama evde ne zaman kapı hızla vurulsa, birisi kapıyı sert bir şekilde çarparak kapasa.. Birileri bir şey düşürüp kırsa, nenemiz irkilir, gözleri parıldar, sevinçle haykırırdı : Hangisi geldi…? Hangisi geldi..?”

 

 

Santral Çavuşu Ali Çavuş’un Hatıralarından:

İVRİNDİ’Lİ ALİ ÇAVUŞ

 

Ali Çavuş aslen Kastamonu Cide’liydi. Eniştemizdi. Babamın teyzesiyle evliydi. Bir ara hatıralarını anlattırmış yayımlamıştım.

“1315 (1897) doğumluyum. Babam Balkan Savaşında askere alındı. Terhis olup eve geldiğinde ben İstanbul’da Kantarcılarda çalıştığım için babamla görüşemedik.

Seferberlik başladığında babam tekrar askere çağrıldı. Çanakkale’ye gönderildi.

Bir süre sonra Askerlik Şubesi’nin beni aradığını duyunca Cide’ye teslim oldum. Diğer arkadaşlarla İstanbul’a götürüldük. Burada Endaht Mektebinde gece gündüz talim gördük. Çanakkale’ye yollandık.

Geride taburumuz ihtiyatla bekletilirken çok sıkı talim yaptırdılar. Bir emirle cepheye intikal ettik.

Gürültülerden ileride muharebe olduğu anlaşılıyordu. Hiç durmadan yaralı taşıyorlardı. Bir süre muharebe sırasını beklerken getirilen yaralılardan biri beni tanımış, seslendi. “ Ali hemşerim. Baban şimdi savaşanlar içinde !” dedi. Hemen bizde muharebeye koşar adım sürüldük. Türk-İngiliz birbirine kilitlenmiş gibi cenk ediyorlardı. Bizde içlerine daldık. Bir güzel boğuştuk. Akşama doğru harp bitti. Ateşkes yapıldı. Cesetleri toplarken acaba babamı görür müyüm diye çok baktım ama bulamadım. Belki yaralanmıştır da bir hastaneye kaldırılmıştır diye düşündüm.

Ama zaten cesetleri tanımak da mümkün değildi. İngilizler hücuma geçmeden önce, bizim siperleri saatlerce top ateşine tutarlar, üzerimize toz toprak yığarlardı. Ter ve kan ile karışan bu toz, toprak çamur gibi yüzümüze sıvanır, elbiselerimizin rengini ve bizi tanınmaz hale getirirdi. Süngü muharebeleri başladığında üstümüz başımız tepeden tırnağa kan olur, bu da çamur gibi her tarafımızı kaplardı. Üstelik en kanlı muharebeler, Haziran, Temmuz Ağustosta oldu, sıcaktan ve milyonlarca sinekten cesetler hemen şişiyor, tanınmıyordu.

Bir süngü hücumunda kaptırmış gitmişim. Etrafımda kimse yok. Bir baktım bir çukurun içinde bir İngiliz başka bir yaralı İngiliz’in yaralarını sarıyor. Süngümü kaldırdım. Şu İngiliz’i sırtından süngüleyeyim dedim. Silahsızdı, sırtı bana dönüktü süngüleyemedim. Öne dönsün diye “ Höyt” dedim. İngiliz döner dönmez ellerini yukarı kaldırdı. Teslim olmuş, ellerini kaldırmıştı. Silahı elinde değildi. Süngüleyemedim işaretle benimle gelmesini söyledim. Çünkü Yüzbaşı ikide bir esir getirmemizi isterdi. İngiliz tam önüme düşüp gelirken yaralı ile bir şeyler konuştular. Anlamadım. İngiliz yüzüme baktı, yavaşça elini indirip arkadaşını gösterdi. Su içiyor gibi yaptı. Matarasını işaret etti. Belli ki yaralı su istiyordu. Başımla peki dedim.

İngiliz matarasını çıkardı. Kurşun delmiş içinde su yoktu. Arkadaşını işaret etti. Yavaşça onun matarasını aldı. Onda da su yoktu. Ben mataramı çıkarıp verdim. Gülümseyerek arkadaşına içirdi. Kendi de içti. Mataramı geri verdi. Yaralı İngiliz’e baktım. Yaraları kanıyordu. İkisi de aralarında konuşuyorlardı. Diğer İngiliz ellerini başının üstüne koyup gitmek için beni bekliyordu. Anladım ki vedalaşıyorlardı. Yahu adamlar suyumu içti. Bıraksam yaralı ölecek nasıl ölüme bırakabilirim. İşaretle İngiliz’e yaralı arkadaşını almasını söyledim. Gitmelerini işaret ettim. Önce anlamadı. Bön bön yüzüme baktı. Gene işaret edince birden şaşırdılar. Yaralı İngiliz bir kağıt çıkarıp bir şey yazdı arkadaşına uzattı. O da kağıdı süngümün ucuna taktı. Arkadaşını sırtına alırken İngiliz’e yardım ettim. Bana baka baka, gözlerime baka baka kaybolup gittiler. Artık o gözler bana düşman değildiler.Geri döndüm. Olanları yüzbaşıma anlattım. “ İyi yapmışsın. Hiç olmazsa besleyecek bir boğaz eksildi. Ver bakayım kağıdı.” Dedi. Kağıdı okudu, bana söyledi : İngiliz bir kelime yazmış “ Tenku” Teşekkür ederim demekmiş.

Çanakkale’de ölümü, ölmeyi hiç düşünmüyorduk. Korkmuyorduk. Sadece bayrağımızı, silahımızı düşmana kaptırırsak diye ödümüz kopuyordu.

Çoğu arkadaşlar öldüğünü bile bilmediler. Bir süngü hücumunda düşmana doğru koşuyoruz. O anda tek işimiz “ Allah Allah” diye bağırmak. Birden yüzüme sıcak sıcak bir şeyler geldi. Fark ettim önümdeki arkadaşın şahdamarına kurşun değmiş kanı fışkırıyor. Arkadaş farkında değil “ Allah Allah” diyerek koşuyor. Ama biraz sonra “Allah” deyip yere kapaklanıverdi. Yapacağım bir şey yoktu. Düşman hemen karşımızdaydı. Üzerinden atlayıp düşmanın üzerine atıldım.

Bir süngü muharebesinde yaralandım. Cephe gerisinde tedavi görürken Karadenizli bir hemşerim vasıtasıyla beni Teşkilat-ı Mahsusa’ya aldılar. Kısa bir santral eğitiminden sonra gene cepheye bir santralın başına getirdiler. Hep siperlerin birkaç metre gerisinde telefonlara bakıyorum. Bir ara tabur sargı yerinde santrali kurdum, çalışıyoruz. Bir bombardıman sonrası hiç durmadan yaralı getiriyorlar, yere bırakıp, diğer yaralıları getirmeğe koşuyorlar. Bir ara tabur doktorunu getirdiler. İstanbul Rumlarındanmış. Hemen yanıma yatırdılar. Su istedi verdim. Suyu içtikten sonra bana: “Aman kuzum, gavur mavur diye beni başka yere gömersiniz.. Beni arkadaşlarımdan ayırmayın..!” dedi ve biraz sonra vefat etti. Onu, kucakladım, ayrılmak istemediği kardeşlerinin arasına yatırdım..

Biraz iyileştim, tam siperlerin içindeki santrala geçtim. Bir hücumda gene yaralandım. Bu sefer İstanbul’a gönderdiler. İyileşince Damat Ferit Paşa’nın hanıma Mediha Sultan’ın Sarayı’nın santraline yerleştirdiler. Damat Ferit Paşa bütün gizli toplantıları burada yapardı. Ben de konuşulanları olduğu gibi gerekli yerlere aktarırdım.

Bu sırada Ankara her gün bizden silah istiyordu. Maçka Silahhanesi’nin boşaltılması söz konusu olunca, bana buradan silah çıkarma görevi verildi.Gündüz Saray’da santrala bakar, gece yerime çok güvendiğimiz bir arkadaşa bırakır, Karadenizli olduğum için gece bir şekilde bunları bizim hemşerilerden Karadenizli takacılara aktarırdık. Geceleri, silahların namlu ve mekanizmalarını çıkarır, at tavlasına gizler, sabah olunca arabaların içine hayvan pisliklerinin altına gizler, kendimiz de asker kaputlarının altına taşıyabildiğimiz kadar cephane ve bomba doldurur, İngiliz kontrolünden geçerek dışarı çıkarırdık. Bu arada bazı arkadaşlar, İngiliz nöbetçilere sigara verir, lafa tutarlardı.

Bir gün silah kaçırdığımızı anlamışlar, galiba biri ihbar etmiş. Tam arabaları kapıdan çıkarırken durdurdular. Üzerimizi kontrol etmek istediler. Yakalanacağımı anlayınca İngiliz nöbetçileri birer yumrukta devirdim. Koşarak kaçtım. Hemen Saray’a geldim. Eğer ihbar olmuşsa diye gizlice santral odasına geldim. İhbar olmamış. Hemen arıza yaptı diye santralı söktüm. Omzuma alıp çıkarken, diğer arkadaş durumu anladı. İstanbullu bir çocuktu. “Bende Anadolu’ya geçeceğim. Ne olur bırakma beni.” Dedi. Santralı onun omzuna verdim sirkeciye geldim. Ben çavuş olduğumdan yanında gidiyorum. Sirkeci’de bizi gören Kürt hammallar ;” Santral kaçırıyorlar..!” diye bağırınca hızla oradan ayrıldık. Bir harabeye girip akşamı bekledik. Bir ara ben takacıların kahvehanesine gidip kaçacağımız takayı ayarladım. Gece santralı takaya koyup, limandan ayrıldık. Taka ağzına kadar silah doluydu. İnebolu’da karaya çıktık. Burada diğer arkadaş benden ayrıldı. Bir daha ondan haber alamadım.

İnebolu’da santralı sırtıma vurup kumandanlığa götürdüm. Gelen cephanelerle birlikte santrali de alıp Ankara’ya gitmem emredildi. Bu arada, bir fırsatını bulup memleketim Cide’ye gidip annemi gördüm. Orada, babamın benim ilk muharebeye girdiğim gün şehit olduğunu, anneme gönderilen şehitlik kağıdından öğrendim. Hâttâ anneme “şehit ailesi maaşı” da bağlamışlar. Ama kısa süre sonra kesmişler.

Neyse, santralı alıp Kastamonu’ya vardık. Burada Ordu Kumandanı, beni çağırarak santralı burada kurmamı emretti. Kurdum. Ama kısa süre sonra Sakarya Muharebesi başlayınca hemen Sakarya Cephesine gönderildim. Atatürk’ün kaldığı eve santrali yerleştirerek, her tarafı ona bağladım.

Cephe’ye vardığım gün harp başlamıştı. Derhal santralı kurdum, bütün siperlerle bağlantıları kurdum. Hiç durmadan hat döşedik. Sonra bizim santral Mustafa Kemal Paşa’nın kumandanlık santralı oldu. Ben de santralın başında gelen bütün haberleri, Paşa’ya ve verdiği emirleri diğer kumandanlara iletiyordum.

Mustafa Kemal Paşa, düşmüş, kaburgaları kırılmış, öylece bir sandalyede oturur vaziyette, yirmi iki gün, yirmi iki gece hemen hemen hiç uyumadan haritanın başında harbi idare etti.

Gecenin her saatinde hiç durmadan gelen haberleri kendisine iletiyor, emirlerini hemen karşı tarafa gönderiyordum. Sakarya’da büyük bir meydan muharebesi kazandık.

Büyük Taarruz’dan önce günlerce gizli gizli cephenin her tarafına telefon hattı döşedik. Bütün her yeri Kocatepe’deki merkeze bağladık. Büyük Taarruz’da Atatürk’ün santral çavuşuydum. Harp ilerleyince Mustafa Kemal Paşa, ve diğer kumandanlarla birlikte tepeden biz de santralı alarak ayrıldık. Hiç durmadan telefon hattı döşeyerek İzmir’e kadar geldik. İzmir’de de Gazi’nin kalacağı konağa santral kurarak bütün cepheyi oraya bağladık.

Büyük Taarruz’da Kemal Paşa, her gün otomobil ile ileri cephelere doğru gidiyor, biz de hiç durmadan telefon hattı döşeyerek, ona erişip bütün cepheleri ona bağlıyorduk. Biz, onun yanına varıncaya kadar, yanında küçük bir santral ile idare ediliyordu. Ama bizim santral daha büyük ve iyi olduğundan biz yanına varınca hemen onu bağlıyorduk.

Bir keresinde Afyon Dağları’nda telefon hattı döşüyoruz.. Ormandan hat döşeyerek ilerliyoruz. Baktım bir ağaca yaslanmış yaralı bir Türk askeri bize bakıyor. Yaklaştım. Hemen onun dayandığı ağacın üstünde de iki topçu gözetleyici dürbünle düşmanı gözetleyip durumu kumandanlarına bildirerek ateş tanzimi yaptırıyorlardı. Ben ağaca yaslanmış bizim askeri önce şehit sandım. Bağırsakları dışarıda, ayağının birisi kopmuş, sıhhıyeciler bağlamışlar, sonra getirip oraya bırakmışlar.. Yaklaşınca, yaşadığını fark ettim. Mataramı çıkarıp, ağzına su akıttım.

Yaralıların, kanamadan dolayı çok susadığını Çanakkale Muharebesi’nde Gelibolu’da Anafartalar’da kendim yaralandığımdan bilirim. Hele birde Ağustos sıcağında kavrulur insanın dili damağı. Yaralı Mehmet’e kana kana suyumu içirdim. “Başka bir şey ister misin, hemşerim?” Diye sordum. Yaralı: “Hemşerim, ağacın üzerindeki topçu gözcülerine iki saattir yalvarıyorum, şu bağırsaklarımı toplayıverin, ayağımı düzeltiverin diye, inip yapmıyorlar. Allah rızası için, bağırsaklarımı şuraya toplar mısın hemşerim.? Güneş kurutuyor..Sinekler, karıcalar eziyet veriyor..” Bağırsaklarını topladım.Ayağını düzelttim.. Yanına mataramla kalan suyu bıraktım..”Başka bir şey istiyon mu,hemşerim.? “ diye sorunca. “Hemşerim, kuşağımın içindeki kesede sekiz tane altın var, al onları.. Onlar sana anamın ak sütü gibi helâl olsun..!” dedi. Ben:” Hemşerim, görürsem sargıcıları yollarım. Yaşarsan sana lazım olur o altınlar. Ben şehitlerin altının almam..” dedim. Helâlaşıp ayrıldık.

Biraz sonra, bağlantıyı kontrol için, geri döndüğümde, “altın” lafını duyan yukarıdaki topçu gözcüleri aşağı atlamışlar, altını almışlar, bölüşmek için aralarında kavga ediyorlardı. Yaralı da onlara bakıyordu. Hemen, topçu gözcülerinin birine bir tekme, diğerine bir tekme vurup altınları ellerinden aldım..Kendilerine de küfrettim. Yaralıya: “Hemşerim, altınlar senin..Ama sen ölürsen, kendime almam. Bir yere senin adına hayır ederim..” dedim. Yaralı başı ile teşekkür etti.

Ertesi gün öğleye doğru, oraya bir kere daha gittiğimde, yaralının şehit olduğunu gördüm. Hemen oraya bir çukur kazıp gömdüm.

30 Ağustosta zaferi kazanınca İzmir’e doğru Mustafa Kemal Paşa’nın arkasından telefon hattı döşeyerek ilerliyoruz. Yunanlılar tarafından yakılmış bir köyün önünden geçerken , köyün muhtarını bulup, o şehidin sekiz altınını, bu her şeylerini kaybetmiş köylülere harçaması için yemin ettirip teslim ettim.

İki gün sonra aldığım bir emirle gene telefon hattı döşeyerek, Dikili üzerine doğru giden ordunun peşinden Ayvalık’a geldik. Buradan gene hat döşeyerek Tam Balya’da Balıkesir’i İzmir’e bağladık. Biz, Balya’da iken terhis oldum. Memleketime gitmeyerek orada kaldım.

Balya’da bir süre orada o zamanlar çok geçerli olan soğuk demircilik yaparak geçindim. Daha sonra evlenip İvrindi’ye yerleştim. İvrindi’de de soğuk demircilik, bağcılık, çeşmecilik gibi işler yaparak geçimimi sağladım. İki oğlum ve bir kızım oldu. Her millî bayramda kürsüye çıkar, halka ve çocuklara; Çanakkale’yi, Millî Mücadele’yi, Kurtuluş Savaşında yaşadıklarımızı ve Atatürk’ü anlatırım.

Geçen sene (1982) Çanakkale’ye harp yaptığımız yerlere bir kara daha gittim. Siperlerimiz yıkılmış, toprak dolmuş, ama gene de tanıdım. Uzun süre oradaki çukurda oturdum.. Ağladım..ağladım.. Hep arkadaşlarım geldi gözümün önüne..ağladım….

1950li yıllarda İsmet Paşa, İvrindi’ye geldiğinde, göğsümde İstiklâl Madalyası ile onu karşılayarak tekmil verdim. Bana dikkatlice bakarak: “Çavuş, tanıdım seni. Sen Kocatepe’de santral çavuşu iken bize kahve pişirirdin..Tanıdım seni..” diyerek yanağımı okşadı..Hayatımın en büyük gurur kaynağı göğsümdeki İstiklâl Madalyası ile İsmet Paşa’nın beni tanımasıdır.”

 

İvrindili Ali Çavuş, 1984 de vefat edinceye kadar, madalyasını göğsünden hiç çıkarmadı. Torunları sadece uyurken madalyasını yastığı altına koyduğunu söylediler.

 

Hattatoğlu Mustafa’dan

 

Balıkesir’li Hattatoğlu Mustafa Çanakkale’de Hamidiye Tabyasında ihtiyat zabitidir.
18 Mart 1915 günü zaferi zaferin sevinciyle Balıkesir’e babasına şu telgrafı çeker.

