Altemur Kılıç
Sömürü-sömüren-sömürge PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Recep Tayyip Erdoğan, duygu sömürüsü, din sömürüsü üstadı. Referandumda evet dedirtmek için, her yörenin özelliğine ve beklentilerine göre, duygu sömürüsü yapıyor... Bunun en fazlası  “Başörtüsü” üzerinden din sömürüsü; İmam Hatip belagatiyle bunu çok iyi yapmakta... Önceki gün, Diyarbakır’da komşu yörelerden getirilmiş yirmi bin kadar kişiye, evet dedirtmek için başarılı bir şov sahneye konmuştu!.. Konuşmadan evvel ortamı hazırlayan anonslar ve belirlenmiş noktalarda, ayarlanmış alkışlarla!
Erdoğan başarılarını anlattı, gelecek için büyük vaatlerde bulundu... “Ne mutlu Türküm diyene” demesini beklemiyorduk, ama tahmin ettiğim gibi,  “Kürt kardeşlerine”, hiç olmazsa “Türk Milleti”  diyemedi.
Erdoğan’ın becerisi, her yörede ayrı konuşması ve yerel nabızlara göre şerbet vermesi!
Aslında acı olan, Erdoğan’ın bu yöntemi Türkiye’nin bölünmüşlüğüne hizmet ediyor... TC Başbakanı, Doğu ve Batı arasında uçurumu doldurmak bir tarafa, derinleştiriyor! Uçurumu kaldırmak, devlet adamlığı iradesi ister! Nerede?
Ana tema

Diyarbakır konuşmasındaki ana tema  “12 Eylül sömürüsü”  idi... Ve bunun üstünden açıkça Türk Ordusu’ndan şikâyet, orduyu halka gammazlamak!... Ordu hep yollarını kesmiş!
Anayasa paketinde 12 Eylül sorumlularının yargılanması, “Paket” hapının tatlandırılarak yutturulması! Hemen hemen herkesin kolaylıkla yutacağı bir hap!
Diyarbakır Cezaevi

12 Eylül döneminin sembol olmuş, hakikaten dehşetengiz “Diyarbakır Cezaevi” ni -bu işkenceler evini- Erdoğan, yeni cezaevi inşa edilince, herhalde dinamitlerle, havayifişekler attırarak yıktıracak. Ne var ki, Diyarbakırlılar bu binanın müze olmasını istiyorlarmış... TSK’ya karşı bir anıt olarak! Seyit Rıza’ya anıt dikilirse neden olmasın!
Erdoğan, Diyarbakır Cezaevi’ni yıkmadan önce acılar binası Silivri Cezaevi’ni de yıksa... Günümüzde, kendi desteğiyle devam eden “Ergenekon sürecini” bitirse... Ne gezer; bu sürecin savcısı bizzat kendisi! Keşke, hiç olmazsa merhamet ve şefkatini, Silivri ve Hasdal’da, yıllarca, aylarca yatanlardan da esirgemese! Ama şu sırada bu şefkat, evet oyları getirmez! Ancak bu konudaki tutumu ve ilgisizliği acaba  “Hayırlara” vesile olmayacak mı? Göreceğiz!
Yakın tarihimizde böyle acılar karanlık sayfalar var; 27 Mayıs darbesi ve sonra yaşananlar da en azından anılması gereken olaylar. Acaba Erdoğan İstanbul’da Yassıada’ya gidip konuşmasa da, bu adaya nazır bir yerde, bu acılar adası konusunda da duygu sömürüsü yapmayı düşünmez mi?
Erdoğan, Diyarbakır konuşmasında, DTP’nin Özerk Kürdistan’ı ilan etmesi hususunda “lal-ı epem”, dudakları kilitli! Ama gizli bir projesi var gibi; 12 Eylül’den sonra daha da güçlenince, Anayasayı tümüyle değiştirecek! Belki de, bu yeni Anayasa ile TÜRK kelimesi -kimliği- tamamen ortadan kaldırılır, yerine “Anayasal Vatandaşlık” olur... Kendileri “Türkiye Türklerindir demek yanlıştır”  demedi miydi!
Önceki gün Diyarbakır’da bir Türk Başbakanı, Devlet adamı konuşmadı, her nabza göre şerbet veren, her yörede ayrı konuşan, evet dedirtmek için her şeyi yapmaya hazır, her yolu aracı kullanan, bir politikacı konuştu. Duygu sömürüsü yaptı! Ama Türk halkı, sömürge halkı mı? Sömürülmeye müstahak mı? 12 Eylül’de göreceğiz!

 
Emretme komutanım! PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Tüm yanaşmalar, yalakalar, beslemeler AKP İktidarının, “YAŞ Zaferini” kutluyorlar. Türk Ordusu’nun “Zafer Bayramında”! “Türk Ordusu hizaya getirildi, artık hiçbir zaman aynı olmayacak” diye seviniyorlar.
Türk ordusunun sicilli karşıtlarından Mehmet Ali Birand, şimdi Posta gazetesinde bu “zaferin” ayrıntılarını “İktidar-Ordu çekişmesinin iç yüzünü” anlatacak...  “Asker nerede, ne zaman hata yaptı? diye soruyor, sonra dizinin ilk yazısındaki manşet; “Asker, Gül ve Erdoğan’ı iyi okuyamayınca kaybetti...”
Fakat aslında, Türk Ordusu bu kişileri başından beri çok iyi tanımıştı. Arada derin bir kan uyuşmazlığı, amaç farkı var!
Mehmet Ali’nin ihanetin odağından anlattıklarını, açıkladıklarını merakla okuyacağız; yazı dizisi konusundaki analiz ve yorumlarımız mahfuz kalmak şartıyla. Birand ve şürekâsı, herhalde orduyu, iktidarla el ele, nasıl hizaya getirdiklerini açıklayacaklar! Doğrusu başardılar, Türk Ordusu’nu bertaraf ettiler. Şimdilik!
Birand’ın sicili

Önce, Birand’ı tanıtmak lazım... Mehmet Ali, özründen ötürü askerlik yapamamanın ezikliği ve kompleksi içindedir... Belki de, asker ocağında yaşamamanın, asker aşı yememiş olmanın eksikliği içindedir...
1986’da yayınlanan, “Emret Komutanım” kitabını yazmak için Genelkurmay’ın izin ve yardımıyla, Doğan Aktulga Paşa’nın, Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay Başkanlığı döneminde askeri okullarda büyük reformlar yapmasından sonra, askeri okulları, askeri birlikleri gezdi. Öğrenciler ve subaylarla konuştu...
Bu okullardaki eğitim seviyesinin yüksekliğini takdir ediyor ama buna rağmen orduya gene olumsuz yönünden bakıyor... Sonuçta kitabın mesajı, subayların toplumdan kopuk bir kast oluşturduklarını ve ordumuzun asıl ruhu olan “Emret Komutanım”ı eleştiriyor! Anlayamamış ki, bu anlayış, bu söz, Türk Ordusu’nun temelidir. “Türk askeri” bir emir ve görev verilince, “Emret Komutanım” der ve görevi her ne pahasına olursa olsun, yapar! Kısacası kitabın teması, mesajı “Emretme Komutanım”ı TSK’nın geleneksel ruhunu ve gücünü yok etmek!
“Atatürk’ün Ordusu” İç Hizmet Kanunu değişmedikçe, tabii ki, Atatürk Cumhuriyetinin devrim düşmanları tarafından yıkılmasına karşı direnecekti, bu asli görevlerindendir... Semantik ayrıntılar üzerinde durmaya gerek yok; “Darbe” safsatası yapılmasın! Şimdi onların sevinci, bizim sorunumuz ve endişemiz, Türk Ordusu’nun bu gücünü kaybetmesi!
Görevleri uyarmak

“Atatürkçülüğü” ilke olarak özümsemiş olan muhalefet partileri, sol veya sağda olsunlar, muhakkak görevlerini yapacaklardır! Ama ordu olmazsa, daha doğrusu güçlü olmazsa, sonunda kim koruyacak bu Cumhuriyeti?
Gene Birand: “Asker, Erdoğan’ı çok iyi okudu, teşhisini yaptı, başına gelecekleri anladı ve durdurabilmek için savaş açtı” diyor. Bu da doğru... Askerler Gül’ü ve Erdoğan’ı çok iyi tanıdıkları, daha iktidara gelmeden önce söylediklerini bildikleri için, önlemek istemişlerdir...Kişisel olarak başlarına gelecekleri bildikleri için değil, iktidarı ele geçirmek için değil! Komutanlar, darbelerin çıkar yol olmadığını çoktan anlamışlardır, ama görevleri uyarmak ve sonunda direnmektir!.. Asker veya sivil, hiç bir Atatürkçü, bu zihniyetteki insanların iktidara “tramvay dolusu demokrasiyle” gelmelerine, Çankaya’ya çıkmalarına “makûs talihe” içtenlikle razı olamaz. Bu Cumhuriyet demokrasiyle kurulmadı ki böylesi bir demokrasi ile yıkılsın!
Ve Bayramoğlu

Malumlardan Ali Bayramoğlu, orduya karşı “zaferin” miladını tespit ediyor: Milattan önce TSK’nın vesayeti vardı... “Milattan sonra”, yani 2002 seçimlerinden AKP’nin, mutlak iktidara gelmesinden sonra “Türkiye’de ucu bugüne uzanan köklü reform süreci... Sivilleşme girişimleri, sistemi haki renkten arındırma çabaları” ve AKP’nin, kaleleri ele geçirmesi... Açıkça diyor ki: “Şimdi örselenen ve çöken (çökertilen) bir askeri düzen var ortada”. Ama “milattan” sonra, yeni Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in, nasıl bir karargâh politikası izleyeceğinden kuşkulu! Boşuna sevinmesin; Koşaner, komutayı devralırken yaptığı konuşmada, Bayramoğlu ve şürekasının idolü bir Hilmi Özkök olmadığını gösterdi.
Ve Erdoğan bugün Diyarbakır’da. Bakalım, “Türkiye Türklerindir demek yanlıştır” demiş olan Erdoğan, orada, “Bize Türk dedirtemezsiniz” diyenlerin yüzlerine karşı, “Ne mutlu Türküm diyene” diye, bağıracak mı?