Karasi Nüfus Müdürü
Hattatoğlu Hakkı Efendiye
Baba, bugün zafer bizim!
Oğlun Mustafa

Hakkı efendi oğlundan gelen telgrafı hem okur, hem akan gözyaşlarını siler. Tam o sırada içeri giren bir odacı bir başka müjdeli haber getirir. Az önce bir oğlu daha doğmuştur.
Hakkı efendi aynı sevinçle hemen telgraf kağıdının arkasını çevirir bir cevap yazar.
Çanakkale Hamidi’ye Tabyasında
İhtiyat zabiti Hattatoğlu Mustafa Efendiye
Oğlum zaferini tebrik ederim. Bugün bir kardeşin doğdu. Adını Muzaffer koydum.
Baban
Mustafa Hattatoğlu ile uzun sohbetlerimiz oldu. Gerek Çanakkale, gerek Milli Mücadele dönemi hatıralarını yazdım. Bir mahalli gazetede yayınladım.
Kendisi her 18 Mart günü traşını olur. Takım elbiselerini giyer, kıravatını takar hazırlanır kapının arkasında beklerdi.
Biraz sonra oğullarından 18 Mart zaferini kutlayan telgraflar gelir. Telgrafçıya bahşişini verdikten sonra yukarı çıkar telgrafları okur sonra eşi ile beraber oturur şehit ve gazi arkadaşlarının ruhlarına Kur’an okurlar, o güne kadar bir sene içinde indirdikleri hatimlerin dualarını yaparlardı.
“Bu gözler gördü. Hani kan gövdeyi götürüyor derler ya. İşte o gözler kanın şarıl şarıl akıp gövdeleri sürüklediğini gördü ....
Bir tepede topçu gözetlemesindeydim. İhtiyat taburları ileride benim bulunduğum yerden içi görülmeyen bir vadiye doğru koşup koşup gidiyorlardı. Giden taburun arkasından yarım saat geçmeden bir başka tabur gidiyordu. İkindiye kadar pek çok tabur geçti gitti.
Oradan gelen silah seslerinden, feryatlardan, çığlıklardan tozdan, dumandan, yankılardan, hızla geriye taşınan yaralılardan korkunç bir boğuşmanın yapıldığı anlaşılıyordu.
İkindiden sonra geç vakit ateşkes yapıldı. Merak etmiştim, muharebe sahasına doğru gittim. Dağ, taş yaralı doluydu. Bir de baktım vadi aşağılara doğru dolaşmış bir yün yumak gibi insan cesedi dolu.
Düşman yukarı çıkmak istemiş-Biz onları aşağı atmak istemişiz. İnsanlar yığın yığın. (iki elinin parmaklarını açarak birleştirdi) Bir de denize doğru baktım. İşte aşağılarda akan kan cesetleri, kolları, bacakları, gövdeleri götürüyordu. Vadinin denize kavuştuğu yer adeta yarım ay şeklinde kıpkırmızı olmuş denizin rengi değişmişti.
Dikkat ettim ilerilerde de, daha ilerilerde de denizde vadilerin birleştiği yerlerde yarım ay şeklinde kan gölleri görülüyordu. O gün bütün cephelerde dehşetli muharebeler yapılmıştı.

Çanakkale boğazı dardır geçilmez.

Çanakkale’nin suyu kandır içilmez.

 

 

 

6 AĞUSTOS GECESİ ANAFARTALAR’DA TEK BAŞINA

 

Ağustosun başından itibaren İngilizler bizi iyi aldattılar. Bir aydır gelen haberlere göre İngilizler büyük bir taarruza hazırlanmaktaydılar. Gerek Teşkilat-ı Mahsusa fedailerinin gerek Alman istihbaratının raporları Ağustos başında İngilizlerin Türkleri kış gelmeden Gelibolu’dan söküp atacak İstanbul kapılarını açacak bir saldırının çalışma ve hazırlıklarını yaptıklarını gösteriyordu. Temmuzun son günlerinden itibaren Seddülbakir bölgesine gelen gemi trafiğinin sıklaşması, ağustosun ilk gününden itibaren yoğunlaşması, bu bölgeye çok büyük çapta asker ve malzeme çıkarıldığının işaretlerini veriyordu.

Bütün bu haber, rapor ve gözlemleri değerlendiren Türk Kumandanlığı ellerindeki bütün kuvveti bölgeyi güçlendirmek amacı ile Seddülbakir’e doğru kaydırmaya başladı. Hem gerideki ihtiyatlar hem de Anadolu’dan getirilen birlikler buraya yönlendirildiler.

Suğla körfezinde belli bazı hakim noktalarda bazı küçük birlikler bırakılmış, Anafartalar tepelerinde ise sadece gözcü nöbetçiler kalmıştı. Türk raporlarında bütün bölgede ancak 1200 asker bulunduğunu bildirmektedir.

Türklerin Seddülbahir’den yapılacak bir taarruzu durdurmak için birliklerini burada toplanmalarına karşın İngilizler geceleri Anzak koyuna getirdiği binlerce askeri görüş dışı yerlerde çok iyi gizlenmiş, gündüz hiçbir hareket göstermedikleri için buradaki yığılmaya Türklerden gizleyebilmişlerdi.

Yaptıkları keşiflerle Suvla körfezinde ve Anafartalar tepelerinde çok az bir kuvvet kaldığını anlayan İngilizler saldırılarını bir baskın etkisiyle güçlendirmek, Anafartalar tepelerini aşıp boğaza inerek Seddülbakire yığılmış Türk ordusunu arkadan çevirip sıkıştırmak için bir gecede ve o sabah Suvla körfezine 20000 asker çıkardılar. Aynı anda hem Seddülbakirde, hem de Anzak koyunda başlattıkları saldırı ile Türkleri şaşırtmak istediler.

Mehmet Anafartalar tepesinde yapayalnızdı. Tek arkadaşı ağustos böcekleri idi. Gece yarısından sonra ay kaybolmuş etraf zifiri karanlık içerisindeydi. İleride, çok ileride bir hareketlilik fark ediliyor, patlayan mermilerin namlulardaki ışıltıları fark ediliyordu. Her taraf kopkoyu karanlıktı. Mermisi yoktu. Sadece tüfeğine taktığı süngüsü vardı. Sımsıkı tuttu tüfeğini.

Nöbet yerinden aşağıları izlemeye çalıştı. Zifiri karanlıkta hiçbir şey görmüyordu.

Birden ağustos böcekleri sustu. Derinden, aşağılardan bir uğultu bir çıtırtı duyuluyordu. Tepeyi saran dikenli çalıların çıtırtısıydı bu ses. Birileri geliyordu.

Sesler, uğultular, çıtırtılar, fısıltılar çoğaldı. Gelen düşmandı. Dinledi karanlığı.. Evet gelen düşmandı...

Geri çekilmeyi düşündü. Ama onu nöbete dikmişlerdi. Yemini hatırladı... Kaçmayı düşündü.. Anasını hatırladı. “Düşmana arkanı dönersen sütüm haram olsun” demişti. Titredi, belki teslim olmayı da düşündü... Ama parmağına yakılan kınayı düşündü. Asker ocağına gelmeden önce baba ocağından ayrılırken babası “Yavrum seni vatana kurban yolluyorum...” demişti. Bu nasıl kurbandı ki teslim olsun... Yukarı doğru tırmanan binlerce düşman vardı. Karanlığın içinde uğuldayan binlerce düşman.. Ama anası onu bugün için doğurmuştu.

Süngüsünü sımsıkı kavradı siperinden aşağılara düşmana doğru fırlayıverdi... Kim bilir o orada daha neler düşündü...

Yeni Zelanda piyade binbaşısı A. C. Temperley:

“Parlak ay ışığı altında dere içerisinde hiçbir mukavemete maruz kalmadan yürümek insana gerip hisler veriyor.

Bir Türk, kolun ilerisindeki ucun önünden ileri fırladı. Tabancamla bu Türkü öldürdüm. Bu gece görünen yegane Türk bu idi..” ( Aspinall – Oglan der age c:2 s:183)

 

KEPSUTLU KOCA MUSTAFA

 

İsmine münasip kocaman bir askerdir. Mustafa, eli ayağı düzgün dev yapılı bir insan güzelidir. Seferberliğin başında askere alınmış, İstanbul’da alıkonulmuştu.

İyi bir asker olduğundan, talimlerde acemi er eğitiminde görevlidir.

Çanakkale’den sürekli kötü haberler gelmektedir. Bir gün iki kardeşinin de Çanakkale’de şehit olduğunu görünce artık duramaz. Duramaz yerinde. Hemen komutana çıkar, gidecek ilk birlikte Çanakkale’ye gitmek istediğini söyler. Önce yollamak istemez. Komutanı öyle ya oraya sadece şehit olmak için gidilir. Koca Mustafa’yı kaybetmek istemez komutan. Ama Mustafa’nın ısrarına dayanamaz, izin verilir. Koca Mustafa sevinçle ilk giden birlikle yola çıkar.

Gelibolu’ya varırlar. Birliği uzun süre yedekte tutulur. Çatlar Koca Mustafa. Ne heveslerle gelmiştir Çanakkale’ye, ama bir türlü savaşa girememiştir. Çatlar sıkıntıdan. Top seslerini, silah seslerini duyup, yaralıları görüp de savaşamamak sıkar Koca Mustafa’yı

Nihayet beklenen an gelir. Birliği cepheye gönderilir. Artık yerinde duramaz Koca Mustafa utanmasa sevinçten oynayacaktır. Yavaş yavaş harp mahalline ön siperlere doğru sokulurlar. Tam muharebe için sipere girecekleri sırada bir makinalı ateşi biçer bölüğünü, Koca Mustafa üç yerinden yaralanır, hemen sargı mahalline götürülür, oradan hastaneye sevk edilir.

Yüzlerce, binlerce yaralı inleye inleye muayene sıralarını beklemektedirler. Koca Mustafa sedyede bir dirseği üzerine hafif dayanmış hüngür hüngür ağlamaktadır. Ağlamasından, yaşından, küfür etmesinden içeride doktorlarda rahatsız olmuşlar ki birisi gelir yanına, sargılarını açar yaralarını muayene eder. O sırada Mustafa ağlamaya devam etmektedir.

Doktor muayeneyi bitirir. Mustafa’nın yanağına hafifçe dokunarak :

- Korkma asker korkma ... Ağlama artık bu yaralar seni öldürmez. Ağlama... Ölmeyeceksin...

Mustafa şaşırır birden... Bu doktor ne diyor be... hızla doğrulur....

- Doktor... Yoksa sen benim ölümden korktuğum için ağladığımı mı sanıyorsun? Ben hırsımdan ağlıyorum, öfkemden ağlıyorum. Tam sekiz ay talim yaptım... Bu günü bekledim... Ben iki kardeşimin intikamını alamadan, düşmanla göğüs göğüse boğuşmadan, bir tek mermi bile atmadan yaralanıp harp dışı oldum, ona ağlıyorum...

Doktor eğilir alnından öper Mustafa’nın her gün binlerce kolu bacağı kopuk yaralı gören doktorda ağlamaktadır.

Koca Mustafa iyileşir iyileşmez siperlere dönmüş intikamını almıştır.

 

Selam söyle yarime

Gençliğime doymadım

Çanakkale’den beri

Bir tek düşman koymadım

 

BİGADİÇ’Lİ MEHMET ÇAVUŞ

İsmail oğlu Mehmet Çavuş Bigadiç’in İskele bucağının Budaklar köyündendir. Oğlu olduğunda adet üzerine ona babasının adını vermiştir.

Balkan Savaşı çıkınca askere alınmış, terhis olmadan Çanakkale’ye gönderilmiştir. Oğlu İsmail’de boylu poslu olduğundan askere alınmış, o da Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Bir hücum günü sırası gelen tabur toplanma yerinden ayrılmakta, birincisi hat siperlerine doğru gitmektedir.

Mehmet Çavuş alay sancaktarı olduğundan en öndedir. Balıkesir’lilerin olduğu Alay geçerken sorar : “ İçinizde İsmail Çavuş var mı?” Oğlu babasının sesini tanır. Bağırır : “ Baba ... !” Ben burdayım ....!

Birden şaşırır. Kaç yıldır görmediği oğlu İsmail burdadır. Ama alayın beklemeye zamanı yoktur. Yürüyüş başlamıştır.

“İsmail’im ... Siperde kal ... Ben gelir seni bulurum...” Yürür giderler ...

Birinci Hatta gelir gelmez savaşa tutuşurlar. O gün Mehmet Çavuş başka türlü duygularla savaşır.

Siperlere dönüldüğünde oğlu ile beraber gelen hemşehrilerinden birisi : “ Mehmet Dayı oğlun İsmail seni çağırıyor “ der. Mehmet Çavuş hemen İsmail’i bulmaya gider. Bakar İsmail’i yerde yatmaktadır. İlk süngü muharebesinde şehit olmuştur.

Diz çöker şehidinin önüne, alır oğlunun başını dizine... Yavrusu büyümüşte bir de asker mi olmuştur be... Ne kadarda büyümüş görmeyeli... Mendilini çıkarır siler oğlunun yüzündeki kanları... Breh... breh... breh ... Amma da delikanlı olmuştur yavrusu... Bıyıkları da yeni çıkıyor galiba... Ne de güzel olmuş kaplan yavrusu... Öper, Öper, Öper yüzünü, çocukluğundan beri koklayamadığı başını tekrar tekrar koklar... Sarılır oğluna... sever... Öper... Konuşur yavrusuyla...

Neden sonra artık sargı mahalline götürmesi gerektiğinin farkına varır... Alır kucağına, taşır oğlunu tepelerin ardındaki sargı mahalline...

Yatırır bir yere göz yaşlarını akıta, akıta geri döner... Akşama doğru bir kere daha görmek ister İsmail’ini .... Sargı mahalline gider ... Bir de bakar ki her yer sıra dağlar gibi yatan binlerce İsmail’le dolu... Hepsi birbirine benzemekte.

Hiç olmazsa gömülmelerine yardım edeyim... İsmail’lerini tek tek kucaklar, taşır açılan toplu mezara götürür yatırır..

İsmail’leri artık vatan toprağının kucağındadır.

 

ÜÇPINARLI ALİ

Hattat oğlu Mustafa Efendi anlatıyor :

 

Bir gün bizim birliğe takviye Balıkesir gönüllüleri geldi denildi. Gittim. 120 kişiydiler hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık, hasret giderdik. Başlarında da o zamanların Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerine de sırma ile “ Karesi Gönüllüleri” yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş olmamasına rağmen belinde kamasını sallandırmıştı.

Beni görür görmez yanıma geldi : “Kumandan Efendi. Biz buraya beklemeye gelmedik. Hadi düşmanı basalım ...”

- Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek kendimizi gereksiz kıldırırız. Her şeyin zamanı var.Bak,karşıda düşman makinalısı kara yılan gibi bizi bekliyor.

- Peki öyleyse hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de şu sırt çantalarını emniyetli bir yere koyalım. Söyle rahat rahat, doyasıya dövüşelim...

Ali haklıydı. Sırt çantaları askerin en kıymetli şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektupları, usturası, sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları kaybolduğunda asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda bile çanta sırtta muharebeye girilirdi.

Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesir’lileri aldı, siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu ...

Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler, beklerim gelmezler. Bir çavuşa “ Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım” dedim. Gitti. Biraz sonra önde Üçpınarlı Ali arkada arkadaşları çıktılar geldiler. Şaşırdım hepsi süslenmişler, hanımlarının, nişanlıların verdikleri ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi alnına çatmış, kimi bileğine dolamıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya karanfil takmıştı, Aliye sordum “ Neden geç kaldınız...?”

- Komutan Bey, biraz sonra cenabı rabbül aleminin huzuruna çıkacağız... Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne geldik, bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız onun için süslendik. Ayrılık hediyelerini taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize hücumdan beş dakika önce gene haber ver...”

Sonra büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş dua ediyordu. Gözler yumulu avuçlar açılmış sadece dudaklar kıpırdıyordu.

Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, helalaşıyorlardı.

“ Dendi ha... Utandırmayın ha... iyi dövüşün ha... Gün bugündür... Anamız bizi bugün için doğurdu... Hakkınızı helal edin...Sağ kalanlarımız olur da memlekete dönerse analarımıza: “oğlun aslanlar gibi döğüşe döğüşe şehit oldu” desin..

Kısa süre sonra, dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerinin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı. Ölüme hazırdı.

“Hücum” deyince sanki siper sarsılıverdi. Hepsi “ Allah... Allah” diye düşmanın içine bir hançer gibi daldılar... Dövüştük... Dövüştük ...

Akşama doğru savaş durdu. Ateş kesildi. Her iki taraf yaralı ve cesetleri topluyordu. Yanıma birisi geldi. “ Komutan Efendi Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim baktım. O yüz yirmi kişiden o gün on üç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi. Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim dedim olmadı. Orada, Anafartalarda üç top çam ağacı vardır. O gün şehit olanları o ağaçların arasına gömdük. Gömülen şehitlerin en üzerine de Ali ‘yi sancağına sararak yatırdım...

Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evladı, koç yiğitler yatıyor...”

 

 

ALİ KADİR AMCA

 

Bir Ali Kadir Amcamız vardı. Beş, altı yıl önce vefat etti. Sık sık buluşur, konuşurduk.

“Babam Çanakkale’de kaldığında çok küçükmüşüm. Rahmetliyi hiç hatırlayamıyorum. Ama evde hep ondan bahsedilir, hep o anlatılırdı. Belki o zaman adet değildi evde fotoğrafı da yok. Ama anamın geceleri sabahlara kadar süren sessiz iç çekişlerini, hıçkırıklarını hep hatırlarım. Ben kendimi bildim bileli sokaktan veya mektepten eve her geldiğimde annem işini gücünü bırakır koşar gelir, önümde diz çöker “şehidimin armağanı” diye ellerimi öper beni okşar severdi. Evde anam adımı pek söylemezdi. “şehidimin oğlu, şehidimin armağanı...” diye seslenirdi. Ben onun için o idim.

Bayramlar bilirsin hep sevinçli geçer. Ama bizde değil. Halam ve amcamlarım gelir. Önce anamın elini öperler sonra eğilirler “Şehidimizin armağanı” diye diye, benim ellerimi öperlerdi. Hep onu anarlar, hep gözyaşı dolu olurdu bizim bayramlarımız.

Ondan mıdır neden bilmem ben hala her bayram hüzün dolu olurum.

Evlendiğim zaman hanımın annesi, kayın validem, öpmem için elini uzattı. Birden şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim. Çünkü o zamana kadar ben evde hiç el öpmemiştim... hep elim öpülmüştü...

 

CIGARAYA NASIL BAŞLANIR

 

Üniversitemiz genel sekreteri Faiz Türkan anlattı :

Bir gün Çanakkale’ye gene gönüllü toplanmaktadır. Bir Çavuş Balya’nın Turplu köyüne gelir, gençleri cami önüne toplar. Vücutça gözüme kestirebildiklerini ayırır.

-“Kaç yaşındasın”.

-On yedi..

-Tut kaldır şu tüfeği... Tamam Çanakkale’ye...

Böylece yirmi iki genç ayırır. O sırada bir çocuk daha gelir. Çavuşa: “Ağabeyim gidiyor. Ben de geleyim...

-Yaşın kaç?

-On üç..

-Daha çok küçüksün. Bunun annesi babası nerede? Bu çocuktan başka ailede erkek evlat var mı?

-Yok.

-Öyle ise bu kalsın da nesli devam ettirsin.

(Faiz Bey : “İşte ben o kalsın, nesli devam ettirsin denilen torunuyum.”demişti.)

Ve giderler... Dualar edilir.. Sular dökülür... Giderler...

Ama anne ile baba her sabah kalkar bir kese tütün alır, köyün yolu gören hakim bir tepesi vardır oraya çıkarlar. Başlarlar yola bakmağa

“Oğlumuz buradan gitti, buradan gelecek.” Bekle, bekle, bekle. “Yak bir cıgara.” “sar bir cıgara daha.”

“Oğlumuz bu yoldan gittiydi. Buradan gelecek...”

Çok uzaklardan biri gözükür. Köye yaklaşmaktadır.Birileri gelmektedir.

“Acaba oğlumuz mu?... Yok,hayır,o değil..Sar bir cıgara daha”

Gelenler selam verip geçip gitmektedir.

Oğlumuz bu yoldan gitmişti,bu yoldan gelecek..Gelecek...Gelecek...

Yıllar, yılları kovalar... kar, yağmur, çamur, fırtına, rüzgar, güneş, sıcak... hiç biri engel olamaz o tepenin üzerinde sabahtan akşama kadar bütün gün iki ihtiyar bazen soğuktan titreyerek, bazen sıcaktan bunalarak oğullarını beklemektedir.

Giden oğullar hep beklenir. O köyden seferberlik yirmi iki genç askere alınmış sade iki kişi geri dönebilmiştir.

Nene ömrümün sonlarında adeta yarı meczup ölmüştür. Çünkü gece gündüz ağzından sadece sadece bir kelime dökülmektedir.. “Oğlum.. Oğlum, Oğlum, Oğlum...”

 

Tespih gibi çektim seni

Gelir gelir gelir diye

 

 


MUKADDES HATIRALAR

 

Bir sıhhiye çavuşu anlatmıştı: Süngü muharebeleri birkaç saat sürüyor. Öğleden sonra ikide üçte yada ikindiye doğru ne bizde ne onlarda takat kalıyor muharebe kendiliğinden sona eriyordu.. O vakit beyaz bayraklar çıkıyor, ateşkes oluyor.kollarımızda kızılay (hilâli ahmer)işaretleri yaralıları taşıyorduk. Bu arada rastladığımız düşman sıhhiyeleriyle de birbirimizi anlamasak ta ayak üstü yarenlik ediyor. Karşılıklı cıgara veriyorduk.

Bir seferinde iki Fransız sıhhiye bana seslendiler. Gittim işaretle birini gösterdiler. Ölü, bir Fransız askeriydi. Pek yakışıklı biriydi. Elini işaret ettiler. Eğilip baktım. Bir fotoğraf tutuyordu. Genç bir kadın fotoğrafıydı. Belli ki ölmeden önce fotoğrafı çıkarmış, resimdeki kadına baka baka ölmüştü... Bir tuhaf oldum.

Az ötede ölülerin arasında bir şehidin cesedi de dikkatimi çekti. Oturmuş, başı yana eğilmiş öyle ölmüştü. Yüzünden Karadenizli olduğu anlaşılıyordu. Yüzü adeta güler gibiydi. Baktım Mehmet de elinde bir şeyler tutuyor. Ona doğru gittim. Avucunda işlemeli bir mendil tutuyordu. Kolundan akan kan mendile kadar gelmiş, mendili kana bulamıştı. Mendili almak istedim.Avucundan yavaşça bırakıverdi. İçini açtım, baktım. Yeni doğmuş bir bebeğin altın gibi sapsarı saçları vardı.Şehidimiz,son bir kez daha yavrusunun saçlarına bakmak istemiş...

Mendili ve saçları şehidin koynuna soktum. Onu alıp o mukaddes hatıralarıyla beraber gömdüm...

 

 

AT KÖYLÜ MEHMET ÇAVUŞ

 

At köylü Mehmet Çavuş Çanakkale, Filistin, Kafkas Cephesi, Kuvayı Milliye – Milli Mücadele derken uzun ayrılıklardan sonra köyüne döner bir bakkal dükkanı açar.

Bütün harp görmüş insanlar gibi sert mizaçlıdır. Çabuk parlar, celallıdır. İnatçıdır, doğrudan şaşmaz. Asla taviz vermez. Herkes az çok kendinden çekinir. Kimseye eyvallahı yoktur. Öfkesi hazırdır.

Arada sırada askerlik arkadaşı Bigadiç’in Çiftlik köyünden Çetmi Sadık Çavuş Atköy’e gelir Mehmet Çavuşu ziyaret eder.

Mehmet Çavuş, Çetmi Sadık Çavuşu ne zaman görse, sevinir, heyecanlanır, koşar, karşılar, elini öper onun yanında adeta hep hazır olda duru, ona ikramda bulunur, büyük saygı gösterir.

Bu saygıya yalnız bütün köylü, oğlu da bir anlam veremez soramaz da.

Mehmet Çavuş oğlunu evlendirirken Sadık Çavuşu da çağırır. Düğüne Balıkesir’in ileri gelen insanları, hanedanları gelmiştir.

Bir ara uzaktan Sadık Çavuş çıkagelir. Mehmet Çavuş büyük bir sevinçle onu karşılar. Getirir düğün yerinde en itibarlı yere oturtur. Ağzının içine bakar. Artık sanki düğüne gelen davetliler arasında ondan başka kimse yoktur.

Bu durum biraz tedirginlik yaratsa da kimse bir şey diyemez. Öyle ya dağın çobanı bir Çetmi geliyor,düğün sahibi ondan başka kimseye itibar etmiyor.

Bu evlenen oğlunu da tedirgin etmiştir. Bir zaman sonra Sadık Çavuş izin ister. Mehmet Çavuş büyük hürmetle köyün çıkışına kadar onu yolcu eder.

Mehmet Çavuş düğün yerine döndüğünde oğlu misafirlerin yanında bir açıklama bekler.

-“Baba, sen bu Sadık Çavuşa neden bu kadar hürmet ediyorsun?”

-“Ah oğlum ah.. Sen onun bu haline bakıyorsun. Onu sen bir de Çanakkale’de görecektin. Sen onu bir de Çanakkale’de görecektin...

Bir süngü muharebesinde süngüm kırıldı. Dipçikle dövüşmeye başladım tüfek ortadan ikiye ayrıldı. Nasıl olduysa birden altı yedi İngiliz’le karşı karşıya kaldım.. Elimde hiç bir şey yoktu. İngilizin biri süngüyü sol omzuma sapladı yere düştüm. İngiliz süngüyü ikinci defa saplamak için kaldırdığında göz göze geldim. Yapacak hiçbir şey yoktu. Herhalde ölüyorum dedim. Tam kelime-i şahadet getiriyordum, İngiliz üzerimden uçtu. Şaşırdım. Ne oluyor diye dirseğimin üzerinde doğruldum. İşte o zaman Sadık Çavuşun yetişip İngilizlerle süngüleştiğini gördüm.. iki ayağını açmış üzerine gelen İngilizleri süngülüyor, Harmanda saman mı devşiriyorsun mübarek.. Süngüyü çıkarmadan arkasına doğru savuruyordu. Sadık Çavuş yanıma geldi, yaramı sardı, beni arkasına alıp siperlere geri götürdü..

Omzumdaki sen çocukken parmağını soktuğun süngü yarası işte o zamanın hatırasıdır. Hayatımı ona borçluyum. Hatta seni ona borçluyum oğul. Ben ona saygı göstermeyeceğimde kime saygı göstereceğim....Eğer Sadık Çavuş o gün orada olmasaydı bugün sen de olmazdın,senin düğünün de olmazdı.”

 

GEZEK OĞLU ALİ OSMAN

Kepsut’un Servet köyünden Gezek oğlu Ali Osman Balkan savaşından önce askere alınmış, harp bitince terhis olmuş, köyüne gelmişti. Askerden önce doğmuş oğlu büyümüş, beş yaşına girmiş, kocaman olmuştu.

Yıllardır hasreti ile yanıp kavrulduğu oğlunun dizinden hiç indirmez, severken içine, yüreğine sokuveresi gelirdi.

Çok geçmedi, “Seferberlik” dediler. Yeniden askere çağrıldı.

Köyden gidecek kafile hazırlanmış Ali Osman’ı bekliyorlardı. İçlerinde tecrübeli asker sadece o idi.

Evin önünde annesinin elini öptü. Hanımına sarıldı. Diz çöktü oğluna sarıldı. Öptü... öptü... öptü... kokladı başını öptü... kalktı ağlayarak hızla yürüdü. Avlu kapısında durdu, geri döndü, geldi.. diz çöktü sarıldı oğluna.. kokladı.. kokladı.. öptü.. kalktı gene, yürüdü gitti. Daha avluda kapıya varmadan gene döndü.. Sarıldı oğluna.. Öptü.

Anası dayanamadı.. ağlayarak:

- Oğlum, Ali Osman.. Bize fazla eziyet verme. Haydi git artık! ...İnşallah geldiğinde oğlunu daha da büyümüş bulursun.

- Ana, ben harbin ne olduğunu bilirim. Bu hiçbir harbe benzemiyor. Bir afettir geliyor. Hiçbir şeye yanmıyorum. Canıma acımıyorum. Ama... Ama oğluma doyamadım. Yavruma doyamadım. Ona yanıyorum ana..

Kalkar gider...

Servet köyünden Çanakkale’ye 22 kişi gitmiş, sadece ikisi geri dönebilmiştir.

İkisi de sıhhiye eri olan dönenlerden biri amcasına Ali Osman’ı şöyle anlatmıştı :

“Ağır bir düşman bombardımanı sonunda süngü hücumuna geçtik. Korkunç bir boğuşma idi. Bir ara yaralı taşırken bir ağaca dayanmış Ali Osman’ı gördüm bağırsakları parçalanmış bir kolu kopmuştu.

- Hemşehrim, bir şey ister misin? dedim.

- Benden artık hayır yok. Sen öteki arkadaşlara bak.. Yalnız mataranı ağzıma dayayıver.. dedi.

Matarayı sağlam eliyle ağzına dayadım, koşarak muharebe sahasına girdim, yarlıları taşımağa devam ettim. Tekrar önünden geçerken gördüm ki Ali Osman şehit olmuş. Ağzı açık... dudağının çukurunda hala su vardı. Demek suyu yutamamıştı.

Onu orda Anafartalar’da çam ağaçlarının altında kazdığımız toplu mezara gömdüm...”

Orada Çanakkale’de son defa bir yudum su bile içemeden vatan için şehit düşen Ali Osmanlar yatıyor.

 

 

BOŞ TABAK

Beklemek! Bir ömür boyu beklemek...

Yıllarca geçen zaman... geçmeyen zamanı beklemek.

Beklemek bulutların geçişinden, kuşların uçuşundan, böceklerin ötüşünden, rüzgarın esişinden umut bularak beklemek. Bin bir türlü rüyayı hayra yorarak beklemek.

Bir konuşmam esnasında Çanakkale beklemelerinden bahsetmiştim. Dipdiri, capcanlı, gözlerinin içi güle güle seferberliğe, harbe yolladıkları oğulların, kocaların, ölecekleri bir türlü akla sığamadığından beklemek bizim kadınlarımızın çilesi olduğunu söylemiştim.

Bir arkadaş geldi yanıma.. Gözleri yaşlı elimi tuttu. “Hocam, ben bilirim Çanakkale beklemelerini, asker beklemelerini, şehit beklemelerini bilirim. Benim nenem hayatı boyunca sofraya bir boş tabak koydu. Çatalı kaşığı yanında hazır bu boş tabak dedemizin tabağıydı. “Gelirse hemen koyuvereyim yemeğini... Acıkmıştır... Özlemiştir... Hemen koyuvereyim...” diye nenem boş tabağı hep sofrada tuttu. Ölüm döşeğinde bile. “Dedenizin tabağı... Dedenizin tabağını koyun.” diyordu. Ben Çanakkale beklemelerini bilirim hocam...”

----------------------------------------




KURU FASULYE)

1999 Mart’ında pek çok kitap yazmış ilginç bir köy imamı ile ilgili araştırma yapmak için Edremit’e gittim.

El Ehzer’de okumuş, Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış, Çanakkale, Filistin cepheleri, Kurtuluş savaşı derken yıllar sonra Edremit’e dönmüş, binlerce kitabını Edremit kütüphanesine bağışlamış birisi.

Onun ile ilgili çalışırken söz Çanakkale’ye gelince masada oturanlardan birisi söze karıştı.

“Dedem Çanakkale’den dönmüş ama babası kalmış.” Dedi. Biraz anlatmasını, konuyu açmasını istedim.

Dedesinin babası Halil Çavuş Çanakkale savaşları başladığında kırk yedi, kırk sekiz yaşlarındadır. Oğlu Ali on dokuz – yirmi yaşlarındadır. Ali, Çanakkale’ye gider. Bir gün hanımı dükkana gelir: “Bey, eve iki asker geldi. Seni sordular. Hemen askerlik şubesine gidecekmişsin... Acaba Ali’mize bir şey mi oldu? Yüreğime bir kor düştü...”

“Tamam hanım, olur. Ben şimdi gider öğrenirim, gelirim. Uzun zamandı pişirmedin. Canım çekti,sen akşama ocağa bir kuru fasulye vur da yiyelim...”

Dükkanı toparlar, askerlik şubesine gelir, kendini tanıtır.

Komutan ayağa kalkar: “Sen nerde kaldın? Yürü Edremitliler Çanakkale’ye gidiyor. Koş, yetiş.”

“Aman bey, varıp eve haber vereyim, Eşle, dostla helallaşayım.”

“Mümkün değil, kafileden kopma.. Koş.. Eve biz haber veririz..”

Gerçekten de hemen eve “Kocanızı Çanakkale’ye yolladık” diye haber vermişler.

Aradan hayli zaman geçer. Kurtuluş savaşı sonunda Ali geri döner.. Halil Çavuştan bir daha hiçbir haber alınamaz..

“Ben o Ali’nin torunuyum hocam.. Ama nenem hayatı boyunca her akşam kuru fasulye pişirdi. Kendisi ağzına o yemekten tek bir lokma koymadı. Hep bize yedirirdi.. bir şey daha söyleyeyim. Belki inanmazsınız.. Bizim evde halâ her akşam kuru fasulye pişiyor. Çocuklar bıktık diye mırın kırın ediyorlar ama.. halâ pişiyor...”

 

 

 

CEVDET AMCA

Balıkesir’de Ali Şuuri ilkokulu karşısındaki boşlukta beş altı yıl öncesine kadar eski ayakkabı tamircisi vardı. İkinci aralık ikinci dükkanda kır, pala bıyıklı bir ihtiyar çalışırdı: Cevdet Dede (Alkalp).

Bir akşam üstü dükkanın önünde çay içerken konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı.

“Rahmetli babam Hafız Ali Çanakkale’de kaldığımda anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım.. bir fotoğrafı bile yoktu.

O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayı Milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş... yokluk... kıtlık... sıkıntı... çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.

Ama anam (Adeviye) benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta her bir yere gidişte yanıma gelir:

- Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha...

- Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha...

- Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha...

- Ben mevlide gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha...

Annem babamı bekledi durdu. Büyüdüm dükkan açtım. Annem gene her bir yere gidişte dükkana gelir gideceği yeri söyler “Baban gelirse beni hemen çağır ha..” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kakarak yanıma gelir “Baban gelirse beni hemen çağır ha..” diye tembihlerdi.

Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helallaştı:”Yavrum, Bana iyi baktınız. Hakkınızı helal edin.” Bana döndü yavaşça: “Oğlum,ben artık gidiciyim.Ama eğer baban gelirse ona ‘Annem hep seni bekledi’ de” dedi. Birden odanın kapısı kendiliğinden açıldı.Hiç kimse yoktu.Anam irkilerek doğruldu.Kollarını kapıya doğru uzattı ,gülümseyerek “Hoş geldin.. Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti...

 

 

 

YAŞANMAYAN BAYRAMLAR

Bir gün rahmetli Seyit İlşekerci’nin eczanesinde oturuyordum. Beyi ile ilaç alan bir hanım: “Hocam ben sizin bir konuşmanızı izledim. Size nenemi anlatayım. Onun babası da Çanakkale’ye gitmiş..” dedi.

Merakla dinlemeye başladım.

“Babası Çanakkale’ye gittiğinde nenemiz henüz kundakta bebekmiş. Gitmiş ve bir daha hiç gelmemiş. Bir süre sonra, “Kocanız şehit oldu.. Sana maaş bağladık.” Demişler ama; “Benim beyim, ölmedi ki maaşını alayım.. Elbet bir gün gelecek..” diye “şehit maaşını kabul etmemiş.

Ama annesi her bayram geldiğinde nenemizi süsler giydirir ve sokağa yollamazmış. ‘Baban gelecek.. Elinden tutacak.. Seni bayram yerine o götürecek.. Çıkma sokağa ,bekle..!

Her bayram.. Her bayram ‘Baban gelecek, elinden tutacak. Seni bayram yerine götürecek..’ denilmiş nenemize..

Nenemiz halâ sağ. Ve halâ her bayram giyiniyor, süslenip püsleniyor ,Evin kapısı arkasına koyduğu sandalyesine oturuyor ve bekliyor. ‘Babam gelecek, elimden tutacak. Beni bayram yerine götürecek...’