 
Kokuşmuş şeyler var PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

“Kokuşmuş” çok şeyler var  “Korku İmparatorluğuna” dönüşmüş ülkemizde! Mağdurlar, masumlar, sanık ve mahkum... Asıl mahkumlar cezaevini, bazı deliler de tımarhaneyi ele geçirmişler... Hainler kahraman! Bölücü eşkıya Mecliste, onların hakları var ama Türklerin hakları yok! Avcılar “av” olmuş, borazan  “Av köpeklerinin” ellerinde!

Göremeyen bakan

İçişlerine “bakan” fakat “ne gördüm, ne duydum, ne de konuşurum” tutumundaki Beşir Atalay “Haliç’teki Simonlar” kitabından dolayı Hanefi Avcı’yı suçlamış... “Yaptığı etik değil; Polis teşkilatında kamplaşma var demek yanlış” diyor.
Cam evlerde yaşayanlar, başkalarına taş atmasınlar... Atalay, bu suçlamaları yapacağına kendi “iş alanına”, ön bahçesine baksın! Allah’ın günü, Türk Ordusu’na düşmanca saldıran malum medyanın “mâlum” yazarları, Polis Akademisi’nde, polis okullarında öğretim üyesi. Sayın Bakan eğer fark etmemişse, incelesin... Bu “hocalar”, öğrencilerine, yeni polislere ne ögretirler, ne telkin ederler? TSK’ya, sevgi ve saygıyı mı?... Emniyetle ordu arasında dayanışmayı mı? “Kamplaşmanın” asıl odağı bu kasıtlı eğitim ve hocalarıdır! “Kamplaşma”  hangi cemaatin eseri? Hanefi Avcı, bunu açıklıyor... Şimdi Atalay’a düşen, Avcı’yı suçlamak yerine, yazdıklarını suç duyurusu olarak algılamak ve gereğini yapmaktır!

Aslan Güner olayı
YAŞ bitti, bitti ama general sürek avı sona ermedi. Şimdi işleri “av” olanların boy hedefi Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Aslan Güner... YAŞ’dafeda edildi, önü kesildi. Ama bu yetmedi; paşanın bağrına bastığı taş daha orada dururken, fesat ve tezvirat karargahı Taraf gazetesinin “iyi koku alan” ve askeri karargahlardan bavullar dolusu belge çıkarmak “maharetini” gösterdiği için  “Yılın Gazetecisi” seçilen Mehmet Baransu’nun yeni başarısı; iddiasına göre Aslan Güner 2007’de Korgeneral rütbesiyle Genelkurmay İstihbarat Başkanı görevinde iken, 2007’de İsrail’den aldırdığı cihazla iki bin kişiyi “yasadışı” (!) olarak dinlemiş, dinletmiş... TSK hemen açıkladı, iddia hakkında soruşturma başlamış... Bu soruşturmanın sonucuna kadar kimsenin kesin hükme varması doğru değil! Ama, bu soruşturma sürerken, İstanbul’daki “özel yetkili” Savcı, bu paşayı da huzuruna ifade vermeye çağırırsa şaşmamalı!
Soruşturma sonunda gerçekler ortaya çıkacak... Orgeneral Güner’in, dinleme cihazlarını, Savunma Sanayii Müsteşarlığı aracılığıyla, İsrail’den, usullerine uygun olarak, terörle mücadele kapsamında getirtmesi, İstihbarat Başkanı olarak göreviydi... Böyle imkan ve aygıtlar varken, bunlardan yararlanmasaydı görevini ihmal etmiş olurdu... Ama paşanın bu cihazların başında oturduğu ve herkesi dinlettiği, en azından yakıştırma... Bu iddiaları ve özenle servis edilen içeriklerini, sitelerine, sayfalarına, köşelerine indirenlerin ortaya atmaları, akıllara zarar!
Orgeneral Hasan Iğsızda, fesatsitelerine karşı psikolojik savaşta simetrik mukabil harekata girişmişse, görevini yapmıştır, hatta az yapmıştır!
Akılları, vicdanları zorlayan şu; fesat ve tezvirat siteleriyle, güya yasal dinlemelerleorduyu yıpratanlar görevlerini yapan komutanları suçluyorlar! Iğsız Paşa, cezasını aldı; şimdi sıra Güner Paşa’da!
Kahramanların, onurlu komutanların şikarlar olarak, işi “av” olanların önüne, birer birer atılmasının sonu nerelere varacak?
Sıra kime gelecek? Şimdi, sırada İlker Paşa mı var? Bu oyunlara kim dur diyecek ve bu kokuşma ne kadar sürecek?

Asıl Onur Nişanı

Erdoğan, emekli Orgeneral İlker Başbuğ’a hak ettiği, Özkök’e bile verdiği  “Devlet Üstün Hizmet Nişanını” vermedi... Kendsini “Devlet sanıyor!” Mühür -şimdilik- onda! Bu “devlet” madalyasını Erdoğan’dan almamak, Başbuğ için büyük onur. Bu vesileyle anlaşılıyor ki Erdoğan, Başbuğ’u hiç sevmemiş. Acaba neden? Herhalde ortaya ergeç çıkacak “nedeni”  de, paşa için büyük onur!

Barzani’nin postalları

Referandum sürecinde dilin kemiği, tezviratın endazesi yok. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi, Başbakan Yardımcısı iken Barzani’ye para, silah ve teçhizat vermekle suçluyorlar..
Ben devlet görevinde iken birçok sırlara vakıf oldum ve bunları mezarıma götüreceğim. Fakat bu konuda konuşmaya mecburum. Bir zamanlar Cezayirli mücahitler Fransızlarla mücadele ederken, onlara takalarla silah vesaire gönderildi... Ve 1980’li yıllarda PKK ile mücadelede TC’ye yardım etmeye talip olan Barzani’ye para, silah ve postallar verildi...  “Postal yalayıcılar” da bundan galat! O zaman Devlet doğru yaptı. Asıl iki yüzlülük Barzani’lerinki!

 
Eski askerler de ağlar PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Eski askerler ağlasalar da ölmezler, kolay silinmezler de! Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, “yaş haddinden”, ama YAŞ’dan dolayı değil, görevini Orgeneral Işık Koşaner’e devretti... Bundan sonra, hayatını “emekli orgeneral” olarak sürdürecek.
Bütün vedalar, ayrılıklar, ayrılmalar acıdır, hüzünlüdür... Şarkıdaki gibi “ayrılmak” biraz ölmek gibidir. Askerlikten emekli olmak kanunun emri, “ayrılık olmasa”!  
Bir askerin, bir generalin, yıllarca onurla taşıdığı üniformasını, gardıroba asması çok acıdır. Ben yedek teğmen olarak terhis edildiğim zaman, üniformamı çıkardığımda çok üzülmüş, duygulanmıştım... Günlerce dolaptan çıkarıp baktım! Şimdi de üniformalı resimlerime bakıyorum!
Bir de, orgeneralin ruh haletini, düşünün. İlker Paşa gözyaşlarını tutamamış; askerler de ağlar!
Bugün “T” cetvelini masaya koyarak, Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminin muhasebesini yapmak, yaptıklarını, yapamadıklarını yazmak “istifa etmeliydi” demek çok kolay. Ben Başbuğ’un bu çok tehlikeli fırtınalı sularda, gemisini kaptansız bırakmamak için, istifa etmediğini düşünüyordum. Kendisi de böyle demiş! Kendisini feda etmek, değerli tayfalarını da feda etmek pahasına da olsa! Ama Başbuğ’un fedakârlığı, gemiyi kurtardı mı? Fedakârlığına değdi mi?
Bıçak sırtı

Hiç bir devir teslim, bu defaki gibi “bıçak sırtında” olmamıştır. Başbuğ ve görev dönemi konusunda son hükmü vermek ve O’nu suçlamak veya methetmek için zamanın şartları hususunda, yeterli bilgimiz yok... Bilemediğimiz, ama sonunda muhakkak açıklanması gereken çok şey var! Gerçeklerin behemehâl, acilen açıklanması gerekir... Devlet sırrı olsa ve ucu nereye dokunursa dokunsun! Bu hususta da, hem İlker Paşa’ya, hem de Işık Paşa’ya görev düşüyor... Işık Paşa’nın güç görevine “beyaz tahtada” geçmişin yüklerinden arınmış olarak başlaması lazım! Yoksa, şüpheler ve istifham işaretleri kaldıkça, ordu düşmanları, baykuşlar gibi bu karanlıklardan, yararlanacaklardır. Leş kargaları, İlker Paşa’yı daha ölmeden parçalamaya kalkışacaklar, Işık Paşa’yı da, arkasını sıvazlayacak, tahrik edeceklerdir! Başladılar bile!
Hata nerede?