Edremit’te bir evde hala her bayram.. Her bayram yaşanmamış çocukluk günlerinin yaşanmamış bayramları yaşanıyor.. Aradan seksen dokuz sene geçti. Ama gelecek olan baba bekleniyor.

Hayatı boyunca bayram yerinin nasıl olduğunu göremeyen insanların hatıralarında şehit bir baba halâ yaşıyor.

(Bu yazıyı yazdıktan bir ay kadar sonra o nenenin vefat ettiğini öğrendim.)


ŞEMSİ NENE

1954 yılında babamın memuriyeti dolayısıyla Sındırgı’dan Balıkesir’e geldik.

Babam daha önce gelmiş, bir evin üst katını bize kiralamıştı. Alt katta ev sahibi yaşlı bir kadın oturuyordu. Aksi ve huysuz bir hanımdı. Biz çocuktuk. Oynarken gürültü yaptık mı bize çekişir dururdu.

16 yaşında evlenmiş, kısa bir süre evli kalmış, seferberlikte eşi ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak askere alınıp Çanakkale’ye gönderilmiş.

Eşinin Çanakkale’den yolladığı mektupları ve zarflarını evinin içeriye bakan pencerelerine yapıştırmıştı. Hatta o zamanlar bende pul biriktirme merakı vardı. Cama yapışık zarflardan birinin üzerindeki pulu yırtıp almak istemiştim de nene bana kızmıştı.

Kim bilir neler yazıyordu o mektuplarda? Ama nene her sabah namazdan sonra her mektubu ayrı ayrı okur, her mektubu okuduktan sonra şehit kocasına fatihalar okur, günlük işlerine başlamadan önce de bir gün önce bıraktığı yerden başlayarak kocasının ruhuna hatim indirmeye çalışırdı.

Nenenin ziyaretçileri çok olurdu. Kocaları, oğulları Çanakkale’de ve diğer cephelerde şehit olan hanımlar gelir bitmez tükenmez dualarla, hatimlerle onları anarlardı.

Şemsi nine yakmacılık 1 denilen bir usul ile çıbanları iyileştirir, geçimini böyle sağlardı.

Geleni gideni çok olmasına rağmen Şemsi Nene hiç sokağa çıkmazdı.

“Nasıl çıkarım, beyim Çanakkale’ye giderken dış kapının arkasından ellerimi tuttu, gözlerimin içine bakarak ‘Karıcığım.. Gençsin, güzelsin.. gözüm arkada kalmasın.. ne olur söz ve bana!.. Ben gelinceye kadar sokağa çıkma’ dedi. İşte orda şu kapının arkasında ona söz verdim. Nasıl sokağa çıkabilirim?

İşlerini, alışverişlerini hep konu komşu yapıyordu. Çünkü söz vermişti. Sözden dönülmezdi.

Onun köşede, küçük tek bir pencere ile koridora bakan merdivenin dibinde karanlık bir odası vardı.

Bir akşam üstü babamla eve çıkarken Nene’yi o odanın köşesinde bir gelinlik giymiş, ayakta, ellerini göğsüne kavuşturmuş karanlıkta beklerken gördük. Boynunda iri taneli uzun inci bir gerdanlık vardı.

Babam şaka olsun diye takıldı. “Nene hayrola, bugün pek süslüsün ya.. Ne var.. Bir şey mi oldu?”

Nene gözlerini yerden ayırmadan kısık, çok derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

“Oğlum ben bugün evlendim. Bak, kocam yüz görümlüğümü de taktı.. kocamı bekliyorum..”

Babam hiçbir şey demeden gözlerinde yaşlarla kaçarmış gibi yukarı çıktı.

Neneyi orada bütün gece o yalnızlığıyla baş başa bıraktık. Gürültü olur diye bizi erken yatırdılar. Soba bile yakmadık.

Ertesi gün günlük hayat eskisi gibi devam etti. Öğrendik ki hayatı boyunca evlendikleri gün Nene süslenip hep kocasını beklermiş.

Nenenin hiç çıkmadığı evden yıllar sonra cenazesi çıktı. Ev uzun süre boş kaldı. Hep evin fotoğrafını çekmek veya çektirmek istedim. Bir türlü fırsat bulamadım. Birkaç yıl önce o binlerce göz yaşıyla, acıyla beklemenin yaşandığı ev yıkıldı. Şimdi yeri bomboş...

-----------------------------------------

Esme rüzgar kal artık

Gözüm yaşı sel artık

Çanakkale’de kaldın

Çok bekletme gel artık

 

 

 

 

 

HALA

Berber Hayri Ağabeyin halasıydı. Balıkesir’de “Yedi bekarlar” derlermiş. Evlenmiş kız kuruları. Hiç evlenmemişler öylece ölmüşler.

Ben tanıdığımda çok yaşlı idi. Kulakları az duyuyordu. Sandığından çıkardığı çeyizlerini gösterdiler. Bin bir çeşit çiçekle, baharla, sevgiyle, sevinçle işlenmiş bezlerdi. Kim bilir ne yürek yangınlıkları, ne iyi niyetlerle hazırlanmış el emekleri göz nurlarıydı.

Bir gün öldüğü haberi geldi. Çok az insan vardı cenazede. Sadece birkaç akraba.

Gömüldü. Tam mezara toprak atacaklarken “Aman unutmayalım vasiyeti vardı.” Dediler. Mezara bir kese dolusu diş bıraktılar. Arkasından birkaç torba saç koydular. Sonra gömüldü.

Bunlar ne?” diye sordum. Çünkü bizde böyle mezara bir şey koyma adeti yoktur.

“Halamızın yavuklusu, nikahtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale’ye gitmiş. Bir daha dönmemiş.. Gençliğinde çok güzelmiş halamız. Çok isteyenler olmuş. O kimselerle evlenmemiş. Bekar öldü.

Diş ve saçlara gelince: ‘Yarın mahşer yerinde huzur-u ilahide kocamla karşılaşırsam, ‘Bu ağızdan senin adından başka erkeğin adı çıkmadı’ diyebilmem için ağzımdan dökülen bütün dişlerimi biriktirdim, koyun mezarıma. Huzur-u ilahide kocama ‘başıma, saçıma yaban eli değmedi’ diyebilmek için tarağıma takılan bütün saçlarımı topladım. Torbaya koydum. Saçlarım şahidim olacak. Vasiyetimdir. Saçlarımı da benimle beraber gömün! Koyun mezarıma!’ diye vasiyet etmişti. Vasiyetini yerine getirdik.

-----------------------------------------




ADİLE TEYZENİN HASAN’I

1930’lu 40’lı yıllarda Balıkesir’de bir Adile Teyze yaşardı. Ben, çok yaşlılığında tanıdım. Bağıra bağıra konuşur, her fırsatta ağlardı. Adeta yarı meczup yaşardı.

Seferberlik başlar başlamaz kocası askere çağrılmış Çanakkale’ye gönderilmişti. Tek evladı olan Hasan’la yapa yalnız kalakalmıştı. Hasan on yedisindeydi ve başkasının dükkanında çalışıyor geçinip gidiyorlardı.

Çanakkale’den gelen yaralıların, şehitlerin haberleri duyulmaya başlamıştı. Bir gün eve gelen bir kırmızı mektupta “Babanın” şehit haberi öğrenildi. Sadece birliği ve şahit olduğu gün yazılıydı. Göz yaşları sel oldu.

Ana oğul daha sıkı kenetlendiler birbirlerine. Günler geçmek bilmiyordu. Fatihalar... Hatimler... Mevlitler... acıyı azaltmıyordu.

Bir gün gene davullar dövülmeye başlandı Balıkesir’de. Gene gönüllü toplanıyordu.

Askerlik şubesi önü kalabalık. Davullar zurnalar “Ey Gaziler”i çalıyordu. Yüksekçe bir yere çıkmış bir çavuş elinde koca bir bayrak sallıyordu durmadan.

Hasan davul sesini duyunca dükkanı kapayıp oraya doğru gitmiş, askerlik şubesi önünde kendiliğinden sıraya girmişti.

Gelenler sıra ile kaydediliyor, hemen içeri alınıp asker elbiseleri giydiriliyor, yan tarafta sıraya sokuluyor, çavuşlar yeni askerlere durmadan öğütler veriyordu.

Gönüllüler aynı gün yola çıkacaklardı. Bir adet vardı. Davullar önde çalar, sancağın arkasında gönüllüler sokak sokak dolaşırken tanıdıklarıyla, akrabalarıyla, aileleriyle helalleşirler, dualarını alırlar, cepheye öyle giderlerdi.

Davullar sokaklarda dolaşmaya başlayınca bütün Balıkesirliler kapılara pencerelere çıkmış “acaba kimi son defa göreceğiz? Kim Çanakkale’ye gidiyor? Kimin çocuğuyla helalleşeceğiz diye merakla bakarlardı.

Herkes göz yaşlarıyla helalleşir onlardan önce Çanakkale’ye gitmiş olan kendi çocuklarına selam yollarlardı.

Davulları duyar duymaz Adile Teyze’de kapıya çıkmış gönüllerin gelmesini beklemeye başlamıştı. Kolay değil di... O da kocasını bu şekilde davullarla cepheye uğurlamıştı.

Davullar vuruyor uzaktan sancağın ardı sıra askerler yaklaşıyordu.

Birden en önde gülümseyerek kendisine bakan bir askere takıldı gözleri. Tek yavrusuydu... Hasan’ıydı.

- Yavrum. Evladım. Gözümün nuru. Hasanım. Hayrola?

- Ana ben Çanakkale’ye gidiyorum. Babamın yanına.

- Yavrum. Aslanım. Sütüm sana helal olsun. Uykusuz gecelerim hela olsun. Analık hakkım helal olsun. Ama Çanakkale’de düşmana sırtını dönersen, babamı utandırırsan haram olsun...

Adile Teyze feryat eder.

- Komşular kına yetiştirin. Koç yiğidimi vatanıma kurban gönderiyorum. Kına yetiştirin. Adet olduğu gibi hemen kına getirilir.

- Oğlum, uzat tetik parmağını kınanı yakayım. Onu kullanırken bizi hatırla.

Kına yakılır.

- Oğlum bir saniye bekle...

İçeri girer. Sandığı açar. Duvağını çıkarır getirir.

Yavrum, Sana hamile kaldığım gece bu duvağı yüzümden baban almıştı. Çanakkale’ye git. Babanın mezarını bul. Bu duvağı onun üzerine ört.

Olur ana... der duvağı sarık gibi fesine dolar.

Eller öpülür. Sarılır, kucaklaşırlar, ağlaşırlar, uğurlanır. Arkasından sular dökülür... gidenler sokağın ucundan marş söyleye söyleye kaybolurlar.

Emekli bir postacı anlatmıştı:

“Aradan on beş gün, bir ay geçmeden eve bir kırmızı mektup daha getirdim. Kapıyı çaldım. Adile Teyze elimde mektubu görür görmez..

- Anladım postacı, anladım. Ne olur sen oku. Ana yüreğidir dayanmaz. Sen oku..

Okumaya başladım. Mektup “Anne” diye başlıyordu.

‘Anne, ben oğlunun bölük kumandanıyım. Babasının mezarını bulmak maalesef mümkün olmadı. Biz şehitleri toplu gömeriz. Ama vasiyet etmişti, duvağını oğlunun üzerine örttüm.’

İçerden bir feryat duyulur:

Elhamdülillah... Elhamdülillah oğlumuz bizi utandırmadı.”

Hasan anasını utandırmamıştı.Sütünü helâl ettirmiş,babasının oğlu olduğunu ispatlamıştı.

Şimdi Gelibolu’da,babasıyla ve onbinlerce kardeşiyle halâ vatan nöbetindedir.

 

 

Şehidimin haberi

Mevla’m versin sabırı

Oğlum Çanakkale’de

Bilinmiyor kabiri

 

Cigaramın tütünü

Şimdi içmiş sütünü

Çanakkale’de kaldı

Çocukların bütünü




AZMAN DEDE VE GALATASARAYLILAR

Balıkesir’de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi’nin Mallıca köyünden 104 yaşında Azman Dede idi.

Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu, dev görünümüyle “insan azmanı” sayılmış herkes “azman” demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da “Azman” soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.

Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm.

Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sorduklarımı cevapladı.

Söz Çanakkale’ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı:

“Bir hücum sonrası bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi yeni askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta askerler vardı ki hemen dikkatimizi çekti.

Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu.

Sıra o çocuklara geldiğinde. O cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular.

Yüzbaşı sordu:” Yavrum siz kimsiniz?” İçlerinde biri:” Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz. Vatan için ölmeye gönüllü geldik... “diye cevap verdi.

Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. “Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır..” diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim.

Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik.

Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar.

Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor bir gün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan torakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı.

Bir ara yüzbaşı “Azman.. Yandık..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek siperlere gelen, çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı.

Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi...

Yüzbaşı “Yandık..” demekle haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi.

Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı..

 

“Annem beni yetiştirdi. Bu yerlerde yolladı.

Al sancağı teslim etti. Allah’a ısmarladı

Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana

Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana ”

(Bu marş 1871-72 Yemen harekatı sırasında savaşmaya giden askerlere moral vermek için Rıfat Bey tarafından bestelenmiştir. O vakitler çok moda idi.)

 

Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha...

Marş bitiyor yeniden başlıyorlar.. Bitiyor bir daha söylüyorlar.. Avaz avaz.. Gözleri çakmak çakmak...

Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış, dişler kenetlenmiş bekliyorlardı.

O an geldi. Birden “Yüzbaşı..” “Hücum..” diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur bütün alay cephenin her yerinden fırladık..

İşte tam o anda.. tam o anda.. O çocuklar kurulmuş yay gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an.. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi.. Hepsi sipere geri düştüler.. Kucağıma dökülüverdiler.. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünde gitmiyor. Hiç gitmiyor.. İşte ben ona ağlıyorum.. O çocuklara ağlıyorum...”

Azman Dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu..

Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi:

“Azman Dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı..”dedi.

 

Bugün Galatasaray Lisesi binası içinde “Avlu” adı verilen bir bölüm vardır.Burada bulunan “Vatan İçin Şehitlerimiz” köşesinde şehit düşmüş Galatasaraylı öğrencilerin isimleri yazılıdır.Bunlardan Çanakkale’de şehit olanların isimleri şunlardır:

 

119 Ahmet Refik 64 Yusuf Cemil

131 Halit Fuat 238 Hasnun Galip

666 Mehmet Nazmi 476 Mehmet Ali

206 Cahit Osman 252 Aziz Ulvi

434 Hasan Neşet 670 Mehmet Nüzhet

901 Ömer Seyfettin 43 Besim İbrahim

472 Ahmet Refik 54 Agop Elmasyan

127 Mehmet Nazım 519 Hüsamettin

169 Hasan Tahsin 280 Cevdet

255 Edhem Mehmet Ahmet Eğinli

Rıza Kemahlı Halit Boyabatlı

Mehmet Kemahlı S.Çavuş Şileli

 

 

 

 

KARAKAŞLI ÖMER

 

Annesinin tek oğluydu. Kaşlarından dolayı annesi onu “ Karakaşlı Ömer’im” diye çağırır severdi.

Bir gün sıra ona da geldi “Anasının kara gülünü” Çanakkale’ye çağırdılar. Gitti.

Çok geçmeden bir mektubu geldi. Herkese selam ediyor, adeta vedalaşıyordu. Yaralanmış, yarası ağır ve karnındaymış herkesle helallaşıyordu mektubunda, Anasıyla, babasıyla, akrabalarıyla, arkadaşlarla, komşularla helallaşıyordu. En çok da öleceğine değil anasının üzüleceğine yanıyordu. Mektubunun sonunda o zamanlar çok söylenen bir halk türküsünden alınmış şu sözleri yazmıştı.

 

Sıhhiyeler sağaltmadı yaramı

Yoldayım ağlatmayın anamı”

 

Ömer’in bu son isteği üzerine anasına hep “Ömer gelecek .. Yoldadır...Gelecek” denilmiştir.

Ömer gelecekti yoldaydı. Gidenler bir gün gelmiyor muydu. Elbet Ömer de gelecekti.

06 ŞUBAT 1923’de Atatürk Balıkesir’e ilk defa geldi. “Evet Gazi paşa gelmişti. O Anafartalar da onun kumandanı değilmiydi. O bilmeyecek de kim bilecekti? Gazi Paşa’ya sormalıydı. Ömer’ini sormalıydı. O gün Atatürk’ün kaldığı evin arka kapısında pek kimsenin farkında olmadığı bir olay yaşanıyordu. Ömer’in anası kapıya gelmiş ille de “Gazi Paşa” ile görüşmek istiyordu. Atatürk’ün yaverleri “Olmaz!” dediler. “Hiç Gazi Paşa ile öyle paldır küldür her önüne gelen görüşebilirmiydi?”

Meseleyi bilenler yaverlere Ömer’in vasiyetini fısıldarlar.” Ömer, “Yolda, gelecek” denmesini,” anasının ağlatılmaması” nı istemiştir.

Çanakkale denince akan sular durur. Çünkü Atatürk’ün yaverleri Çanakkale’den beri onun yanındadırlar. Çanakkale’de şehit düşmüş birinin vasiyeti elbette yerine getirilir. Girerler içeri, durumunu anlatırlar Atatürk’e “Gelsin !” der. Getirilir.Atatürk , Latife Hanım’la birlikte oturmaktadırlar;

- “Buyur kadın ! bir şey mi istiyorsun?”

- Yok Gazi Paşam, yok... sağlığını isterim... Ama Ömer’imi gördün mü? Çanakkale’de Kara kaşlı Ömer’imi gördün mü?

“Yoldadır... Gelir.” ,

“Sağ ol Paşa Hazretleri...”

der ayrılır kadın.

“Yoldadır elbet...Koskoca Gazi Paşa yalan mı söyler hiç... Gelecek tabi... Ömer’im gelecek”

Artık gelene, geçene, hanlarda, istasyonlarda uzaklardan gelen askerlere, esaretten dönenlere hep Ömer sorulur... “Gördünüz mü? “Kara Kaşlı Ömer’imi gördünüz mü? “Kara Kaşlı Ömer’im kara gülleri severdi.” Diye evinin bahçesine kara güller doldurur. Her bahar güller açtığında bir başka türlü sevinir. “Bahar geldi, Ömer’im de gelecek”

Yıllar biri biri ardına devrilmektedir. Artık her sabah açan her gül tomurcuğunu “Ömer’im... Ömer’im” diye sevmeye başlar... Gül açar, solar, dökülür... Ama olsun diğer tomurcuk açacak ya ... bahar gelecek ya...

Öldüğünde mezarının üzerine kara güller dikildiğini söylediler... vasiyetiymiş.

Şimdi nerede açmış koyu renkli bir gül görsem Karakaşlı Ömer’in anası gelir aklıma, hüzünlenirim.

 

Kırmızı gül demet demet

Sevda değil bir alamet

Balam nenni oğlum nenni

 

 

 

 

 

 

ŞERİF DEDE

 

Ben onu tanıdığımda gözleri kıpkırmızı, meczup bir ihtiyardı. Çocuktuk ve ondan korkardık. Çocukluktan hatırladıklarım ondaki alev alev yanan, yaş dolu iki göz kaldı...

Seferberlik ilanında ortanca oğlu da askere alınmış, büyük oğlu ise Balkan Savaşı’nda askere gitmiş, “Çanakkale de kıyamet kopuyor” haberlerinin duyulduğu bir gün en küçük oğlu da askere istenmiş. Köyün bütün asker gençleri, bütün köyle beraber önde bayrak yola çıkmışlar... Ana yola yakın bir yol çatı vardır. “Pınar Dibi”, komşu köyden geleceklerle orada buluşulacaktır. Zevkle, neşeyle, keyifle gelirler “Pınar dibine” bütün komşu köyler oradadır. Panayır yeri sanki ... Herkes bayramlıklarını giymiştir. Bir de davul zurna vardır. Güm güm vurmakta. Bayraktarlar Pınar dibinde toplanmıştır. Birden “Muhtar Hoca” çeşmenin üzerine çıkar. Bir işaretle davul susar. Hoca yüksek sesle bir “Amin” çeker. Yer gök inler. Hoca öyle dualar eder, gençlere öyle nasihatler eder ki, yürek dayanmaz... “Ah keşke genç olsak da biz de gitseydik” der insan...

Dua biter, artık yola çıkma zamanı gelmiştir. Herkes telaşla kucaklaşır, helalleşme zamanıdır.

Bir süre sonra her şey biter gençler sıra olurlar önde tecrübeli askerler yavaşça şarkı söyleye söyleye yola çıkarlar... Gözyaşları, hıçkırıklar, mendil, el sallamalar... Gidenler gözden kaybolur... Köylüler bir türlü ayrılamaz “Pınar Dibi”nden... hava kararmaya başlayınca sessizce köylerine dağılırlar. Gidenleri bir daha görebilecekler midir acaba? Acaba gidenler gelebilecekler midir...? Dualar... Dualar...

Zaman geçer. Şehitlerin haberleri bir bir gelmeye, duyulmaya başlar... Yüreklere ateşler düşmektedir.

Bir gün Şerif dede askerlik şubesine çağrılır. Gider ama üç oğlunun da Şehit düştüğü haberini aynı günde alır. Üç yavrusu da yoktur artık.

Hiçbir şey söylemeden ayrılır... Köye döner... Bir süre sonra bütün komşu köylere okuntu yollayarak çocuklarını askere uğurladıkları yerde toplanmalarını ister. Sanki düğün var gibi hazırlanıp bayraklarla yola çıkarlar. Bu kez dudaklarda türküler değil sadece fatihalar vardır. Toplanırlar... Köy hocaları birer birer Pınar Dibi’ndeki çeşmenin üzerine çıkarak şehitlere dualar ederler, kalanlara selamet dilerler.

Tam o sırada... işte tam o sırada Şerif dede fırlayıverir çeşmenin üzerine, diker başını göğe doğru, açar kollarını açabildiği kadar, parçalar gömleğinin düğmelerini kopararak göğsünden, birden göğsünü yırtar gibi feryat eder. “Allaaaah..! Allaaaaah..! Ben niye gitmedim…? Niye bende gidip şehit olmadım...? Niye bana bu şerefi çok gördün, Rabbim..?” diye feryad eder, feryat eder, Feryat eder. Allah’a sitem ederdi.

Şerif dedenin işte o zamandan sonra pek aklı başında olmadığı söylenir.

Pınardibi Çeşmesi artık akmıyor. Kurumuş...

 

 

 

 

 

Destan

 

Köyde davul vurdu bayram var sandım

Gelibolu’ya vardım seyran vardım sandım

Karavana geldi ayran var sandım

Kan aktı kan köpürdü Çanakkale’de

 

Seddülbahir önü borazan çaldı

Bayraktar sancağı eline aldı

Sonra bismillahla düşmana daldı

Kan aktı kan köpürdü Çanakkale’de

 

Makineli tüfek askeri biçti

Önce Ali çavuş şerbetin içti

Sonra hep şehitler deftere geçti

Kan aktı kan köpürdü Çanakkale’de

 

 

Arıburnu önü bir kanlı dere

İnsan cesedinden basılmaz yere

Düşmana sırt dönmek yakışmaz ere

Kan aktı Kan köpürdü Çanakkale’de

 

Böyle cesareti bilmez bu meydan

Yalnız Türk’e nasip etti yaradan

Geliboludaki her bir dereden

Kan aktı, kan köpürdü Çanakkale’de

 

Gelibolu önü üç ağaç incir

Süngü derin işler yüreğim sancır

Sanmayın vurulur Türk’e bu zincir

Kan aktı,kan köpürdü Çanakkale’de

 

Akşam ezanında mektuplar gelir

Herkes postasını çavuştan alır

Ayrılık derdi de pek yaman olur.

Kan aktı, kan köpürdü Çanakkale’de

 

Kışla önü çavuş verir talimi

Emir gelir bilemezsin halimi

Hücum denir süngülersin zalimi

Kan aktı kan köpürdü Çanakkale’de

 

Gelibolu önü koca bir mere

Nice ölümlere koştuk kaç kere

Bize mezar oldu Cehennem dere

Kan aktı kan köpürdü Çanakkale’de

 

Sargı yeri görünmüyor sıradan

Mehmet oğlu korkar mı hiç yaradan

Bu destanı nasip etti Yaradan

Kan aktı kan köpürdü Çanakkale’de

(İvridili Ali Çavuş’tan alınmıştır)

 

 

 

 

KÖY MUHTARLARI

 

Köy muhtarları haftada bir gün askerlik şubelerine uğrar, şehitlerin haberlerini, varsa askerlerin mektuplarını getirirdi.

O gün köyde hiç kimse iş yapmak istemez, muhtarın getireceği mektupları, haberleri beklerlerdi.

Muhtarın geleceğe saate yakın, ihtiyarlar kahve veya camii önünde bekler, kadınlar, kızlar, sokak aralarında toplaşır, hep beraber muhtarın geleceği yöne doğru bakarak beklerlerdi. İç ezikliği, korku, şüphe dolu bir bekleyiş.

Uzaktan, çok uzaktan muhtar göründüğünde kalplar çarpmaya başlar, herkesin içi heyecanla karışık sıkıntıyla dolardı.

Muhtar yaklaşınca kadınlar yavaşça meydana toplanmaya başlarlardı.

Muhtar gelir bazen gözleri yaş dolu elindeki mektupları ve listeyi imama uzatır, hızla uzaklaşırdı. Anlarlardı ki şehitlerden biri mutlaka oğlu veya kardeşiydi.

Bazen yüksek bir yere çıkar, mektupları dağıtır ve oradakilere hitaben

“Halil dayı, başın sağ olsun...!”

“Ayşe nine, başın sağ olsun...!”

“Fadime gelin, başın sağ olsun...!”

“Zehra teyze, başın sağ olsun...!”

Oraya gökten bir yıldırım düşmüş gibi olurdu... yüzler allak bullak ve sessizlik...

Şehitlere ağlanmazdı... Hele Çanakkale şehitlerine orada topluluk içinde ağlanmazdı.

Haberi olanlar sessizce uzaklaşırken, evlerine varırlar... Dayanamazlar... Dayanamazlar...

Ana yüreğidir, baba yüreğidir, yar yüreğidir. Boğazlar düğümlenir. Gözler nemlenir. Hıçkırıklar kesilmez. İşte o zaman çekilirler kuytu bir yere, ormanın bir köşesine, dağın bir yamacına...

Başlarlar feryada... Ağlarlar... Ağlarlar... Ağlarlar... Gözyaşları sel olur.

Artık bundan ötesi söylenen her söz şiirdir, destandır ,manidir, ağıttır.

Öyle duygular yaşanır ki onların kırıntıları bir manide bir destanda sıkıştırılmış halde bulunur. Bunlardan tespit edebildiklerimden bir kaçı.

 

Denizin dalgasına

Kapının halkasına

Ben yolladım yarimi

İngiliz kavgasına

Bıçakların demiri

Toprakların kemiri

Abimi sana gömdüm

Çanakkale kabiri

Çanakkale yeşili

Dağı taşı eşili

Şehit yarimin kabri

Yüreğime deşili

Kovan içi petektir

Omzumdaki tüfektir

Aslan yarim gelmedi

Çanakkale sebeptir.

Geminin direkleri

Tez çekin kürekleri

Yarim Çanakkale’de

Korkusuz yürekleri

Dağların sokukları

Papucun topukları

Yarim Çanakkale’de

İngiliz kopukları

 

İstanbul’un bayırı

Çata çıkmış çayırı

Sana izin vermedim

Anafartanın gâvuru

Çanakkale bayırı

Onu mevlam kayırı

İngiliz’i koyuvermen

Beni yardan ayırı

Çanakkale boğazı

Dinmez yürek sızı

Yeri göğü kapladı

Gelinlerin avazı

Denizde dalga olur

Dalga kıyıda kalır

İngiliz belasını

Çanakkale bulur

Deniz üstünde fener

Üfleyiverdim söndü

Mehmedim İngilizi

Çanakkale de yendi

Deniz üstünde ateş

Çaktım çaktım yanmadı

Şu Kereviz deresi

Akan kana doymadı

Gelibolu feneri

Yanar yanar da söner

İngiliz gemileri

Çanakkale den döner

İngiliz tayyaresi

Dönüyor da dönüyor

İngilizin hevesi

Çanakkale de sönüyor

Şimşek yolunu bilmedi

Yüreğimi delmedi

Çanakkale’den beri

Koç yiğidim dönmedi

Karıncanın izine

Yandım keklik sesine

Yarim kanı akmış

Gelibolu düzüne

Gökte yıldız seçilmez

Sular yalnız içilmez

Yarim orda durdukça

Çanakkale geçilmez

İn dereye dereye

Derelerin düzüne

Gözyaşım akıverdi

Çanakkale sözüme

Terazinin darası

Kaşlarının karası

Beni yardan ayıran

Çanakkale yarası

 

 

Çam kütüğü bal vermez

Yad olana el vermez

İngiliz askerine

Benim yarim yol vermez

Çanakkale ötesi

Bir ufacık pınardır

Benim yarim hudutla

Bir eğilmez çınardır

Caminin yeşil taşı

Sofrada bulgur aşı

Çanakkalede düştü

İngilizlerin başı

Asker gelecek diye

Bir güzelce söz oldu

Yarim Çanakkale’de

Yüreğim göz göz oldu

Güvercinin yeşili

Cevizlerim aşılı

Çanakkale düzünde

Kabirimiz eşili

İn dereye dereye

Derenin azanına

Çanakkale de vurduk

Geminin kazanına

Mektup Çanakkale’de

Evladıma kalem et

Babası Balkan’daydı

Git ona da selam et

Yaylalar duman oldu

Hasretlik yaman oldu

Benzim Çanakkale’de

Gül çiçek gibi soldu

Neresine neresine

Ayak basmam meresine

Yarimin kanı akmış

Kereviz deresine

Sarı papatyam sarı

Yar yolladı ben aldım

Çanakkale denince

Kolsuz ayaksız kaldım

Kekliğin güzelini

Tazılara apartman

İstanbul çiçeğini

İngilize kopartman

Köyümüzün koçları

Kınalıca boyaklı

Çanakkale kapusu

Arkasından dayaklı

Çanakkale bağının

Kınalıdır pekmezi

Gavurlara az bile

Mehmetçiğin tekmesi

(Bu manileri toplamamda yardımcı olan sayın Türkân Mersinoğulları’na

teşekkür ederim)

 

 

 

SON MEKTUP

 

Yirmi-yirmi beş yıl kadar önce halı-kilim üzerine yaptığım bir araştırmada konuk olduğum evde, Milli Mücadele; seferberlik derken sohbet bir ara Çanakkale üzerine yapılmaya başlandı. Kimler gitti, kimler geldi konuşulurken evin yaşlı ninesi birden kalkıp sandığından bir bohça çıkardı.

Saygı ile bohçayı açtı, içinden çıkan bir Türk bayrağı idi. Gözlerinden yaşlar damlıyor, bir yandan dualar mırıldanarak bayrağın kıvrımlarını açıyordu. Bayrağın ortasında solmuş, yıpranmış bir kağıt duruyordu. Titreyerek mektubu açtı, bana uzattı.

Mektubu Çanakkale’den ağabeyi yollamış. Okunaklı bir yazısı vardı.

Önce uzun bir selam faslı ile başlıyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla;

“ Altı yerimden yaralandım. Sahra hastanesinde tedavi oldum. Tebdil-i hava (hava değişimi) verdiler. Kabul etmedim. Arkadaşlarımın yanına cepheye dönüyorum. İnşallah harp bitince görüşürüz...” diyordu.

Mektubun sonuna adet olduğu gibi iki de mani eklemişti. Hemen defterimi manileri not ettim. (O zamandan beri Çanakkale ile ilgili manilere daha fazla önem veririm.)

Maniler şunlardı:

Çanakkale içinde

Asker denize bakar

Kader de ölüm varsa

Benim kanım da akar

 

İki kıyı arası

Eller geçmez arasından

Düşmana aman vermem

Kan damlasa yaramdan

 

Mektubu okudum. Nine bu mektubun alınışından kısa bir süre sonra ağabeyinin şehit olduğu haberini aldıklarını söyledi. Buruşuk yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu.

 

 

KENDİ CENAZE NAMAZINI KILMAK

 

Babamın dostlarındandı. Dimdik yürürdü. Hani Allah’ dan başka kimsenin önünde eğilmemiş tipler vardır ya öyle biriydi. Ben çok küçüktüm. Evimize misafir gelirdi. “Oğul” diye seslenirdi hep. Bağdaş kurmaz diz çöker öyle otururdu. Gaz lambası ışığında daha bir heybetli görünürdü gözüme, hep bitmez tükenmez harp hatıraları anlatırdı. Çanakkale, Gazze, Kafkas cephelerini dolaşmış, Sakarya, Dumlupınar’da savaşmış. Ancak İzmir’in kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti.

Anlattıklarında, hep acı, kan, cefa vardı. Kolay mı kazanılmıştı bu vatan? Ölüm neydi ki? Şerbet içmek kadar kolaydı. “Biz kendi cenaze namazımızı kendimiz kıldık Çanakkale’de...” derdi sık sık. Olurmuydu? Olurdu...!

Kirte muhabereleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hücum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış, tüfeğini sımsıkı karamış, siperden fırlamak için hazır, sinirler gergin...

Bütün dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, Kelimeyi şahadet getiriyor. İleride boğuşma uzuyor. Yüzbaşı erler sesleniyor...

“ Evlatlarım... Aslanlarım... biraz sonra Cenab-ı Rabbül Alemi’nin huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim... Hadi tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp hep beraber teyemmüm edelim...” Teemmüm edilir... Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra yüzbaşı; “Çocuklarım... sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz... önümüzde biraz daha zaman var.Az ötede arkadaşlarımız şehit oluyor.Biraz sonra biz de olacağız.Vakit varken kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım... Kıble karşımızda...” Arkalardan Oflu Ali çavuş bağırır...” Er kişi niyetine...”

O gün yapılan hücumda kendi namazlarını kılan pek az kişi sağ kalabilmişti. Orada seslenilen “Er kişi” onlardır ve onlar gerçek erdirler.

 

 

 

ESİR

 

Mustafa Hatlatoğlu anlatıyor.:

Bir gün ön hat siperlerinde topçu tarassutu (gözetleme) için yerleşirken içinde bulunduğum siperdeki erlerin büyük bir üzüntü içinde olduğunu farkettim... Durumu anlamaya çalıştım.

Birkaç gün önce keşfe giden koldan “İzmirli” dedikleri çok sevdikleri arkadaşları sipere yaralı bir esir getirmiş... Siperde kendisi esirin yaralarını tımar etmiş, ona sigara çay vermiş, yiyeceklerinden ikram etmiş, nasılsa esiri geriye götürüp orduya teslim etmeyerek siperde tutmuştu.

Çok kısa zamanda çok iyi dost olan bu iki düşman birbirlerinin dilinden tek kelime bilmese bile çok iyi anlaşmışlar, kaynaşmışlardı.

İzmirli, Anzak’ın yaralarını temizliyor, sigarasını yakıp ağzına tutuşturuyor, sırt çantasındaki kuru yemişleri onunla paylaşıyordu. Esir siperdeki bütün Mehmetlerin isimlerini öğrenmiş, onlara isimleriyle hitap eder derecede samimi olmuştu.

O siperdekilerin “Coni” siydi artık. Cebinden çıkardığı fotoğrafları gösteriyor, nişanlısını, annesini, babasını işaret ediyordu.

İzmirli “Arkadaşlar, Coni’yi esir olarak teslim edersek, ne olacağı, ne zaman geri döneceği belli olmaz. İsterseniz bırakalım gitsin...! Siperdekiler karavanalarının paylaştıkları, sigaralarının ikram ettikleri bu genç esiri öylesine sevmişlerdi ki hep beraber “olur” dediler. Esirin ceplerini, tütün, fındık, ceviz, kuru yemiş, kayısı ile doldurup pek ateş tutmayan bir noktadan salıverdiler. Diğer siperlere de tembihlediklerinden ateş açılmadı...