Eğer Başbuğ’un bir hatası varsa, bu da Paşa’nın, “sivil otoriteye”, fazlaca riayetkâr, “yargıya” da aşırı saygılı olması!
Başbuğ istifa etseydi ne olurdu? Peşin hüküm vermek istemem; mülahazat hanesini açık bırakıyorum. Ama kanımca, eski Genelkurmay Başkanı, Erdoğan’ın YAŞ’daki baskısına teslim olmakla, neticede TSK geleneklerinin bozulmasına, şerefli askerlerin feda edilmesine imkan vermiştir! Daha önce de “yığınakta”, ilk askerler tutuklandığında, tavırını, TSK’nın tavrını koymalıydı. Kısacası Başbuğ iktidara ve yargısına güvenmekle, “sivil otoriteye” riayet etmekle demokrasilerde olduğu gibi davranmıştır... Fakat son tahlilde, mesela ve öncelikle, “Ergenekon süreci” adalet midir? Böyle bir şey, demokrasilerde, görülmüş müdür? Başbuğ, başında dirense, tavır koysaydı, TSK, bu dizi saldırılara karşı dursaydı, ne olurdu? Durum herhalde bugünkü gibi olmazdı...
Böyle diyorum, ama gene de o günlerin şartlarını bilemediğim için, kesin hüküm vermek doğru olmaz. Son “hükmü”, tarihe bırakmak da yanlış; önümüzdeki günlere ve gelişmelere bırakmak gerek! Anlaşılan, “gelişmeler” gecikmeyecek. Son haberlere göre, Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, emekli Orgeneral Başbuğ’u, “Andıç” iddiaları konusunda sanık sıfatıyla, ifade vermeye çağıracakmış! Ben bunu daha önce tahmin etmiştim!
Erdoğan, Başbuğ Paşa’yı, devletin “Üstün Hizmet madalyasına” layık görmedi... Hâlâ düşünüyormuş. Asıl, Paşa’nın Erdoğan’ın vereceği madalyayı kabul etmemesi onurlu bir hareket olur!
Bu yazıyı yazarken aklıma, Romalı Brütüs’ün, öldürülmesine hançeriyle ortak olduğu Sezar’ın cenazesindeki konuşması geldi: “Yurttaşlar, Romalılar; ben Sezar’ı övmeye değil gömmeye geldim. İnsanın ettiği kötülükler arkasından yaşar. Yaptığı iyilikleriyse toprağa girer kemikleriyle”...
Başbuğ görevi boyunca tarifsiz acılar çekti, ama şükürler olsun ki ölmedi. Üniformasını çıkarmış olsa da, vatana hizmetleri muhakkak unutulmayacak ve başka alanlarda devam edecektir, etmelidir! 
“Eski askerler ölmezler”. Ölüme giderken de, “Yaşasın Türk Ordusu” diye selam dururlar ve görevlerini ölene kadar yaparlar! Allah Türk Ordusu’na ve bu ruhuna zeval vermesin!

 
25. Kürt isyanı ilan edildi! PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Eşkıya ile pazarlık yapıldığı iddiaları tartışılırken bölücüler, “Büyük Kürdistan” gerçekleştirmek için, 25. Kürt isyanını ilan ettiler! “Pazarlıklar yapıldığını iddia edenler, şerefsizdir” diyen Başbakan Erdoğan gerçekler karşısında kıvırdı; şimdi o da, Cumhurbaşkanı gibi. O da gerekçeleri ileri sürerek; “Siyasi iktidar olarak hiçbir zaman terör örgütü ve temsilcileriyle asla masaya oturup görüşme yapmayız. Devlet (çözüm aramak için) bazı şekillerde, kurumlarıyla bazı temaslar yapar. Mesela istihbarat kurumlarıyla yapar, onların görevi zaten budur” diyor.
Çevir kazı yanmasın! Kimse  “masaya oturuldu” demedi... AKP iktidarı doğrudan temas etmedi demedi... Doğrudur;  bu temasları yapmak, bir yerde istihbarat örgütlerinin görevidir de, bu neden daha önce söylenmedi? Ortada bir gerçek var; şöyle veya böyle bu temaslar yapılmış... İstihbarat örgütleri, kimin emrinde? Erdoğan bu temaslardan haberdar değil mi?.. Maksat sadece APO’dan ve Kandil’den bilgi almak mı? Yoksa en hafif tabiriyle, uzlaşma için, zemin yoklamak mı? Terör örgütüyle “Pazarlık ve uzlaşma”, kan dökülmesini durdurmak için olsa bile, onurlu bir hükümete yaraşır mı? Hele şu “Referandum zemininde” böyle temasların ve olası uzlaşmanın, “Evet”  getirisi için olduğu anlaşılmaz mı? “Şerefsiz ve alçak olan kim şimdi?”

Bir pazarlık söz konusuysa, bölücülük harekâtında yönetimi ele geçiren, “genişletilmiş”  Demokratik Toplum Konseyi eş başkanı Ahmet (neden-nasıl) Türk, Güneydoğu’da AKP ambalajına evet dedirtmek için şartlarını ortaya koydu:  “Öcalan çözüm sürecinde rol oynasın... Yeni bir demokratik Anayasa hazırlansın... Kürt tutuklular serbest bırakılsın. Yüzde 10 seçim barajı kaldırılsınTerörle mücadele yasası değişsin”...  
Baş şart, APO’nun affedilmesi ve baş müzakereci kabul edilmesi. Hatta APO’ya af vaat edildiği söyleniyor... İlke hususunda, zımni bir anlaşma olduğu belli de şimdi şartlar üzerine pazarlık yapılmakta... Doğrudan olmasa da “kurumlar aracılığıyla”! Bu temaslar yapılırken iktidarın bilgisi içinde bazı vaatlerde bulunulduğunu tahmin etmek yanlış mı olur?

Bölücülerin “Ilımlı” lideri Ahmet efendi şartlarını ortaya koydu... “Tek anamızın nikâhını istemediği kaldı” diyecektik, ama adam bunu da açıkça istiyor! Demirtaş ve Baydemir, ’Demokratik Özerklik’bayrağını dalgalandırırlarken, Ahmet bunların üzerine tüy dikti... “Özerk Kürdistan’ı” yani “Büyük Kürdistan”  devletini ilan etti. “Bu, birlikte yaşama projesidir”. diyor... Hayır. Bu, Türk topraklarından parça kopararak, “Büyük Kürdistan’ı” gerçekleştirmek için başkaldırıdır!.. 25. Kürt isyanıdır... Öyle algılanmalıdır! Bu isyana karşı yapılacak şey, “Neden olmasın” diye tartışmaya açmak değil, “tenkil ve tediptir” ... Tabii Atatürk’ün kurduğu üniter, ulus devletin, ilelebet yaşaması isteniyorsa... 
Bu “başkaldırı”, Erdoğan ve iktidarının ateşle imtihanı olacak. Pazarlık olmayan  “pazarlık sürecinde”, bu isyanın üzerine, sadece lafla değil, bir politikacı olarak değil, Devlet adamı olarak gider, gerekeni, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa gibi yaparsa, Güneydoğu’dan “Evet”  almaz, ama Türk halkının övgüsünü kazanır! Farzımuhal, daha doğrusu diyelim ki  “Özerk Kürdistan”, “Büyük Kürdistan”, bayrağı ve de ordusuyla, Türkiye topraklarında kuruldu. Türkiye’nin her tarafında “işleri-aşları” olan, Türkiye’den ayrılmak istemeyecek binlerce Kürt vatandaşımız var! Onlar ne olacak? “Kürdistan”a tatile, yakınlarını görmeye, pasaportla mı gidecek ve sonra vize alarak mı dönecekler? Çifte vatandaş mı, olacaklar? Bu ülkede engellenmeden para kazanan Kürt kökenli iş adamları, Boğaz’daki yalılarını bırakacaklar mı? Yoksa Musa Anter’in zamanında dediği gibi, bütün Türkiye “Kürdistan” mı olacak... Neden olmasın!?

Kürt kökenli vatandaşlarla yıllardır beraber yaşadık, savaştık umutlarda, iyi günlerde, felaketlerde, beraber olduk... Biri birimize,  yanlışlar da yaptık... Her ne olmuşsa olmuş, Kürtlerle de et tırnak gibiyiz. Soylarında çeşitli kökler olan Türkleri nasıl, nerelerinden,  böleceksiniz? Tırnağı etten nasıl ayıracaksınız? Lazlardan, Çerkezlerden, Arnavutlardan vb. da kopmamız mümkün olmadığı gibi, Kürt kardeşlerimizden de kopmamız mümkün değil... İşte, şimdi kanlar, “tırnağı” etten koparmak için akıtılıyor! Kanı durdurmak için tek çare “Özerk Kürdistan” filan değil: “Ne Mutlu ki, Türküm” demek!..

 
Gaflet dalalet hatta ihanet... PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

TC’nin AKP’li Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Azerbaycan yolunda, gazetecilere aynen, Kürt sorununu çözmek, PKK terörünü bitirmek için,  “Devlet, terörü bitirmek için her yolu dener. Devlet, terörle masaya oturup pazarlık yapmaz ama kurumları vardır”  buyurmuştu...
Başbakan Erdoğan, miting meydanlarında,  “PKK ile pazarlık yapıldığı iddiaları alçaklıktır şerefsizliktir”  diyor, muhalefeti PKK’ya alet olmakla, suçluyor. Şimdi sormak lazım; haydi İmralı’da pazarlık yapıldığını teyit eden AÖ’ye de inanmayalım, Cumhurbaşkanına inanmayacağız da, Referandumda “Evet”  dedirtmek için, “her yolu deneyen” Erdoğan’a mı inanacağız!
Teslim etmek lazım; karşımızdaki ve içimizdeki hainler cümbür cemaat, bugünkü zemin ve ortamda çok iyi oynuyorlar... Önce piyonlarıyla kalelerimizi ele geçiriyorlar, yakında “şah” diyecekler! Koca TC, satranç tahtası başında uyurken, başka taraflara bakarken, ayrıntılarla meşgul olurken, ölümcül hamlelerini yapıyorlar! Kısacası, gaflet ve uyurgezerliğin, aşırı iyi niyet ve hoşgörünün, arkadan içimizden hançerlenmekle sarmal olduğu, hazin bir öykü bu!
Son hamlelerinde, en sağlam kalemizi içinden de vurdular! Bu ülkenin şahin (evet ’Şahin’) koruyucusunun da kolunu kanadını kırdılar! Devletin kuruluşundaki “İyi niyeti”, Kürtleri Türklük kazanında, diğer etnik gruplarla birlikte bütünleşmiş etmek -benimsemek- çabaları idi...
Devam eden “hoşgörümüz” daha doğrusu bazılarımızın gafleti, Kürtlerin dışarıdan da tahrik edilen, beslenen tepkilerini, silah ve terörle de olsa haklı görmek!  “Kürtlerin hakları” derken  “Türklerin haklarını” unutmak, TC’nin geleceğini kale almamak!
“Gaflet” de “Kürt sorununun”  Kürtlere bütün hakları verilse, talepleri yerine getirilse de çözülmeyeceğini idrak edememek! Bölücü Kürtler için ideal çözüm,  “Büyük Kürdistan”. Bu gerçekleşene kadar da terör bitmeyecektir!
“Gafletin” yaşayan şahikası APO, pimi çekilmiş bomba gibi elimize verildiğinde bunun nedenini anlamamak -sorgulamamak- sonra da açık yargılamada cinayetlerinin sabit olmasına rağmen, gerektiği gibi, idam etmemekti! Ak Parti şimdi bu adamın ağzına bakıyor. İmralı’dan mesajlarını bekliyor ve medet umuyoruz!
Ve “gerçek”: Adamların son hamlesi;  “Demokratik özerklik.” BDP’li Demirtaş ve Baydemir açıkça; Türkiye’ye demokrasi, Kürdistan’a da demokratik özerklik getireceğiz diye meydan okuyorlar... APO da müritlerine, ’Kürtler ibadet eder gibi demokratik özerkliğe çalışmalı “ diyor!’
Ve de “dalalet”. Siyasi, uluslararası zemin ve ortamda yanlış yol!
ABD, ordusunun büyük kısmını, Irak’tan çekiyor ama elini kolunu Orta Doğu’dan çekemez... Yabancı güçler, satranç oyununu, kenarından seyretmiyorlar... Adamlarına taktik veriyorlar. Son “eylemsizlik” de bu taktiklerden! Ama daha büyük bir strateji var: “Karadeniz’e yerleşmek”... Terörün, Karadeniz bölgesine de inmesi, tesadüf değil! Bu emellere, en büyük engel, güçlü Deniz Kuvvetlerimizi ve Komutanlarını saf dışı bırakmak oyunları da tesadüf değil, büyük strateji gereği! ABD, Irak’tan çekilirken ve sonrasında, Türkiye yolundan yararlanmak ve öz çıkarları için, Karadeniz’de üsler bulundurmak ister. Bu konuda en sağlam müttefikleri petrol kuyularının bekçileri Kürtler! Eski sorun, Rusların açık denize, Akdeniz’e çıkmak istemeleri idi. Şimdi de sorunumuz, ABD’nin Karadeniz’e çıkması! !
Ve “İhanet”-içimizdeki Beşinci kol- PKK savunucuları ve yardakçıları! “Demokratik Özerklik neden olmasın”dan, başlayarak, “Büyük Kürdistan da neden olmasına”a kadar varacak gaflet. AKP iktidarının da aymazlığı; referandumda EVET oylarını, artırır diye eşkıya ile pazarlığa kalkışmak!
Evet, onlar iyi oynuyorlar bu satranç oyununu, bizimkiler, Kasımpaşa sahasında futbol çevirirken çalımlar yaparlarken! Ama “oyun” futbol da değil, satranç da değil; Türk’ün “Ölüm kalım savaşı”! İktidarda olanlar, tarih ve Türklük şuurundan, ihata kabiliyetinden ve vizyondan yoksun oldukları için, tehlikeleri göremiyorlar!
Yakup Kadri’nin “Yaban” romanında, düşman Anadolu’nun ortasına kadar gelmiş... Yazarın rastladığı bir köylü, aldırış etmiyor hatta “buraya gelirlerse bizim için iyi olur” diyor... Sen “Türk değil misin” diye sorunca, “O senin dediklerin Haymana Ovasında bulunur” diyor, yani Türk olduğunun farkında bile değil...
İçimizdeki yalaka liboşlar, Milliyetçiliğimizin temeli olan bu değerlere, ırkçılık -”çağ dışı”-diyorlar. Fakat Kürtlerin etnik ırkçı milliyetçiliklerine, arka çıkıyorlar!
Gaflet-ihanet- dalalet üçü bir arada! Sen, ne kadar ileri görüşlü imişsin Atatürk!

 
Eylemsiz eylem PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Terör örgütü PKK, Eruh-Şemdinli baskınının yıldönümünü beklemedi... Önceki gün, 14 Ağustos’tan itibaren “eylemsizlik” kararı aldığını açıkladı.

Devamını oku...
 
Provokatör kim? PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Günlerden beri her platformda, her gazetede, her televizyonda  “Kürt sorunu ve PKK terörü” tartışılmakta... Sorunun özü nedir? Şehit cenazeleri neden artıyor?.. Kan neden durdurulamıyor? Ve çeşitli yorumlar; Kürt sorununun, psikolojik, sosyolojik, “haklı” sebeplerinden TSK’nın hatalarına, “kasıtlı”   ihmallerine ve hatta PKK ile iş birliği yapıldığına kadar... Ve bu konudaki gerçek gaflet ve ihanetlerden hiç söz edilmeyip, asıl doğru teşhis yapılamadığı için, kanser bünyeye yayılıyor, müzminleşiyor.

Provokatörler

Çok yazdım, ama tekrar edeyim:  “Kanserin” adı “Büyük Kürdistan” ! Semptomlar -araz- bahane! Yüz yıla yakın,  yabancıların tahrik ettikleri, bizi güçsüz kılmak için, Türkiye’nin, Türklerin bölünmesi için, projelerini yaptıkları ve bir kısım Kürtlerin kapıldıkları büyük hayal! Ve  “hayal” şimdi, gözlerimizin önünde gerçekleşmekte. Hiç, boşuna, semptomlarla oyalanmayalım, pansuman yapmak, çıbanların üstüne yara açtı, kapamakla bu sorunun şu veya bu şekilde çözüleceğini sanmayalım! Eğer “radikal” cerrahi yapılmazsa, hatta operasyon başarılı da olsa,  “hasta” ölecek! Son Hatay ve İnegöl olayları üzerine, bu olayların neden, nasıl çıktığı, provokatörlerin kimler olduğu tartışılıyor... Bunların cevabını ve suçluları aramak için, hükümet Mülkiye Müfettişleri, muhalefet Partileri heyetler gönderiyorlar. Rivayetler muhtelif, ancak kafa karışıklığından başka sonuç yok! Ama eğer,  “provokatörün”  kim olduğu hususunda hâlâ şüphe varsa, sadece son olayların değil, bütün ülke sathında gittikçe azan terör eylemlerinin ve Hatay, İnegöl olaylarının provokatörleri, önceki gün gene yeni tahrikleriyle, ayan beyan ortaya çıktı! Başka adreslerde, hele Türk milliyetçilerinde, ülkücülerde aranmasın! Büyük asıl provokatör önce PKK-Bölücüler ve TBMM’deki temsilcileri BDP, “Barış ve Demokrasi Partisi’dir” 
İnegöl ve Hatay’da olayların nasıl çıktığı, neden çıktığı üzerinde durmaya gerek yok. Özetle, PKK’nın, dağlarda, kentlerde, azan eylemleri ve ardı arkası kesilmeyen şehit cenazeleri yüzünden, ülke çoktandır patlaması “bekletilen” bir “barut fıçısı” ! Bu ortamda, şimdiye kadar birlikte yaşayan insanlarımız arasına husumet ve kuşkuların girmesi, halkın öfkesi ve bu ortamdan, çapulcuların, sarhoşların meydan bulmaları beklenirdi! 
Ama asıl kışkırtıcı, BDP ve bölücüler! Şüphe varsa, şu sırada öfkenin son haddini bulduğu Hatay Dörtyol’a, BDP’lilerin, konvoy halinde, milletvekilliği dokunulmazlık zırhını kullanarak, saldırmak teşebbüsleri kışkırtma değil de nedir? “Barış Hareketi” imiş. Selahattin Demirtaş ve avanesi, “barış mesajları” vereceklermiş... Güldürmesinler bizi! Eğer Hatay Valisinin ve Emniyet Müdürünün basireti, kararlılığı olmasaydı ve Dörtyol’a girselerdi, olacakları, asıl oradaki Kürt kökenlilerin maruz kalacakları nahoş harekâtları tahmin edemiyorlar mı? Selahattin Demirtaş ve şerikleri, O “Dünya alt üst olsa da gireceğiz” diye meydan okuyan vekil, Türkiye’nin “alt üst” olacağını bilmezler mi? Çok iyi bilirler, ama maksatları da bu; neticede bir dış gücün müdahalesini davet etmek! “Büyük plan” -asıl “büyük kışkırtma” budur! Gazete köşelerinde boşuna  “byte”, TV programlarında boşuna nefes tüketilmesin, abesle iştigal edilmesin! İçimizdeki düşman 5. kolun kendisi. Baş provokatörler, bu adamlar ve kadınlardır... Bir “radikal cerrahi” de burada zorunlu!
Bu sözde “millet”, aslında PKK vekillerinden Siirt Milletvekili Osman Özçelik,  “Bir arada yaşamak konusunda artık fazla ısrarcı olmayacağız” demiş... Kendilerini Türk milletinden saymayanlarla birlikte yaşamakta,  asıl biz ısrarcı değiliz. İstedikleri yerin dibine gidebilirler ama bu toprakları “o yere” götüreceklerini sanıyorlarsa çok yanılıyorlar.
Ahmet Altan, “Burası Türklerin ülkesi değil... Burada yaşayan herkesin ülkesi” diyor. İnşallah bir gün hanyanın ve Konya’nın nerede olduğu ona öğretilir. Bu vatan “Türklerin vatanıdır”. Bazıları “Türküz”  diyemiyorlarsa, onlardan başka kaybedeceğimiz bir şey yok... Zaten onları çoktan gözden çıkardık!
AMENTÜ: Ambalaja “Hayır”. AKP iktidarı yıkılmalı. T.C. yaşamalı.