Karşı siperin arası pek kısa olduğundan esir çalılar arasında kayboluverdi. Biraz sonra karşıdan “İzmir... İzmir... Mehmet... Mehmet...” diye bir ses işitildi. Siperin içine bir torba tütün, kahve, şeker düştü. İzmirli de “Coni, Coni” diye bağırarak onların siperlerine bir torba kuru yemiş fırlattı.

Her gün sabahın ilk saatlerinde İzmirli ile O esirle arasında karşılıklı seslenmeler olur, hediyeler atılmaya başlandı.

Bir iki gün sonra bir sabah bizim siperin içinde o esir yine oturup duruyor. Gittiği yoldan gene gelmiş siperdeki nöbetçilere seslenmiş. Nöbetçiler o olduğunu anlayınca ateş etmemişler, siperlere sokmuşlardı. Hemen herkes çok eski bir dostlarını, akrabalarını gibi seviniyorlar, Esire ikramda yarışıyorlardı. O da torbasında getirdiği küçük armağanları bizimkilere veriyordu. En çok da İzmirli sevinmişti. Ne yapacağını şaşırmıştı. Yanına oturmuş, Sarılmış, sigarasını ona vermişti.

Ara sıra karşı siperlerden bir şeyler bir şeyler söylüyorlar, o da onlara bağırarak bir şeyler söylüyordu. Bu konuşmalardan sonra Anzak, İzmirlinin elinden tutarak işaretle onu kendi siperlerine götürmek istediğini işaret etmeye başladı.

Siperdeki arkadaşlarının hepsi “git, Coni’ni hatırını kırma...” diye destekleyince çavuşa danışmışlar.”Yahu, gitmesem çok ayıp olur artık” deyince İzmirli ile Anzak siperlerinin bir yerinden karşı tarafa geçirilmiş.

Birden karşı taraftan bir alkış koptu. İzmirli Anzak siperlerine girmişti. Arada sırada ona sesleniyorlar, o da iyi olduğunu, herkesin kendisine ikramda bulunduğunu söylüyordu.

Siperlerde kahkahalar, el çırpmalar duyulurken birden büyük bir sessizlik oldu. Siperden sert komutlar duyuluyordu. Bir subayın siperlere geldiği, İzmirliyi gördüğü ve kim olduğunu, bir düşmanın onların siperlerinde ne aradığı soruyordu. Siperdekilerin kısa cevaplar verdikleri anlaşılıyordu. Siperdeki bir Türk mutlaka casus olmalıydı.

Öyle ya bir düşman arkadaş olamazdı. Hiç kimse bir düşmanı kendi siperlerine davet edip, ona ikramda bulunamazdı.... Gelen sesler sertleşiyor, bazı emirlerin verildiği anlaşılıyordu.

Türk siperlerinde İzmirlinin arkadaşları gözetleme yerlerine doluşmuş, arkadaşlarının başına ters bir şeyler geldiğini fark etmişler, gelen seslerden bir şeyler öğrenmeye, anlamaya çalışıyorlardı. Topçu gözetlemedekiler dürbünle her şeyi görüyorlardı.

İzmirliyi alıp aşağılara doğru götürdüklerini fark etmişlerdi. Birden çok aşağılarda İzmirli’ nin bir ağaca bağlandığını ve birkaç kişinin bir subayın verdiği emirle onu kurşuna dizdiklerini gördüler... Az sonra İzmirli’ yi alıp kendi siperlerine götüren Anzak’ın bağırarak subayın karşısına dikildiğini ... ona bağırdığını, bağırdığını, sonra koşarak İzmirli’ nin cesedinin yanına gittiğini, ona sarıldığını, biraz sonra kendi tabancasını kafasına dayayarak ateş ettiğini... İzmirli’ nin üzerine kapaklandığını gördüler.

Bir birlerinin dillerini anlamasalar da, en zor şartlarda bile, bir birini öldürmek isteyen iki düşmanın dost olabileceğini... hem de ölünceye kadar dost olabileceğini gördüler...

 

 

 

500 BOŞNAK GÖNÜLLÜ

 

Devletin kalbi (payitaht) İstanbul’un dünyanın en güçlü ordularının tehdidi altında bulunması, Türklerin Çanakkale’de canlarını hiçe sayarak oluk oluk kanlarını akıtmaları, devletin her tarafında büyük bir ilgi ile takip ediliyor, vatan için ölmeye gençler koşup koşup geliyordu.

En kanlı muharebelerin verildiği bir sırada Bosna’dan 500 Bosnak ve Türk gönüllü çıka geldi.

Bosna devletin bir parçasıydı. İstanbul Payitaht’tı, elbette burası “Vatan”dı. Vatanın düşman ayağı altında olmasının ne olduğunu en iyi Boşnaklar bilirdi. Koşup geldiler.

Bosna’dan Makedonya’dan beş yüz genç, vatan için Çanakkale de ölmeye geldiler.

En fazla insan kayıplarının olduğu, insana en çok ihtiyaç duyulan cephe olan Anafartalar’a gönderildiler.

Cepheye gidecekleri haberini alan Boşnaklar, “Vatana, Devlete bizim kanımızda nasip olacak” diye hep beraber ağladılar, dua ettiler ve cepheye gittiler.

Çanakkale muhabereleri bittiğinde Bosna’ya geri dönenlerin sayıları onu-on beşi geçmiyordu. Çoğu kolsuz bacaksızdı. Sağ dönenler hayatları boyunca vatan için kaybettikleri uzuvlarının gururu ile yaşadılar.

Bugün bile Bosna’ da, Sancak’ ta, Mekadonya’ da Çanakkale savaşları ile ilgili çok güçlü hatıralar destanlar yaşanmaktadır

 

( Balıkesir’de Sancaklı Fort servisin sahibi Hamza Sancaklı’ nın babası Çanakkale’ye gönüllü gelen Boşnaklardan birisi idi.Çanakkale’de bir bacağını bırakmıştı.)

 

 

 

 

İKİ KERE NİKAHLANIP KIZ OLARAK ÖLMEK

 

Nenemin arkadaşıydı. Birkaç ayda bir köyden gelir, bir gece bizde misafir kalır, nenemle sabahlara kadar dini konularda sohbet ederlerdi. Ona “Yörük Nene” derdik. Her gelişinde biz çocuklara bazen ceviz, bazen badem, bazen de kestane getirirdi.

Nenem bazen takılır, “Bu yörük neneniz halâ kızdır” der onu güldürürdü. Biz çocuklara bakarken gözlerinin ta içleri güler, büyük bir sevgi ile başımızı okşardı. Şimdi, çocuk sevgisi ile yanıp tutuştuğunu anlar gibi oluyorum.

Köyde nişanlamışlar. Nişanlısı bir süre sonra askere alınmış. Bir daha hiç haber alamamış. Öldü demişler.

Bir kaç yıl bekledikten sonra biriyle nikahları kıyılmış tam düğün günü eşi Çanakkale cephesine alınmış. Birkaç hafta sonra “Şehit” haberi gelmiş. Üzerinden fazla zaman geçmeden sahipsiz, koruyucusuz kalmasın diye amca oğlu ile nikahlamışlar. O da Çanakkale’ ye gönderilmiş, o da orada kalmış.

Birkaç zaman sonra, öldü sanılan ilk nişanlısı tekdil hava ile yaralı, çok hasta bitkin bir halde köye dönmüş. Köyün yaşlıları yaralının bakacak kimsesi olmadığından, “Ancak sen bakarsın” diye nikah kıyarak yaralıyı onun evine getirmişler. O yokluk, çaresizlik, tedavisizlik günlerinde çok iyi bakmasına çabalamasına rağmen o da ölmüş. Kendi köyünde de, komşu köylerde de bütün eli silah tutan erkekler çeşitli cephelerde tükendiği için bir daha hiç evlenememiş.

“Neden evlenmedin” diye şaka ile soranlara “Anih, nasıl evlenecektim ki. Beni alacak bütün adamlar öldü... Gari başkalarını öldürmiyem didim...” diyerek gülerdi.

Bu gülümseme içinde beri neslin unutulmuş dramını sezer gibi olurdum.

 

 

 

TÜRKİYE HARP DAİRESİ ÇANAKKALE ARŞİVİNDE ZAYİAT DURUMU (1)

 

Savaşın adı Günü Savaş Birlikleri Şehit-Yaralı

Boğazı zorlama 18. 03. 1915 Müstahkem Mevki 115

Seddülbahir Muhaberesi 25. - 26. 04.1915 Güney Grubu 1898

Kumkale Muhaberesi 25. - 26. 04. 1914 Asya Grubu 1730

Arıburnu Muhaberesi 24. 04. -02. 05.1915 Kuzey Grubu 199 Sb. ve 14155

Güney Grubu Gece Savaşları 03. - 04. 05.1915 15. Tümen 3000

2.Kürte Muhaberesi 06. - 08. 05. 1915 Güney Grubu 7510

Arıburnu Muhaberesi 09. - 20. 05. 1915 Kuzey Grubu 10000

3.Kürte Muhaberesi 04. - 06. 06.1915 Güney Grubu (9.ve13.Tümen) 9000

Kerevizdere Muhaberesi21 - 22. 06.1915 Güney Grubu (9.ve13.Tümen)6000

Sığındere 28. 06. 1915 Güney Grubu (9.ve13.Tümen)2000

Sığındere 05. 06.1915 3. ve 5. Tümenler 4991

Sığındere 28.06 – 05. 07.1915 Güney Grubu Öteki Kuvvetler 9000

Kerevizdere 12.-13. 07.1915 4., 7., 8. Tümenler 9575

 

Bütün Cephelerde 25. 04.-13. 07.1915 Güney ve Asya Grupları 58691

Sığındere-Kürte 06. - 13. 08. 1915 Güney Grubu 7510

Kanlı Sırt 05. - 09. 08. 1915 16. Tümen 6930

Conkbayırı 06. - 10. 08. 1915 Kuzey Grubu 9200

Arıburnu 06. - 10. 08. 1915 Kuzey Grubu ve 19. Tümen 2000

Anafartalar 09. 08. 1915 12. Tümen 1085

Anafartalar 09. 08. 1915 7. Tümen 978

Anafartalar 10. 08. 1915 12. Tümen 413

Anafartalar 09. - 13. 08. 1915 7. ve 12. Tümen 3536

Anafartalar 21. - 23. 08. 1915 Anafartalar Grubu 679

Arıburnu-Anafartalar 06. - 22. 08. 1915 Anafartalar Grubu 18000

 

Savaş sırasında hasta veya zayıf olduklarından

Hastanelere veya evlere gönderilenler 64449

 

 

TOPLAM 250 bini aşmaktadır.

 

Sonu “000” ile biten sayılar kesin olmayıp, yuvarlak hesap verilmiştir. Kesin sayılar hiçbir zaman bilinememektedir. Kayıplar çok daha fazladır. Cepheye giden gönüllülerin sayısı tam olarak bilinemediğinden kayıpların sayısının korkunçluğu gizlenmiştir.

(1) Özbay. Dr. Ben. Kemal age s= 239-240

Akşit, İlhan – Çanakkale Savaşları S=39,41,46,49,50,52

 

 

ÇANAKKALE KAYIPLARININ SAYISI

 

Çanakkale’de destanlar yapılırken devletin hemen hemen her yerinde, yangın vardı, savaş vardı. Ordular, hudut boylarında devletin bekası için kendilerinden gerek malzeme, gerek insan bakımından çok üstün düşmanlarla çarpışıyor, bir yandan da kardeşçe yasadığı kandırılmış, satın alınmış insanlarla uğraşıyordu.

Çanakkale’de ordular eriyor, düşmanın karşısına dikilmesi gerekiyor, eksilenlerin yerleri en yakın çevreden getirilen “gönüllü” lerle dolduruluyordu.

Bunlar askere alınma yaşının altında bulunan gençlerdi. Çağrıldılar.

Balıkesir, Bursa, Kütahya, Manisa, Adapazarı, Uşak, İzmir, Aydın, Muğla’dan, Marmara’dan, Ege’den ve Anadolu’nun her yerinden yeni yetme gençler, delikanlılar koşup geldiler. Çoğunun bıyıkları bile terlememişti. Geldiler ve çok kısa bir talimden sonra cepheye gönderildiler. Çoğu burada isimsiz kahramanlar olarak eriyip gittiler. Bunların askerlik Kayıtları o karışık dönemde İstanbul’a Harbiye nezaretine ulaşamadığı için pek çoğu resmi verilen şehit veya kayıp listesine giremediler.

Yunan işgali üzerine işgal altında kalan bölgelerde askerlik şubesi kayıtları düşman eline geçmesin diye imha edildiğinden, Çanakkale’de kaybettiğimiz insanlarımızın sayılarını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyiz.

Devletin 1916 yılında verdiği resmi rakamlar da Şehit ve kayıp sayısının çokluğu karşısında halk korkmasın diye az gösterildiği biliniyor. Çünkü harbiye nezareti Sarıkamış felaketini, orada donarak ölen doksan binden fazla askeri uzun süre saklamış, ancak 1918 yılında açıklamak zorunda kalmıştı.

 

 

Verilen sayılar Şöyle;

 

İsmail Hamdi Danışmend – Kronolojik Osmanlı Tarihi Cilt : 4 Sayı: 430

Umumi Zaiyat 186.869

 

55.127 Şehit

100.117 Yaralı

10.067 Kayıp

21.493 Hastalıktan Ölüm

 

 

Gen. Liman Von Sanders – Türkiye’de Beş Yıl S=130

218 bin kayıp bunun 66 000’i Şehit

 

Şevket Süreyya Aydemir - Enver Paşa Cilt 3 Sayfa 264

55. 177 Şehit

100.177 Yaralı

21.498 Hastalıktan Ölüm

10.067 Kayıp

64.440 Hastalıktan geriye sevk

 

TOPLAM 251.359 Kayıp

 

İslam Ansiklopedisi – Türkiye Diyanet Vakfı

 

Kayıplar 190.000 ile 350.000 arasındadır.

 

Genel Kurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Kayıtlarına Göre;

 

Kayıplarımız 213.882 dir

 

Çanakkale Savaşlarında savaşan Türk Ordusu’nun sayısı 500.000 ile 700.000 arasında değişmektedir.

Türkiye Harp Tarihi Dairesi Çanakkale arşivinde bu cephedeki zayiat şöyledir. (1)

 

Şehit 25.127

Yaralı 130.306

Esir-Gaip 10.867

Hastalıktan ölen 21.498

Malül 64.449

 

Toplam 251.447

 

İngiliz ve Fransız Kayıpları (2)

 

İngilizler ve Fransızlar Gelibolu savaşları için gerek kendi ülkelerinden gerekse sömürge ve bağlı ülkelerden pek çok askeri buraya getirdiler.

Resmi raporlara göre Geliboluya gelen İngiliz kuvvetlerinin sayısı 410.000, Fransız kuvvetlerinin sayısı 79.000 dir.

 

İngilizlerin toplam kaybı;

115.000 ölü, yaralı, kayıp

Hastalanıp memleketlerine yollanan 115.000 sayısı içinde 43.000 i ölüdür.

 

Fransızların toplam kaybı:Ölü, yaralı, kayıp: 47 000

(Özbay, Gen.Dr.Kemal – Türk Askeri Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri Cilt 1 S=239

Aspinall – Oğlander –age- S=469)

 

Gelibolu’ya gelen müttefik asker sayısı :

İngiliz 410.000

Fransız 79.000

 

İngilizlerin Kaybı;

 

115.000 ölü, yaralı, kayıp

90.000 Hasta (memlekete sevk)

Kayıplardan İngiliz subay ve er 43.000 ölmüştür.

 

Fransız Kaybı; 47.000 dir.

 

Gelibolu seferi sekiz buçuk ay sürdü. Her iki tarafın kayıplarını, tahmin etmek çok güçtür.

Türk kayıpları pek gelişigüzel tutulmuş olup, 86.692 ölü ve 164.617 yaralı ve hastanın, gerçek kayıplardan çok eksik olduğu muhakkaktır.

Bir Türk kaynağı 470.000 gibi büyük bir rakam ifade eder fakat 300.000 civarında olduğunu tahmin etmek daha makuldür.

İngiliz ve Dominyon kayıpları 198.340 ile 215.000 arasında değişiklik arz eder.

Müttefik kayıpları muhtemelen 265.000 idi ve bunlardan 46.000 kadarı harekat sırasında ölmüş veya hastalık yüzünden hayatlarını kaybetmişlerdir. (Rhoden, Robert , Petter, Wolfgang - Gelibolu harekatı s. 506)

 

1. Dünya Savaşında Türkiye deki Alman personeli

 

500 kişi von Sanders ile

700 kişi Usedom ile

1700 kişi Souchen ile

 

Amiral Pieper yönetiminde 780 Alman mühendis, usta ve işçi ile çoğunluğu kadın 15.000 Türk işçi ile 27 Cephane fabrikasında cephane ürettiler. (Petter, Dr Wolfgang- Die Dardanellen in der Deutschen Weltkriegsstrategie (Çanakkale savaşları sebep ve sonuçları uluslar arası sempozyumu ) 1990 S=125-126)

 

 

 

 

BEYBABA

 

1950 li yıllarda mahallemizde oturan “Beybaba”diye andığımız emekli bir albay vardı. Gayet şık giyinir, vakur ve dimdik yürü, etrafına gülümseyerek selam verirdi. Ondan çekinirdik. Yemen’de, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda çarpıştığını anlatırlardı.

Sokağa girdiğinde, biz çocuklar, oyunumuzu bırakır, sıraya girer, onun önümüzden geçmesini beklerdik. Elinden hiç bırakmadığı bastonunun içinde tüfek olduğuna inanırdık. Önümüzden geçerken hepimize gülümseyerek selâm verir,”Merhaba asker”diye selâmladıktan sonra cebinden çıkardığı “kağıtlı şekerleri”bize dağıtırdı. Bilmem, belki de şekerin hatırına ona gösterilen saygı başkalarına gösterilmezdi. O zamanlar “kağıtlı şeker” çocuk dünyamızın rüyalarını süsleyen en ulaşılmaz yiyeceği idi.