 
Son sözü kim söylecek? PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

“Dumanlı havayı” severler ama onlar kurt gibi asil değildirler... Kendilerini savunacak durumda olmayan onurlu insanlara, sisli karanlık bulutlu havada pusu kurarlar ve vururlar.
Kimlerin sesi olduğu belli bir gazetenin bir yazarı Orgeneral Saygın Berk’e saygısızca ismiyle hitap ediyor. Şerefli bir askere, yıllarca verdiği eğitim ve hizmetiyle hak ettiği rütbesiyle hitap etmemek, saygısızlık ve küstahlıktır. Fakat onlardan ne beklenir’
Zehirler
Bu, benim de “Bey” demek zorunda kaldığım zat, Berk Paşa hakkında, zehrini döküyor! Belli ki, Generalin, Erzincan’da “silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmekten” suçlu olduğuna peşinen inanmış! “Ancak, rahatsız,” bu şahsın adının geçtiği andan itibaren tuhaf şeyler yaşanıyor. “General Saldıray Berk’in mahkemeye gelmemesinden, ifade vermemesinden,” ordumuzu (!) mahcup edecek kıvama gelmesinden” şikâyetçi!
Ama şu sırada, asıl şikâyet edilecek, kaygılanılacak husus, sadece Berk Paşanın değil, neredeyse bütün milletin, yargıya, savcılara güvenemez hale getirilmiş olması!
Ve bu adamları pek rahatsız etmez ama farkında mıyız ki, PKK’nın, gene azdığı şu günlerde terörle mücadele etmiş askerlerimizin “içerde” olmaları, ağır suçlamalarla yargılanmalarının, halen aynı terörle mücadele edenlerin azim ve şevklerini kırması çok vahim bir durumdur... Zaten, ordunun, Genelkurmayın ihmal, istihbarat zaafı vb. ile suçlanmaları da aynı bozgunculuğa matuf... Bölücüler bunlardan cesaret alıyorlar!
İnfaz
Yazar, orduya ve komutanlara hıncını, kinini ortaya dökmüş... “Ergenekon” dedikleri gayya kuyusunun daha dibine varılmadan Orgeneral Saldıray Berk’i, Orgeneral Çetin Doğan’ı ve diğerlerini yargısız infaz etmiş. Ben “kayıtlara geçsin” diye yazıyorum; Türkiye’de bağımsız yargıçlar kaldıkça, bu lanetli  “süreç” dibe vuracak, her şey, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve ordusuna karşı hazırlanan Büyük Komplo ortaya çıkacaktır... O zaman, tüm yalakaların, yanaşmaların ve sözde liberal aydınların da, iplikleri pazara çıkacaktır! ...
Bazıları, duruşmalar esnasında ve sürecinde sokaklardan tankların geçmesinden ve havada Türk Hava Kuvvetlerinin jetlerinin uçmasından işkillenmişler, dingildiyorlar... Bu “geçişler-  uçuşlar”, resmi açıklamalara gören rutindir. Ama siz, asıl o tankların ve uçakların içindekilerın “ruhlarından”, kızgınlıklarından korkun! 
Gün uğursuzların; “ağızları” olanlar, şimdi başka “taraf” larından pervasızca konuşuyorlar... Fakat eminim, Saygın Paşa, bu “adama” hak ettiği cevabı zamanı gelince verecektir! Umarım “İlker Bey” dediği Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da, hem ona, hem de, aynı küstah ve saygısız üslupla, kendisine “Dinleyin Orgeneral Başbuğ” diye hitap eden Taraf’a da gereken cevabı, zamanı geldiğinde -bir şekilde- muhakkak verir.
Türk Ordusu ve komutanları hakkındaki bu sözler ve saldırılar, milletin derin hafızasına kazınmıştır, cevapları da, eğer bir şekilde verilmezse, toplum vicdanında  ukde olarak kalır!
Ancak, inanıyorum ki, sonunda milletçe gerçek Ergenekon’dan çıkınca, bu lanetli kapsamda, Türkiye Cumhuriyetini ve ordusunu “bağlamak” için kullandıklar ipler-halatlar, sonunda ayaklarına dolanacaktır! Hemen açıklayayım; ne Ali Kemal’in acı akıbetini, ne de idam cezasını kast ediyorum; milletin lanetinden, tarihin nihai hükmünden söz ediyorum!

Altemur Kılıç
Yeniçağ
10.05.2010

 
Tekrarı yok bu oyunun! PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Yalçın Doğan kardeşim, ülkenin bugünkü durumunu bir kelimeyle özetledi:  “Çalkalanıyoruz”! Türkiye gemisi, azgın bir denizde,  çalkalanarak kayalıklara doğru bir rotada ilerliyor.

Devamını oku...
 
Diyarbakır’ı dinlerken... PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Türkiye’de 2. Cumhuriyet’ten önce hazırlık olarak, “Abesle iştigal” rejimi var... Bu rejimin dili “lafügüzaf”, başlıca işlevi havanda su dövmek. Rejimi yönetenlerin başlıca işlevi gaflet, yalakalarının da fesat, tezvirat, iftira...
Bu rejimin en son gafleti, “bile bile lades”; Güneydoğu’da isyan bayrağını “Büyük Kürdistan” bayrağını çekmişler, bu devletini “eyaletlerini” federasyonun “Cumhuriyetlerini” kuruyorlar; Demirtaş, “Dersim Cumhuriyeti” ni kurmuş... Bu “cumhuriyetin” meydanında, TC Devletine baş kaldıran Seyit Rıza’nın anıtı var... TC hükümetinin ve mülki amirlerinin gözlerinin önünde! Bu sırada bizim gaflet erbabı, Van’ın Özalp ilçesindeki  “Mustafa Muğlalı Kışlası”nın, adının değiştirilmesini istiyor... Yöre halkını rahatsız ediyormuş!
Diyarbakır’dan, Kürtçenin (hangi lehçesi bilinmez) eğitim dili olmasından da öte, resmi dairelerde geçerli olması için meydan okuma havasında bölücü, istekleri yükseliyor...
Emine Ayna adlı kadın, “Bize Türk dedirtemezsiniz” diye yırtınıyor... Sana Türk diyen ve seni böylece şereflendiren kim, a kadın! Ama sana ve diğerlerinize, böyle pervasızca konuşmak, Baydemir’e Demirtaş’a, Kürdistan bayrağını açmak imkânını verenler, ortamı “açanlar”  kim? Biliyoruz. Oy uğruna, her şeyi yaparlar onlar! Hatta “Türkiye Türklerindir” demek yanlıştır derler ve oy için,  “evet” dedirtmek için, Anayasadaki  “Türklük” ifadesini “Türkiyelilik” olarak değiştirmeye razıdırlar. Şimdi APO/PKK ile pazarlık yapıldığını inkâr ediyorlar, ama Ahmet (neden-nasıl) Türk’ün Aysel Tuğluk’la birlikte İmralı’ya giderek, aracılık yapmasından ve APO’dan medet umuyorlar...
Diyarbakır’daki STK’lar, muhakkak iyi niyetle sorunun “barışçı çözümü” için çareler arıyorlar. Profesör Vamık Volkan başkanlığındaki bir “bilgeler” heyeti de Cumhurbaşkanına, sorunun çözülmesi konusunda, rapor verecekmiş. Muhakkak ki, iyi niyetli girişimler! Pişmiş aşa su katmak, kötümser olmak istemem ama eğer bu, aydınların gafleti değilse, muhakkak abesle iştigal. Adamlar “Büyük Kürdistan’ı” ilan etmişler, hiç vazgeçerler mi? Artık pazarlık  “masasına” oturmaya bile razı olmazlar. Hem “pazarlık masasına” oturulsa, TC devleti ve eşkıya arasında ne pazarlığı yapılacak?  “Muzaffer taraf” yani PKK ile sınır pazarlığı mı, Türkiye ile Kürdistan arasındaki sınırın, çizilmesi mi, daha önce, APO ve eşkıyaların affedilmesi koşulları mı?..
Çözüm çözümsüzlük mü?

“Çözümsüzlük”  tabii ki çözüm olamaz. Kürt sorunu, Güneydoğu sorunu muhakkak çözülmeli, akan kan durmalı... Ama önce bu savaşı kimin neden başlattığı hatırlanmalı! Bu savaştan nemalananlar safsatası bırakılmalı. Ve herhalde çözüm, TC ve Türk milletinin birliği ve varoluşu pahasına ilkelerimizden taviz vererek olmamalı! Nasıl mı? Daha önceki devlet adamlarının yaptıkları gibi... Ortada kaynatılan cadı kazanı var... Ateşini körükleyenler var. Üzerine arazöz dolusu su sıkılsa da, bu ateş sönmez artık... Bu biline.
Eşkıya ile mücadeleyi bıraktılar; kendi ordumuzu dize getirmekle,  övünüyorlar! Düşmanlara ne hacet! “Abesle İştigal Cumhuriyeti” ne hoş geldiniz!
Başkadır memleketimiz
Bir başkadır bizim memleketimiz. Şimdi “bambaşka” oldu, bizim memleketimiz... Ve her gün biraz daha  “başka” olmakta.
Bundan sonra, “Güneş ufuktan şimdi doğar/Yürüyelim arkadaşlar” diyecek miyiz?
Hayal mi kuruyorum? Mazide mi kaldım?.. “Anakronik” çağdışı mıyım? Samsun rıhtımını boşuna mı gözlüyorum!
Bu yazıyı yazarken kulaklarımız, gözlerimiz, Diyarbakır’da...
Umudum, hâlâ Erdoğan’ın TC Başbakanı olduğunun bilincine varması ve “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykırması... Bunu yaparsa, bölgedeki zaten kazanacağı şüpheli olan oyları kaybeder ama, Türk milletinin gönlünü kazanır... Yapmaz, kıvırırsa “Referandumda” ona “hayır” demek için yeter sebep oluşur...
Erdoğan’ın kaderi,  “Referandumun”  neticesi, Diyarbakır’da tayin ediliyor!

 
Medya rezaletleri PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Kokuşmuşluktan söz etmiştim dünkü yazımda... Baştan başlar ama medyadaki kokuşmuşluk da o başın yalakası ve yanaşması!
Kokmuş balığın anatomisi ve otopsisini son günlerde Emin Çölaşan yapıyor... Çölaşan özetle: “Bugünkü medya tablosu Türkiye’nin utancıdır... EVET diye bağırıp çağırıyorlar, yalakalık yapıyorlar, onursuzluk sergiliyorlar. Çünkü gazete ve televizyonlar satın alındı; medya devşirildi; entel-liboş, Kürtçü ve korkak kesimin eline geçti... Medya, gazete, televizyon, internet haber siteleri, dergi ve öteki yayın organlarını kapsayan bir kavram” diyor ve medyanın kimlerin hangi çıkar gruplarının, holdinglerin elinde olduğunu sıralıyor ve gazetelerin dergilerin ve televizyonların nasıl ele geçirildiğini, susturulduğunu anlatıyor... Bunlara karşılık medyada da, AKP iktidarının yalakası olmayan, Kürtçü, asker düşmanı olmayan hangileri var? Bazı sayıları az yerel kanallar ve gazeteler var ama tirajları az, etkileri mahdut, milli ve milliyetçi organlar var televizyon alanında, yüzlerce yalaka ve korkağın arasında sadece beş tane; Cem TV, Ulusal Kanal, Halk TV, Başkent TV, ART!..
Yazılı basında da aynı tablo. Bu gazetelerin bazılarında iktidara karşı yazılar yazabilen az sayıda köşe yazarları vardır ve oralarda göstermelik, nazar boncuğu olarak tutulurlar. Sloganı “Türkiye Türklerindir” olan Hürriyet gazetesinde, T.C.’ye karşı çıkan 2. Cumhuriyetçiler ve Türklük kimliğine karşı çıkanlar var...
Biz, adımızla sanımızla Atatürk cumhuriyetçisi ve milliyetçileri bu psikolojik, asimetrik savaşı, medya cephesinde de hükmen kaybettik... Daha son nokta konmadı ama, bayrağı elimizde tutmakta zorlanıyoruz... Medyada bizim yandaşımız cesur yazarlar, sunucular var ama meydan karşımızdakilerin. Silahlar, kanallar onlarda, para orada! Gazete ve TV’lerin yaşam kaynağı reklamlar onların elinde... Dağıtım da onların tekelinde... Devlet televizyonu TRT, onların organı... Holdinglere ait gazete ve televizyonların devletle işleri var, hükümetin baskısı altındalar... Erdoğan’ın elinde bu paralar, imkan ve baskı unsurları ve medyada da bu ense oldukça biz “ok meydanında buhurdan gibi” kalıyoruz...
Kısacası bu savaşı büyük camda ve er meydanı olmaktan çıkmış “medya” meydanında kaybettik.
Medya rezaleti
İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın yenik düşmesinin sebeplerinden başlıcasını Pierre Lazaref “Basın Rezaletleri” adlı kitabında yazmıştı. İbret almak için okunmalı... Lazaref, büyük savaşta Fransa’nın -ordunun- yenilgisini, basının satılmış ve kemiksiz olmasına bağlamıştı.. Bakalım “Basın Rezaletlerinin” 2010 Türkiye versiyonunu “Medya rezaletlerini” kim yazacak? Yazacak yer, köşe; konuşacak ekran bulursa!

Tarih notu: Eylül yaprakları

12 Eylül darbecilerinin yargılanması AKP’nin paketine “evet” dedirtmek için kullandığı ökse! Zaman aşımı filan dinlemeden, ölenleri mezardan çıkarıp yargılayacağız diyorlar! Bu kararlılık önce Türk Ordusu’na hıncın dolaylı da olsa ifadesi... Ve önleyici bir uyarı! Bir defa,
12 Eylül darbe değil, ordunun emir komuta zinciri içinde, siyasiler bir iç savaşı önleyemeyince yapılan zorunlu müdahale idi... Yapılmasaydı ne olurdu? Bugün olacaklar o zaman olurdu!

AMENTÜ: Ambalaja “Hayır.” AKP iktidarı yıkılmalı. T.C. yaşamalı.

 
30 Ağustos bayram müjdeleri PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Dün Zafer Bayramı idi... “Büyük Zafer” in 88. Yıldönümü... Ordumuzun bayramı! Ama neyin bayram? Ve bugün nasıl kutlanıyor? 88 yıl sonra bu zaferin anlamını genç kuşaklar idrak ediyor mu? Bu “bayram” Ankara’da, yurdun her yerinde kutlanıyor. Geçit resimleri, resepsiyonlarla... “Büyüklerimiz” Anıtkabir defterine orduyu öven sözler yazacaklar. Ne kadar içtenlikle ve anlamını ne dereceye kadar idrak ederek?
Ankara’daki geçit resminde, ordunun Hava Kuvvetleri’nin, eğitim, silah ve teknoloji gücü sergilendi... Ya ruhu?
Dürüst olanlar

Acıdır bu bağlamda, bu konuda riyakârlık yapmayanlar ve kendi ölçüleriyle dürüst olanlar var; 30 Ağustos’un önemini küçümsüyorlar. Manşet ve yazılarında Zafer konusunda tek satır yok! Orduya, komutanlara saldırmaya pervasızca devam ediyorlar... Ordumuzun onurlu değerli ve kahraman askerleri, komutanları, en pespaye dedikodularla suçlanıyor, tutuklanıyorlar... Ergenekon baş savcısı ve savcıları ordu komutanlarını, generalleri ifadeye çağırdılar... İmkan bulurlarsa emekli olan Genelkurmay Başkanı -emekli Başkomutan- İlker Başbuğ’u da huzurlarına çağıracaklar! Gitmezlerse, “polis marifetiyle” getirecekler... Birileri bundan adeta zevk alıyorlar. Öyle ya askerlik yapmışlarsa, bir üstleri önünde “hazır ola” geçmişken, şimdi onları huzurlarına getirip, ordu düşmanlarının alkışlarıyla sorguya çekmek ne büyük zevk! Ordunun “Başkomutanı” mevkiinde bulunan Cumhurbaşkanı ise, ordusuna yapılan bu saldırılar karşısında Sfenks gibi sessiz.
Müjdeler olsun...
Bu “bayramın” ilk müjdesi; TSK’nın yanına -az sonra da yerine- “sivil milis teşkilatının” ilk işaretleri, tam şu sırada veriliyor; Adı; “Entegre sınır yönetimi”. Sınır güvenliğinin askerden alınıp sivil otoriteye devrini öngören proje, Macaristan’da uygulanan yöntemle aynı olacakmış... Başka ordular TSK’yı örnek alırken, bizimkiler de “yeni moda” Macaristan’dan örnek alıyorlar!. “Sınır Birliklerinin” insan malzemesi nereden? “Profesyonel paralı ordu” da aynı ruh kalacak mı? Böyle “Birlikler” kurulursa, düzenli milli ordu ile bu birliklerin askerleri arasında ayrışma olmaz mı? Ve bu paralı ordu milletin ordusu mu, iktidarın ordusu mu olur?