Milli bayramlardan bir idi. Belki de Cumhuriyet bayramıydı. Koltuk değneğine dayanarak bir ayağını sürüye sürüye yürüyen bir ”nane şekerci“ oralarda nane şekeri satıyordu. Şimdiki çocuklar bu nane şekercileri bilmezler. Pek çok yoksul insan o zamanlar böyle geçinir, kimseye avuç açmadan,minnet etmeden hayatlarını sürdürürlerdi.

Nane Şekercinin yakasında iki madalya sallanıyordu.Çünkü bayramdı.Oralardan bayramı izlemeğe gelen iki,üç genç serseri nane şekercinin önüne geçip onunla dalga geçmeğe başladılar:”Şekerci,yakandakiler gazoz kapağı mı?”Şekerci büyük bir ciddiyetle: “Hayır,bu Çanakkale,bu da İstiklâl madalyası..”Gençler devam ediyorlardı:”Hadi..Hadi.. Bizi kandırma.!”Tam o sırada gençlerden birisi nane şekercinin arkasına geçerek koltuk değneğine bir tekme vurdu.Nane şekerci yere düştü,şekerleri dağıldı.Gençler gülüyordu.

Tam o sırada gürlercesine bir ses duyuldu:” Utanın..Utanın..!”Elindeki bastonu havada sallayıp koşarak gelen Beybaba’yı gördük.Halâ bağırıyordu:”Utanın..Utanın..!”

Geldi.Eğildi.Nane şekercinin kalkmasına yardım etti.Nane şekerci onu görünce: “Komtanım ,sen misin..?”deyince,Beybaba sordu:”Yoksa bunlar sana bir şey mi yaptı?”Nane şekerci:”Hayır komtanım,hiç bir şey yapmadılar,hiçbir şey yapmadılar..!”diye cevap verdi. Beybaba bu sefer gençler bağırmağa başladı:” Utanın..Utanın..Bakın adam hâlâ sizi koruyor. Ona hiçbir şey yapmadığınızı söylüyor.. Doğru..!Siz onun için bir şey yapmadınız.. ama o sizin için çok şey yaptı..Utanın..!”Serseriler ortadan kayboldular.Beybaba’nın işareti üzerine biz çocuklar yere dökülen naneleri toplayıp şekercinin kutusuna koyduk. Beybaba bastonunu sallayarak uzaklaştı. Biz o günden sonra Beybaba’yı daha çok sevdik,nane şekerciye de daha fazla saygı gösterdik.Artık o bizim kahramanımızdı.

 

 


SİMİTÇİLER


Babam anlatmıştı. İlkokulu İvrindi de bitirmiş, babası 1927 de Balıkesir’de bir oda tutup orta okulda okuması için oraya yerleştirmiş.Oturduğu yer,geniş bir avluya bakan sıra sıra odalardan meydana gelmiş,her odada bir aile oturmuş.

Bir gün akşam karanlığında,bahçe kapısının eşiğinde bir şamata kopmuş.Üstleri başları lime lime olmuş gözleri bir bezle bağlı bir kör, bir kolu ve bir bacağı kopmuş tahta bir koltuk değneği ile yürüyen bir başkasının omzunu tutmuş içeri girmeğe çalışıyorlarmış.Bu arada da bağırmağa başlamışlar:”Ana,biz geldik..Biz geldik ana..Biz geldik..Anacığım,biz geldik..!”

Birden dipteki odalardan birinde bir şangırtı duyulur.Yaşlı bir kadın kollarını açmış,feryat ederek koşar:”Yavrularım...! Oğullarım..! Aslanlarım..! Çocuklarım...!” Kadının sesini herkes dışarı çıkar.Üçü birden avlunun ortasında bir yumak olurlar.. Hıçkıra hıçkıra uzun süre ağlarlar.. Bir ara kadın kapıya doğru bakarak:”Babanız nerede.? Nerde kaldı babanız?O Gelmedi mi...?” Ağlaşarak içeri girerler..

Hayat devam etmektedir.

Kısa bir süre sonra geçimlerini temin etmek için körün önünde bir simit tablası,koltuk değneği ile gidebilen kardeşinin omzunu tutarak simit satmağa başlamışlar.Bir gün şehir merkezinde simit satmak için bir kahveye girip oyun oynayanlara:”Simitçi geldi..Taze simit..Beyler ,simit ister misiniz.?”Oturanlar,kahveciye:”Bunlar da yeni çıktı..Kardeşim, sokmasana buları kahveye..Oyunun keyfini kaçırıyorlar..Çıkar dışarı bunları..”Simitçiler: “Tamam,kardeşim..Çıkıyoruz..Hani simit alır mısınız diye gelmiştik..Olur,çıkıyoruz..”

Simitçiler giderlerken, orada oturmakta olan bir subay arkalarından gelir. Tam yanlarına geldiğinde topal simitçi bağırır: ”Dikkat zabit...”İkisi de ellerinden geldiği kadar dimdik dururlar. Subay sorar:

-Siz asker miydiniz?
-Evet efendi.
-Madalyanız yok mu?
-Var efendim.
-Madalyalarınızı takın! Bir daha size öyle davranamazlar. Bilmiyorlardır.
-Efendim, hiç o madalyalarla bu iş yapılır mı? Hicap duyarız...

Subay düşünceli bir şekilde ayrılır.Arkasından gittikçe uzaklaşan sanki dövüşüyormuş gibi bağıran bir ses duyar:”Simit..Simit...Taze,gevrek simit...

KİRLİ MENDİL

 

Kepsut’un Tepe Köyünden Süleyman Çavuş Çanakkale’ye gider ve tam dokuz yıl sonra çıkar gelir. Çanakkale’de İngilizlere esir düşmüştür.

Esarete de Süleyman Çavuş ve arkadaşları Malezya taraflarına götürülmüş. Hangi esir kampında olduğunu bilmiyoruz. Anlattığı kadarıyla esir kampında birkaç yüz Türk varmış.

Esaret arkadaşları arasında bunlar Balıkesir’den üç kişi imişler. Hemşehri oldukları için hep beraber kalıyorlar, bir birlerine destek oluyorlarmış. Kepsut Tepe köyden Süleyman Çavuş ve Pamukçu kasabası civarından ayni köyden iki arkadaş daha.

Bu iki arkadaşın bir özellikleri daha varmış. Bunların ikisi de köylerinden ayni kız aşıkmışlar. Eskiden köyler dokuz , on hane olurdu.eğer bir kız varsa,bütün köy delikanlıları ona aşık olurlardı.

Bu iki arkadaş Çanakkale’ye gelmeden önce, köyde helâllaşmak için eşi dostu ziyaret ederlerken, kız bu arkadaşlardan birine gizlice içine “kekik dalı koyduğu bir mendil vermiş.

Esarette,mendilin sahibi olan genç,her gün mendili çıkarır,kekiği koklar,hiç durmadan hüngür hüngür ağlarmış.Rakibi olan diğer arkadaşı ona hiç durmadan :”Ne olur,memleket kokusu.Ne olur,şu mendili bir de ben kokayım..” diye yalvarır,ağlarmış.Öbür arkadaşı ise:”Olur mu..Olur mu..? Mendili sana mı verdi? Olur mu?”diye mendili koklamasına izin vermezmiş. Mendil akan göz yaşlarından öyle kirlenmiş ki rengi bile değişmiş. Hemen her gün. Bu esaret arkadaşlarından biri mendili koklar ağlar. Diğeri koklamak ister ağlarmış. Malezya’da kekik ne arar.Gurbette bir kekik kokusu bile ağlarcasına özleniyor..

Bir gün mendilin sahibi olan esir,orada vefat ediyor.Ölmeden önce arkadaşına koynundan çıkardığı mendili verip:”Kardeşim,ben artık gidiyorum.Artık emanet senin..”diye ruhunu teslim eder.

Mendili alan arkadaşı her gün her fırsatta mendili çıkarır, koklar koklar hem gurbetin sıkıntılarına, hem ölen arkadaşına, hem hasret çektiği sevdiğine ağlar durur.

Bir gün harp bitti.Esaret de bitti.Haydi artık gidin derler.Nasılsa onları götürecek gemiyi kaçırırlar.Düşerler yayan yola.Yol bilmezler,iz bilmezler,para yok,iş yok..Dilenerek vatana ulaşmağa çalışırlar. Aç, perişan Hindistan’a ulaşırlar. Orada Mendilin diğer sahibi de vefat eder. Ölmeden önce mendili çıkarıp:”Süleyman,artık benden hayır yok..Eğer memlekete sağ varırsan ,bizim köye var,bu mendili Ahmet kızı Hatice’ye ver.Emanetini alsın, artık bizi beklemesin...”diye ona teslim eder.

Ve bir gün Süleyman Çavuş göyüne çıkar gelir.Saç sakal birbirine karışmış,Giysiler lime lime parçalanmış,elde bir değnek,sırtında kocaman bir torba Süleyman Çavuşu kimse tanımaz..Dilenci sanmışlar.O devirlerde esaretten dönenlerin çoğu ancak dilenerek köylerine ulaşırlarmış.Ama köyü köpeğinin tanıdığını söylerler.her gelen yabancıya havlayan köpek ona havlamamış.

Süleyman Çavuş evine yaklaştığında oğlu da tanımamış.”Ana,bir dilenci geliyor..”diye içeri seslenmiş.Karısı dışarı çıkmış.O da tanıyamamış.Ama Süleyman Çavuş,karısına ismiyle seslenince kadın onu sesinden tanımış,ona doğru koşmuş. Süleyman Çavuş:”Aman sarılma.. önce beni bir yıkayın demiş. Hemen bahçede duran çamaşır kazanının altını yaktırmış. Köydeki “Berber Dayı”yı da çağırmışlar. Su ısınınca Süleyman Çavuş bir taşın üzerine oturup soyunmağa başlamış. Ç amaşırlarını almak isteyen karısı onları vıcık vıcık bit içinde görünce bir çomakla bütün çamaşırları kazanın altına atmış.Sıra sırt torbasının boşaltılmasına gelmiş. Her şey yırtık pırtık. Hemen kazanın altına atmağa başlamış. En dipte pis,kirli,leş gibi bir mendil çıkarmış,tam onu da kazanın altına atacakken

Süleyman Çavuş:-Aman..Onu atma..O emanet.. Onun sahibi var..

Karısı:-Bu çok pis.Bari yıkayayım..

Süleyman Çavuş:-Hayır.O esarette kalan iki arkadaşımın göz yaşlarıyla kirlendi.


Süleyman Çavuş’un üstüne “susakla”(su kabağı” bir kazan kaynar su dökmüşler ancak kiri kabarmış. Hattâ kirini bir tahta fırçasıyla sıyırmışlar.Yılların kiri ancak temizlenmiş.Tıraş da olunca o olduğu ortaya çıkmış.

Uzun zaman sonra Süleyman Çavuş ancak kendini toparlaya bilmiş. Yıllarca esaret çekmek kolay değildir. Emaneti teslim etmeğe karar vermişler.

Bir gün at arabalarına binip önce Kepsut’a oradan Balıkesir’e oradan da köye varırlar. Köye yaklaştıklarında karşılayıcılar çıkar. Köyden düğün sesleri gelmektedir .Köye yaklaştıklarında karşılayıcıların içinde o köyden Çanakkale’de siperlerde beraber oldukları Kadir Çavuş da vardır.Kadir Çavuş da o köydendir.Yalnız o esir düşmemiş,harp sona erince köyüne geri dönmüş.Kucaklaşırlar.

Kadir Çavuş-Yahu Süleyman, benim bu gün evlendiğimi sana kim söyledi?

Süleyman Çavuş-Kimse söylemedi. Söyleselerdi de mutlaka gelirdim. Ama bugün buraya Ahmet kızı Hatice’yi görmeğe , ona esaretten getirdiğim emaneti vermeğe geldim.

 

Süleyman Çavuş, esarette ölen arkadaşlarının durumunu anlatır.

Kadir Çavuş- Hatice Hanıma ben de aşıktım.Ama o iki arkadaşım benden büyüktüler.aralarında onun için öyle kavga ediyorlardı ki ben onların yanında bu sevdamı açıklamağa cesaret edemedim.ama Askerden dönünce her sene evlenmek için Hatice hanıma haber yolladım.ama o:” Benim verilmiş sözüm var..”diye kabul etmedi.Fakat yıllar geçtikçe ümidi herhalde kalmadı ki geçenlerde benimle evlenmeyi kabul etti.Ama bana ;eğer doğacak çocuklarımız erkek olursa onlara esarette ölen arkadaşlarım Ömer ve Mustafa adını vereceğime dair söz verdirdi.Bu düğün bizim düğünümüz.Benim için mahzuru yok. Hanımın götürüp emaneti versin.Hem onların öldüklerini öğrenince belki gönlü daha rahat olur..

 

Süleyman Çavuş’un Hanımı düğün evine girer. Hatice hanımın yanına oturur. Köy küçük olduğundan az misafir vardır. Süleyman Çavuş’un hanımı bir ara Hatice hanıma:

“Size bir emanet getirdim.”

Hatice hanım:-Hayrola?

“Size çok uzaklardan bir esaret emaneti getirdim..”

Hatice hanım irkilir.”Ömer ile Mustafa’dan mı yoksa?”Süleyman Çavuş’un hanımı o kirli mendili çıkardığında Hatice hanım kaparcasına alır. Göğsüne bastırır, hıçkıra hıçkıra saatlerce ağlar...

Asker arkadaşları Kepsut’lu Süleyman Çavuş ile Kadir Çavuş birbirlerini bırakmazlar. Yıllarca birbirlerine giderler gelirler. Selam yollarlar. Herhalde 1940 ların sonu vaya 50 lerin başında olmalı. Süleyman Çavuş bir gün pazarda Kadir Çavuş’un köylülerine rastlar. Onlara Kadir çavuşu sorar.” Geçenlerde Hatice hanım vefat etti.Mezara konurken anlamadığımız bir şey oldu.Oğulları Ömer’le Mustafa analarının cesedini kabre koydular.Sonra ‘anamızın vasiyeti’ diyerek yüzüne kirli, pis bir mendil örttüler..Neydi o pis mendil anlamadık. Sorduk ‘Biz de bilmiyoruz’ dediler. Neydi acaba o kirli mendil”

Neydi acaba o kirli mendil...?


MUMALİLERİN ABDULLAH

Balıkesir’in Kepsut kazasından bugün halâ orada yaşayan Mumali(Mumcu Aliler) ailesinin oğlu Abdullah Çanakkale cephesine savaşa gider, bir kaç ay sonra şehit oldu haberi gelir. Bu haber üzerine bir süre sonra hanımı Halide’yi küçük Yakup ile evlendirirler. Hayat devam etmektedir.Halide’nin Yakup’tan iki çocuğu olur.Günler geçmektedir..

Dokuz on sene sonra bir gün Kepsut’un içinde bir karışıklık olur. Bağırışlar, çığlıklar, koşuşmalar sürer gider. O zamanlar şimdiki gibi ses kirliliği yoktur. Bir köpek havlasa yedi mahalleden duyulurdu. Halide hanım kapının önünde koşuşmaları görünce pencereye çıkar, geçenlere: “Komşular, ne oldu? Ne var? Niye koşuşuyorsunuz?”diye sorar.Geçenlerden birisi: “Senin Abdullah gelmiş..”cevap verince.Halide hanım çocuğunu emziriyormuş,onu divanın üstüne fırlatır atar, dışarı fırlar.

Tam o sırada,Abdullah Merkez camisinin önündeki çınarın altında durmuş,kendine “Hoş geldin.!” diyenlerle kucaklaşıyormuş.Her gelen :”Biz seni öldü biliyorduk Abdullah!” diyor,o da :”Esirdim..Döndüm..Benim gibi pek çok arkadaş için de öldü haberi gitmiş. Ama ölmedim.Döndüm..”diye cevap veriyormuş.

Bir ara amcasına:”Yahu, benim hanım ne oldu? On yıldır haber alamadım. Öldü mü, kaldı mı? Ne oldu?”diye sorunca,amcası:Oğlum,bu işte darılmak olmaz..Senin öldü haberin gelince, sokakta kalmasın,kurda kuşa yem olmasın diye onu kardeşin Yakup ile evlendirdik.Ondan iki de çocuğu oldu..”diyerek durumu anlatır. Bunun üzerine Yakup acı içinde ayağa kalkar:”Ben bunca sene, bu kadar acıyı sadece ona kavuşmak için çekmiştim. Demek boşunaymış..”der ve meydandan çeker gider.

Tam o sırada Halide hanım koşarak meydana gelir. Abdullah’ı arkadan görür. ”Abdullah..Abdullah..”diye seslenir.Abdullah geri dönmez,meydandan bir sokağa sapar kaybolur.Halide hanım arkasından koşmak ister,fakat Yakup önüne geçer.”Nereye koşuyorsun?”diye sorar.Halide :”Abdullah gelmiş.”der.Yakup:” Sana ne Abdullah’tan? Sen benimle evlisin.İki de çocuğun var..Dön evine..!”diyince Halide hanım eve döner.

Abdullah hayatı boyunca Kepsut’ta yaşamış, ama bir daha kendini Halide’ye hiç, ama hiç göstermemiş. Çok dikkat etmiş.

Halide hanım,sırdaşı komşularına sık sık sorarmış:”Hissediyorum.Abdullah etrafımda dolaşıyor.Ama hiç kendini bana göstermiyor.Çarşıda,pazarda rastlıyor musunuz acaba..?”Abdullah’ı pek gören olmazmış.
Bazı günler. Ama her zaman değil bazı günler Halide camı açtığı zaman pencerenin pervazında bir gül bulurmuş.Bu güller Abdullah ölünceye kadar hep orada olmuş.


SIHHIYECİ TAHİR BEY



1915 yılı başlarında Biga’nın en yakışıklı delikanlısı Tahir Biga’nın en güzel kızı ile evlenmek amacıyla anlaşmışlar, gizli gizli buluşurlarmış. Birgün Tahir Çanakkale’ye harbe gitme emrini alır.Vedalaşmak için en son buluştuklarında Tahir:”Eğer beni beklersen,harpten sağ dönersem seninle evleneceğim.Bekler misin?”diye sorar.Kız:”Bu can bu tende durdukça seni bekleyeceğim..”diye cevap verir.