Kısacası bu projeler gerçekleşirse, Türk Ordusunun bildiğimiz anlamda bitirilmesi tamam olacak... Zaten maksat da bu... Hem, ordudan intikam alacaklar, hem de tamamen kurtulacaklar! Türk Ordusu da, “Yeniçeri Ocağı” gibi lağvedilip bu sefer, “Vakayı Şerriye” ile yerine “Nizam-ı Cedit”  kurulacak... Gelecek otuz Ağustoslarda, “bayram” kalmışsa, geçit töreninde, yeni paralı ordu, asker, bando takımları eşliğinde değil, sadece “Mehteran takımı” temposuyla, bir sağa-bir sola, bir adım ileri bir adım geri- geçerse şaşmamalı!
Olacaklar...

Bundan sonra olacakları da tahmin edebiliyorum; “YAŞ” kararlarının sivil yargıya tabi olmasıyla, ordu içinde de sonu gelmeyecek davalar... Bu davaların yaratacağı iç çekişmeler ve huzursuzluklar... Ve zaten göze batan ve getirim iştihalarını kabartan, ordu arazilerinin, ordunun elinden alınması... Mesela, Kuleli Askeri Lisesi’nin ve de “Orduevlerinin”  otel yapılması... Emin olun, akıllarında planlarında hep bunlar var; iplerin ucu artık onların elinde! Tahtakuruları kovuklarından yavaş yavaş çıkacak, bel kemiğimizi kemirecekler. Güçleri yeterse!
Koşaner’den ışık

Ama yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, devir-teslim konuşmasında selefi Başbuğ’la birlikte son noktayı koydu: “Hiç kimseye, hiçbir meslek grubuna ayrıcalık tanınmamalı, bu hizmet hakça ve eşit şartlarda yapılmalıdır” dediler. Orgeneral Koşaner, “Bedelli Askerlik” konusunda, “Gündemimizde yok... Profesyonel paralı askerlik de yok” dedi ve ekledi: “TSK’da Mehmetçiğin yerini alabilecek hiçbir alternatif yoktur. TSK’nın bazı unsurlarında, tecrübe gerektiren görevler için, sınırlı sayıda profesyonel personel görevlendirilmesi hiçbir şekilde ‘profesyonel orduya geçiş’ demek değildir. ‘Özel ordu’ tabiri ise son derece yanlıştır. Türkiye’de bir tane ordu vardır o da TSK’dır. Alternatifi yoktur ve olamaz. Vatan hizmeti herkes için hak ve ödev olduğuna göre hiç kimseye, hiçbir meslek grubuna ayrıcalık tanınmamalı, bu hizmet hakça ve eşit şartlarda yapılmalıdır”
Bu kesin ifadelerden sonra, mâlum “taraf”  ve çevrelerin, Koşaner Paşa hakkındaki hayalleri, herhalde düşüşe geçecektir... Ben, yeni Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Işık Paşa’yı yeni görevinde kutluyor, başarılar diliyorum ve O’nun şahsında, ordumuzun bayramını, buruk duygularla, kutluyor ve bu bayramın “hayırlara”  vesile olmasını umuyorum.

 
Zafere doğru mu? PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Bugün 28 Ağustos 2010... 26 Ağustos 1922’de, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa sabah saat 5.30’da Kocatepe’den topçu ateşiyle  “Büyük Taarruz” u başlattı. 30 Ağustos’ta, Dumlupınar’da Mustafa Kemal Paşa’nın idare ettiği Başkomutanlık Meydan Savaşı kazanılarak zafer ilan edildi. Zaferin ardından 1 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa o meşhur emrini verdi: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
Bu zaferin öyküsünü, Dumlupınar’da Başkomutan’ın yanı başında bulunan emir subayı, amcam Muzaffer Kılıç’tan dinlemiştim... Fotoğrafı duvarımda. 9 Eylül günü İzmir’de Vali Konağının gönderine, Yunan bayrağını indirerek, yerine bayrağımızı çeken, General Fahrettin Altay’ın Süvari Tümeni’nin öncüsü Yüzbaşı Şerafettin de bana o anı ve duyduklarını anlatmıştı... Şimdi... 88. yıldönümünde, “Büyük Zaferin” heyecanını, belgesel seyreder gibi değil, aynen yaşıyorum!
Zaferden sonra

Otuz Ağustos Zaferi’nin arkasında, acıları ve şerefleriyle koca bir tarih vardı... Önünde de -geleceğinde- ilelebet yaşayacağına inandığımız yeni Türkiye Cumhuriyeti! Özünde de, bu vatanı ve devleti güçlü kılacak  “Türk Ordusu” !
Fakat acıdır, bugün 30 Ağustos 2010’da, Cumhuriyetin geleceği ve Ordumuzun gücü hususunda, endişeliyiz... 1922’den 2010’a nasıl, nereden geldik, getirildik? Bu, Mustafa Kemal’in sözünü ettiği “gaflet, dalalet ve ihanetlerin, hile ve desiselerin” emellerini yabancıların amaçlarıyla birleştirenlerin acı, ibretlik öyküsü... Ve ülkede “ahval ve şerait” 1919’daki gibi... Ama Mustafa Kemal nerede? 
Biliyorum; Türk Ordusu, muharebeleri kaybetse de, sonunda derlenir toparlanır, son “savaşı” kaybetmez...
Fakat açık söylemeli, TSK şu sırada, YAŞ muharebesinde yenik düştü... İç düzeni allak bullak edildi. Amaçları ve mahiyeti “mâlum” bir iktidar tarafından dize -hizaya- getirildi.  “Siyasete karışmasın” derken, içine siyaset sokuldu!
Ve en vahimi, geleceğin komuta kademesi konusunda endişeler var! Malum tarafların şimdi övdükleri ve umut besledikleri komutanlar bulunduğunun akla gelmesi bile dehşet verici. Çünkü onlar birilerini övüyor ve umutlanıyorlarsa, hayra alamet değil! Ama ben hâlâ, TSK’nın, “ruhunun” geleneksel iç hizmet ilkelerinin, kolay kolay değiştirilemeyeceğine inanıyorum. Bütün nifaklara, hile ve desiselere rağmen! Devir-teslim törenlerindeki konuşmalar bana umut veriyor!
İç tehditler

Dış tehditlere karşı, savaşta ordumuzun gücünden ve başarısından şüphe yok... Ama iç tehditlere karşı, psikolojik savaşta, ordu aynı silahlara ve yöntemlere sahip değil... Hele şu sırada, eli kolu bağlandığı için durum, en azından meşkûk(şüpheli)! Ordu, bu konuda seminer bile yapamayacak halde ise, varın gerisini siz düşünün!
Maskaralar

Ve “maskaralar” şimdi meydanı boş bulunca ve son YAŞ kararları üzerine zafer çığlıkları atanlar, TV programlarında, ordu ve komutanlarla açıkça, karşılıklı kıkır kıkır gülerek, alay ediyorlar... Yakın zamanlara kadar, ordu ile alay etmek mukaddesatımızla alay etmekle eş anlamda idi...
Ve bir zamanlar 30 Ağustoslarda, gazetelerin baş sayfaları zaferle ilgili tablolarla donatılırdı. Bakalım, bu 30 Ağustos’ta manşetler ne, ve nasıl olacak?
Ve bakalım, 30 Ağustos Zafer Bayramı geçit resimlerinde, o eski ruh ve coşku olacak mı? Mâlum televizyonda, provaların bile halkı rahatsız ettiğinden yakınılıyor. Ordu düşmanı liboşlar bu askeri  “şovların” toptan kaldırılmasını istiyorlar. AB standartlarına uygun değilmiş!
Mustafa Muğlalı Kışlası

Bundan sonra olacakların bir işareti önceki gün, Radikal gazetesinde id.: Van’ın Özalp ilçesindeki, “Mustafa Muğlalı Kışlası”nın adı herkesin istemesine rağmen, değiştirilemiyormuş ve bu da bölge halkını rahatsız ediyormuş! Hatırlatalım; Rahmetli Muğlalı Paşa bölücü eşkıyayı, ders olsun diye tenkil etmişti. Sonra da Menemen’deki irtica ayaklanması sonrasında, yobazları idama mahkûm eden Divanı Harp Mahkemesi’nin Başkanı idi... Bölücüler-gericiler onu hiç affederler mi? Sonra Demokrat Parti döneminde, bölge halkını hoşnut etmek, oylarını kazanmak için yargılandı, idama mahkûm edildi. Hüküm infaz edilmedi ama Paşa kahrından öldü! Kışlaya onun adının verilmesi, TSK’nın, kararlı duruşudur... Eğer bu kale de şimdi gene aynı oy hesaplarıyla teslim edilirse, ordu kalesinden bir taş daha kopar!