Tahir Çanakkale’ye gider. Orada şehit olur. Bir süre sonra kızın babası iş nakli ile evini başka bir yere göçürür. Kızını da zorla evlendirir. Bir daha onlardan haber alınmaz.Unutulurlar.
Uzun yıllar sonra şehit Tahir’ın bir erkek kardeşi olur. Annesi babası ona şehit ağabeyinin adını verirler.
Aradan yıllar geçer Tahir büyür. Okur. Köy Enstitülerinin sıhhıye bölümünden mezun olur. Biga çevresinde köylere sağlık hizmeti vermeğe başlar. Bu hizmetlerden birisi de köylerde çocukları sünnet etmektir.
Sıhhıyeci Tahir Bey, bir gün bir köyde sünnetleri yapmış, düğün yerinde eğlenmeye katılmıştır. Bir süre sonra köy meydanında bir feryat duyulur. Çok yaşlı bir kadın gözlerinden sicim gibi yaşlar akarak feryat ederek Tahir Beye doğru koşturmaktadır.
“Tahirim......Sen mi geldin...?Tahirim....sen mi geldin..?Neden bu kadar geç geldin...? Neden beni bu kadar beklettin..? Nerde kaldın...? Tahirimm....Sen mi geldin...?”
Yaşlı kadın, gelir Tahir Bey’e sımsıkı sarılır. Hiç durmadan gözlerinden yaş akmaktadır. Tahir kadını iter:”Teyze sen kimsin..?”
Kadın irkilir. Tahir’ın yüzüne uzun uzun bakar.”Sen Tahir değil misin?” “Evet, Tahirim. Ama teyze ben seni tanımıyorum.. Sen kimsin?”Yaşlı kadın birden toparlanır. Tahir’i bırakır. Sonra acı acı gülümseyerek, ellerini Tahir’in yüzüne sürerek:”Ah...Duymuştum...Bir kardeşi olduğunu duymuştum..Onun adını verdiklerini duymuştum..Her halde o sensin...Çok güzelsin..Çok güzelsin.. Ama o senden daha güzeldi..O hep içimde yaşıyor..Yüreğimde yaşıyor..Tam senin yaşlarında gitmişti..Ağabeyine çok benziyorsun..Çok benziyorsun .Birden seni o sandım..Ah.... O hep burada yaşıyor.”
Tahir Bey uzun süre şaşkınlıktan kurtulamaz.


ÇOK HAZİN BİR AKİBET

(12 Şubat 1955 –Balıkesir Postası-Sayı:3653)

(Yazan Sıtkı Tuzcuoğlu)

 

1.Dünya Harbinin ilk günlerinde İstanbul Kadıköy’ünün Yel değirmeni semtinde oturan ve Galata’da Ömer Abid İş hanında un üzerine iş yapan iki kardeş ihtiyat zabiti olarak Çanakkale’ye giderler.

Anafartalar’da büyük bir taarruz esnasında ön safta çarpışan iki kardeşten birinin kıtası geri çekilirken bir dere içinde yüzlerce şehit ve yaralı arasında kan pıhtıları içinde kardeşlerden küçüğü ağabeyinin şehit olarak yatmakta olduğunu görür. Fakat obüs toplarının yağmur gibi yağan şiddetli ateşi altında kardeşinin bir saniye bile yardımına koşamaz.

İki gün sonra ayni yere yapılan karşı taarruzla bu yerler elimize tekrar geçtiğinde ağabeyinin cesedini arayan küçük kardeş hiçbir şey bulamaz.

Harp bittiğinde sağ kalan kardeş terhis olup İstanbul’a döner. Biraz sonra da ağabeyinin şehit olduğuna dair resmen künyesi de gelir.

Şehit olan ağabeyi evli ve bir buçuk yaşında bir evlat sahibidir. Küçüğü bekardır.

Anne ve babaları gelinlerinden ayrılmak istemedikleri için torunları babasız kalmasın diye her iki tarafın rızasıyla düğünsüz bir nikâhla bunları evlendirirler. Bir sene sonra bir çocukları olur.

Fakat bir gün Abit Hanından eve gitmek için çıkan genç iskelede Kadıköy’e gitmek isteyen esaretten dönen ağabeyi ile karşılaşır.

Hasretle sarılırlar,ağlaşırlar.Bir ara küçük olan esaretten dönen ağabeyine:” Ağabey bütün aile seni şehit biliyorduk.Birlikte biden eve gitsek anne ve babamız heyecanlanıp fena olur.Ben önden gideyim.Onları hazırlayayım.Sen yarım saat sonra gel.!”der ve gider.

Şuursuz bir halde eve gelen küçük kardeş herkesi toplar ve ağlayarak durumu anlatır. Hıçkırıklarla tabancasını çeker annesini, babasını, kadını ve en son kendini öldürür.

Silah seslerine gelen zabıta ve mahalle halkı şaşkın bir halde manzarayı seyrederken esaretten dönen durumu görünce yerdeki tabancayı alır:” Bu dünya bana haram...” diyerek kendini öldürür.

Olay zamanın İstanbul gazetelerinde siyah çerçeve içinde yazıldı. Günlerce konuşuldu.

 

 

BOZCAADA MÜFTÜSÜ

 

Çanakkale savaşları sırasında kuzey Ege’de bulunan Midilli, Limni, İmroz ve Tenedos adaları İngilizler tarafından askeri üs olarak kullanıldılar. Bunların bugün ikisi İmroz (Bozca ada) ve Tenedos (Gökçe ada)bizim elimizdedir.

Tenedos müftüsü Mehmet Efendi Bizim “Teşkilat-ı Mahsusa’nın o çevredeki adamıdır. Çevre adalarda yaşayan Türkler ve Rum balıkçılar İngilizlerle ilgili bütün bilgileri bir şekilde ona iletiyor, o da ışıkla karşıda,Anadolu yakasında bekleyenlere bildiriyor,onlar da hiç bekletmeden telsizle İstanbul’a aktarıyorlardı.Deniliyor ki İngiliz gemileri daha limandan ayrılmadan Liman Paşanın her şeyden haberi oluyordu.

İngilizler bilgilerin Türk casusları tarafından elde edildiğinin farkında olduklarından hiç durmadan casusları yakalamağa çalışıyorlardı. İngilizlerin Ağustos muharebelerindeki başarısızlıklarının bir nedeni de planlarının Türk casuslarınca elde edileceği kuşkusuyla harekâtın son ana kadar yüksek rütbeli subaylardan bile saklanmış olmasıdır.

Fakat bir gün Müftü ışıkla haberleşirken oğluyla beraber yakalanır. Hemen mahkeme edilirler. O zamanki harp kurallarına göre ikisi de idama mahkum edilirler.

İdam günü, ayaklarda zincirli bukağı eller arkadan zincirlerle kelepçeli infaz yerine götürülürler. Müftü “tekbir” getirerek hiçbir şeyi umursamadan yürür gider. Fakat oğlu çok gençtir, hayatının baharındadır.Belki ne yaptığının bile farkında değildir.Giderken korku içinde ağlamağa başlar.Çocuk ürkmüştür.

Duvarın dibine diktiklerinde müftü tekbir getirmeğe devam etmekte, oğlu ise titreyerek göz yaşı dökmektedir.

Hüküm okunur.Türkçe’ye çevrilir.Son arzuları sorulur.Müftü cevap vermez.Oğlu başını kaldırır: “ Babamın elini tutmak istiyorum..”der.Kelepçeler çözülemeyeceği için izin vermezler.Bunun üzerine Müftü oğluna döner.Bak oğlum gözlerime..Gözlerime bak..!”der. Oğlu başını kaldırır babasının gözlerine bakar.Birden silkinir,sanki bir şey görmüşçesine gülümsemeğe başlar sevinir..

Gözleri bağlandığı zaman halâ gülümsediğini söylerler.

Acaba babasının gözlerinde kendisini bu kadar sevindirecek ne gördü...?

 

 

 

MEHMET OĞLU HAKKI

 

 

Mehmet oğlu Hakkı evli ve iki çocukludur. Çanakkale savaşları sırasında herkes cepheye gitmeğe başlayınca annesi Hakkı’ya: “ Oğlum, karın genç, iki de çocuğun var.Ben bunlara nasıl bakayım? Evde kal Çanakkale’ye gitme..”Hakkı:”Ana,olur mu? Nasıl gitmeyeyim.?”Anası altınlarını ziynetlerini çıkarır,önüne yığar: “ Git bedel öde..Askerlikten kurtul..”

Hakkı alır altınları, bozdurur. Bedel öder. Artık gitmeyecektir. Fakat her gün köylerden gelenlerle beraber yüzlerce genç İstasyon caddesinden(bugün Milli Kuvvetler Caddesi) geçerek İstasyonda kendilerini bekleyen trene binerek Bandırmaya, oradan da vapurla Gelibolu’ya giderlerdi. İhtiyarlar, oradan sekiz buçuk ay hemen her gün insan aktığını söylerler.

Hakkı her gün gidenler içinde olan birkaç arkadaşını da oradan uğurlamaktadır. Hepsi neşe içinde vedalaşıp türküler söyleyerek gittiğinde o istasyonda kala kalır, kahrolurdu. Akşam kahveye gitse kimse yüzüne bakmazdı. Çünkü akranları, arkadaşları hep gitmişti. Kahrolur. Dayanamaz. En sonunda Askerlik şubesine gider, Çanakkale’ye gitmek istediğini söyler. Şube reisi;ödediği bedeli geri veremiyeceklerini söyler.Hakkı “olsu.!”der.Israrı kabul edilir.Asker elbisesini giyer ve vedalaşmak üzere evine gider.Annesi tezgâha oturmuş bez dikiyormuş. Geçimleri bez üzerine imiş. Annesi, karısı dokur, o dükkanda satarmış.

Anası oğlunu asker elbiseleri içinde görünce şaşırmış:

-Oğlum bu ne?

-Ana,dayanamadım,dayanamadım..artık bende gidiyorum Çanakkale’ye.seninle helallaşmağa geldim.

-Oğlum bütün sütüm sana helâl olsun.

Babası oğluna sarılır ve iki kaşının arasından öper.Sonra kollarını açar dua etmeğe başlar: “Rabbim,oğlum çok istiyor,ona rütbelerin en yücesini,şehitliği nasip eyle..”Hakkı anasının elini öper, vedalaşır, helallaşır,gider.

Birkaç ay sonra Hakkı anasının rüyasına girer. Rüyada; damatlıklarını giymiş, sevinç içindedir.Alnının ortası,anasının öptüğü yer işıl ışıl parlamaktadır.

Sevinç içinde anasına:”Ana, ana. Müjde..! Müjde.!Müjdemi isterim.”der kaybolur.anası uyanır.”Gerçekten geldi”,der hep.

Bir süre sonra bir mektup gelir:”Oğlunuz Hakkı Anafartalar’da.alnından vurularak şehit olmuştur. Hakkı anasının öptüğü yerden vurulmuştur.

Arada birkaç ay geçmiş, her taraf yaralı dolmuştur. Hava değişimim için gelenlerden

birisi eve gelir. Tanıdıklarıdır. Mahallelerinin çocuğudur. İçeri alırlar.

-Teyze, oğlun şehit olurken omuz omuza idik, yanımdaydım. Teyze ,sen ona bir dua etmişsin..Ne duası ettin.Neydi o dua.

“Oğlum ne duası olacak, bütün anaların yaptığı duayı yaptım...”

Hayır, hayır teyze,başka bir dua o... Şehit olmadan birkaç dakika önce Hakkı açtı ellerini başladı bağırmağa.”

“Rabbim,anamın duası..Unutma haaa..! Anamın duası..Anamın duası ha..!.” diye bağırıyordu.Ne duası ettin ona.?”

 

Anne göz yaşları dökerek ellerini açar bir başka duaya başlar:

“Ey garip anaların duasını kabul eden Rabbim. Şehidimin nazını hoş gör...”

 

 

TÜRKALİ KÖYÜNDEN MEHMET

 

 

Türkali köyü Balıkesir’e bağlı Türkmen köylerindendir. Bu köyden on beş genç Çanakkale savaşlarına katılmış beşi orda şehit düşmüş diğerleri geri dönmüştür. Geri dönenlerden Mehmet (Özbay) İngilizlere esir düşmüş gittiğinde pehlivan yapılı aslanlar gibi bir delikanlı iken yıllar sonra iki büklüm, köyüne çıkıp gelmiştir.

Yakın köylerden olan Beşpınar köyünden Yusuf oğlu Ali(aileye bugün Yusuf Dayı oğulları denir)esir düşünce İngilizler tarafından Aden’e götürülür, on iki sene sonra döner. Beşpınar köyün de Çanakkale’ye 17 kişi gitmiş, sadece 2 kişi geri dönebilmiştir.

Türkali köyünden Mehmet esir düşünce Mısır’a götürülmüş. Burada çok kötü muamelelerle karşılaşmıştı. Döndükten sonra orada çektiklerinden pek anlatmaz, bir şey sorduklarında boş boş bakarmış.

Mısır’da bulunan çeşitli esir kamplarından bir şekilde kaçabilen Türk esirler, her hangi bir Müslüman köyüne sığınabilirlerse, köydeki Müslüman Araplar, onu mutlaka selamete eriştirirlermiş. Ama bilmeden bir Hıristiyan Kopti köyüne gelenler, hemen İngilizlere teslim edilirlermiş

Bir kaçma teşebbüsünde bir İngiliz görevliyi yaralamışlar. Çölde, bilmedikleri bir köye gelince, yakalanmışlar. İngilizler bunları öldürmemiş. Önce iyice dövmüşler, sonra ceza olsun diye hepsini tek kişilik öyle dar ve basık hücrelere atmışlar ki, içinde ancak iki büklüm dizler bükülmüş biçimde durulabiliyorlarmış. Mısır’ın sıcağında, kıvrılmış bir şekilde, hücrede tek başına. Türkali Köylü Mehmet iki sene sonra çıkarıldığında, artık hayatı boyunca bükülmüş dizlerle boynu üzerinde bir şey varmış gibi, yere eğik yaşamıştı.

Benim gençliğimde ayni şekilde boyunu eğik gezer, Balıkesir’de Şöför Evleri civarında bağlama tamiri yaparak geçinirdi.

Biz, onun ve onun gibi, gençliklerini vatan uğruna, ağızlarından tek bir şikâyet mırıltısı çıkmadan harcayanların kıymetini bilemedik. Ayni kaderi paylaşan, ve o dar hücrelerde delirerek ölen diğer kader arkadaşlarını hatırlamıyoruz bile.

Ne olur, bu yazıyı okuyunca, masanızın altına girin ve iki yıl değil sadece yirmi dakika orada yaşamağa çalışın. Belki de, Mehmet’in hücresi çok daha dar ve basıktı…

 

 

BİR AVUÇ KURU ÜZÜM

 

 

Kamçılı köyünden Ali köyünden bir kızı deliler gibi sever. Evlenmek ister, kızın babası bir türlü izin vermez. Sonunda nasılsa birileri araya girer babayı razı ederler. Evlenirler.Bir oğulları olur.Sevinçleri sosuzdur.

Fakat bir gün “Seferberlik” ilan edilir.Ali askere çağrılır.Çanakkale’ye gitmeden önce Ali köy muhtarı olan Amcasına:”Karımı sana emanet ediyorum.Eğer namusuna bir zarar gelirse çek vur.Gözüm arkada kalmaz.Yoksa emanete iyi bak.Emaneti kolla.!” der ve “Doyamadım... Doyamadım..Karıma,oğluma doyamadım...” diye yakınarak gider.

Bir süre sonra Ali’nin şehit oldu haberi köye gelir. Evin korunması, tarlaların sürülmesi, hayvanların bakılması, geçimin sağlanması, daha çok küçük olan şehit çocuğuna baba gerekir. Ali’nin karısını köyün çobanlığını yapmakta olan Şevket ile evlendirirler.İki çocuk ta ondan olur.Şevket bir süre sonra Milli Mücadele’ye katılır.İstiklâl harbi sonunda bir İstiklâl Madalyasıyla geri döner,köyde “Deli Paşa”diye anılmağa başlanır.

Bir gün Ali köyüne çıkar gelir. Esaretten dönmüştür. Önce kahveye gelir. Herkes şaşırır. Bir tuhaf olurlar. Herkes:”Senin ölüm haberin gelmişti....” der.O da:”Doğrudur.Pek çok arkadaşa öyle yanlış haber gitmiş.Ama ben esirdim .Ancak dönebildim...”der.Herkesle kucaklaştıktan sonra amcasına sorar:”Benim karım ne oldu.?Sana emanet etmiştim..Sağ mı halâ..?”Amcası bir süre konuşamaz..”Oğlum ,bu işlerse darılma olmaz.Senin şehit oldu haberin resmen şubeden bildirilince karına ve oğluna sahip çıksın diye köyün çobanı Şevket’le evlendirdik.iki de çocukları oldu...” Ali büyük bir yıkkınlık içinde ayağa kalkar. Adeta fısıldayarak:”Ama ben bu kadar sene sadece onlara kavuşmak için yaşamıştım.. Benim bir oğlum vardı o ne oldu..?”

Amcası kahvenin önünde duvarın dibinde oynayan çocukları gösterir:”İşte bak orada kardeşleriyle oynuyor...”

Ali sendeleyerek kahveden çıkar. Çocukların yanına gider eğilir oğlunu kucaklar. Öper. Koklar..Okşar..Sonra cebinden itinayla çıkardığı esaretten getirdiği belkide cebinde kalan son kuruşuyla,belki de dilenerek edindiği bir avuç kuru üzümü oğlunun cebine doldurur.Yavaş yavaş kalkar,hiç kimseye hiçbir şey demeden göz yaşlarını sile sile köyden ayrılır.

Bir daha Ali’den hiç haber alınmaz...

 

1 Kaynatılan bal veya pekmezi ucuna bez sarılmış bir sopa ile alıp dualarla çıbana sürmek.

 

Yorum ekle

Makalelere eklediğim içeriklerden tamamen ben sorumluyum. Eklediğim yorumların kişilik haklarına zarar vermeyeceğini taahhüt ederim.

Güvenlik kodu
Yenile


 

Google Arama

WebBağımsızGündem'de ara

Üye Girişi



Kimler Bağlı?

Şu anda 58 konuk çevrimiçi

Türkiye NATO'dan Çıkmalı mı?

Türkiye Nato'dan çıkmalı mı?

Basından Haber Özetleri