 
Suçluyorum!! PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Fransa’da1894’de, Yüzbaşı Alfred Dreyfüs casuslukla suçlanmış,  yargılanmış, mahkûm olmuş, 12 yıl Guyana’da “Şeytan Adasında” yatmıştı. Sonra, 1898’de ünlü yazar Emile Zola, Aurore gazetesinde “J” accuse” başlıklı bir makale yazdı, dava yeniden açıldı ve neticede Dreyfüs hakkındaki iddiaların düzmece; komplo olduğu ortaya çıktı ve aklandı... 1896’da mahkûm olunca, Dreyfüs’ün törenle kırılan kılıcı, sökülen apoletleri 1906’da da gene törenle iade edildi. Yüzbaşı orduya döndü. Dünya savaşında Yarbay rütbesiyle hizmet etti!.. Yıllar ve ne acılardan sonra çok geç kalan bir adalet!
Ben, Emile Zola değilim, hukukçu değilim, değirmenlere saldırmaya kalkan bir Don Kişot da hiç değilim; sade bir yazarım... Fakat şimdi, isyan ediyor ve “suçluyorum”! 21. yüzyılda, Türkiye’de “Silivri” bir “şeytan adası”. İçinde birçok asker, sivil “Dreyfüsler” yıllarca, aylarca, eşlerinden, çocuklarından ayrı ve masumiyet karinesine rağmen, “peşinen cezalı” yatıyorlar! 
13. Ağır Ceza Mahkemesi, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın tahliye taleplerini oy çokluğuyla Mahkeme Başkanının olumlu oyuna rağmen ret etti!
536 gündür yatan Balbay’ın, Bilmem kaç gündür yatan Özkan’ın taleplerini ret gerekçesi nedir? Kaçma ihtimali mi, delilleri saklamaları şüphesi mi? “Geciken adalet, adalet değildir” derler. Sonunda aklansalar ki eğer bu ülkede, hâlâ bağımsız mahkemeler, adaleti yerine getirecek yüksek yargıçlar kalmışsa, post-modern Şeytan Adasında yatanların çoğu aklanacaklar... Ama kaç yıl sonra ve neler pahasına? Kimse, hatta yargıçlar bilemiyor! İddianameler, binlerce klasör; en güçlü bilgisayarın bile içinden çıkamayacağı kadar! Bu davaların üç yıldan otuz yıla kadar süreceğini söyleyenler var! Dile kolay, akla zarar! 
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bile, bu durum karşısında, nihayet isyan etmiş “Bu feryatlara kulak vermeli” demişti. Bunun üzerine Adalet Bakanı Sadullah Ergin, “kulak vermiş” ve bakın ne demiş: “Binlerce sayfalık iddianame var, ekler var. Tüm bunları bilmeden yapılan iki tane somut olayı örnek göstererek, (bunlar artık çok oldu, bunların artık salıverilmesi ya da tutuklanması lazım) gibi değerlendirmeler, o yargılamayı yapan mahkemelere etki yapmaktır”. Bu sözlere ne demeli? Böylesine adalete böyle bir bakan... Böyle bir bakana böylesine adalet!

Mahkemeler...

Ortaçağlarda, İspanya’da ve İtalya’da Engizisyon Mahkemeleri vardı. Çağımızda Rusya’da ÇEKA, Stalin’in “Halk Mahkemeleri”, Hitlerin sanıkları, generalleri çengellere asarak idam eden özel mahkemeler vardı... Artık o devirlerin kapandığı, hiç bir demokratik ülkede bunların yaşanmayacağı düşünülürdü... Meğer yanılmışız!
Evet, Silivri “peşin mahkûmlarının” çoğu, yıllarca sonra olsa da bağımsız Türk Mahkemeleri ve Yüksek Mahkemeleri tarafından aklanırlar! Aklanmasalar da, Adalet Bakanımıza bağlı olmayan, uluslararası bir merci var: AİHM, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi... Bu mahkeme de muhakkak bariz hukuk ihlallerinden dolayı, Silivri “peşin” hükümlerini bozar... Fakat doğrusu, benim milliyetçi gönlüm, bu davanın, uluslararası bir merciye götürülmesine, Türklerin yabancılar tarafından “kurtarılmalarına” razı değil! 
Evet, çoğu orada veya burada, aklanacaklar... Ama neye yarar.... Onlara kaybettiklerini kim geri verecek? Devlet “Pardon” derse yetecek mi?
Bunun için de ben buradan köşemden soruyor ve naçizane suçluyorum; bu davaların “fahri savcısı, makamı gereği,  “artık yetti” diyemeyen Cumhurbaşkanını... Adalet Bakanını ve “Korku İmparatorluğunun” arkasında, derinliklerinde kimler varsa, onları da suçluyorum. Bu açık facia karşısında, “Bana ne” diyenleri, suçluyorum. “Hepimiz Hrant Dink’iz” diye sokaklara dökülen, fakat “Hepimiz Balbay’ız, Özkan’ız” diye bağırmayan, Kürtlerin,  Ermenilerin hakları diye dövünen, Orhan Pamuk’u savunmak için bir yerlerini yırtanları fakat Silivri’dekilerin hakları için, “kuzular kadar sessiz” kalan yazarları, sanatçıları da suçluyorum!
Son merci olan Allah’a sığınıyorum. Tövbe; O’nu suçlamak aklıma gelmez, gücüm yetmez ama adaleti neden bu kadar geç kaldı? Biliyorum bu suçladıklarım hesabını ahrette, Senin Yüksek Mahkemende muhakkak vereceklerdir ama o zamana kadar, Balbay’ın, Özkan’ın çektikleri, hangi kitabına yazılacak?

 
Gül gibi cumhurbaşkanı PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül denince aklıma önce, Amerikalı şair Gertrud Stein’ın meşhur mısraları geldi: “Bir gül, bir güldür, bir güldür”! Anlamı; sözün bittiği yerde, olan olmuşsa, o şey aslı gibidir! Ve Türkçe; “Gülü tarife ne hacet... Gülü seven dikenine katlanır.” Şimdi Gül’ü, insan olarak sevsek de, “dikensiz gül bahçesi olmaz” diye “dikenlerine”, söylediklerine yaptıklarına katlanacak mıyız? Kelime oyunu oynamıyorum, edebiyat yapmıyorum, ülkenin çıkarları söz konusu!

Eski tanıdık

Ben bir zamanlar Ankara’da tanıdığım, Abdullah Gül’ü sevecen, anlayışlı bir kişi olarak hatırlardım... İktidar, Cumhurbaşkanlığı makamı insanları, değiştiriyor. İtiraf etmeli; Gül’ün üslûbu Başbakan’ınki gibi, öfke ve hakaret dolu, kırıcı değil yumuşak. Abdullah Gül, mevkii gereği, Çankaya’da, bir aklıselim ve itidal unsuru olabilir ve kargaşayı önler, milleti birleştirici rol oynardı diye düşünürdüm... Nitekim o da liderlerin üslûbundan ve konuşmalarından, seviyesizliğinden şikayetçi! Ama hayal sükûtuna uğradım... Başbakanını frenleyeceği yerde, onun yörüngesine girdi ve maalesef o da ‘Devlet Adamı’ değil politikacı oldu...

Devlet adamlığı

Bu, belki de kaçınılmazdı; kısa süren Başbakanlığını, Dışişleri Bakanlığını saymazsanız, Çankaya’ya kısa yoldan devlet tecrübelerinden geçmeden oturdu. Politikadan, politikacılıktan arınamadı ve maalesef “Devlet Adamı” olamadı! Devlet Adamı gibi davransaydı, önce Başbakanına itidali zorlar, ülkenin bir “Korku İmparatorluğu” olmasını, telefon, ortam dinlemeleri, gizli tanık ihbarlarıyla oluşturulan iddianamelerle, suçları sabit olmamış insanların tarifsiz acılar çekmelerini önlerdi... Bu, “yargıya müdahale etmek” de olmazdı. Bu kaosu önleyecek, Allah’tan sonra başka kimse yok! Milleti birleştirecek, başka merci ve güç yok!
Nihayet Türk ordusunun, “Başkomutanı”  sıfatını taşıyan Gül; ordusunun Erdoğan tarafından mağlup edilmesine, hatta bunun telaffuz bile edilmesine imkan vermezdi!

Sorardım

Eğer Sayın Gül’le karşılaşsam, Cumhurbaşkanı beni uçağına davet etse veya çocukluğumu geçirdiğim, şimdi Hayrünisa Hanımefendi tarafından dekore edilmiş, havası değişmiş Çankaya’da beni kabul etmek lütfunda bulunsaydı, O’na soracağım çanak olmayan, içime dert sorular vardı! Mesela; Anıtkabir defterine yazdığı klişe sözler bir tarafa; Atatürk’ü hakikaten sever mi? İlkelerini, devrimlerini içtenlikle benimsemiş midir? Geçmişte, bu konularda söylediklerini hatırlayınca, şüphe ediyorum!

Eşkıya ile yakın temas

Güncele gelelim; Cumhurbaşkanı, Azerbaycan yolunda, “Devlet, terörü bitirmek için her yolu dener. Devlet, terörle masaya oturmaz, pazarlık yapmaz ama kurumları vardır” buyurmuş. Yani, TC Devletinin aracılar, mesela MİT ve mensupları vasıtasıyla, PKK ve APO ile temas halinde olduğunu, pazarlıklar yapıldığını, zımnen, ikrar etmiş!
Yüksek müsaadelerinizle, “HAYIR” Sayın Cumhurbaşkanı, kutsal makamında oturduğunuz Mustafa Kemal Atatürk, asla buna müsaade etmezdi. Hele maksat kendisine oy verilmesi, icraatına “evet” dedirtmek olsa bile! Atatürk; yiğit adam Topal Osman’ın kendisine ölesiye bağlılığı yüzünden yaptığı hata üzerine -devletin hareketine engel olmadı- aracılarla uzlaşma aramadı. Bunun için de onu feda etti!... Düzenli orduya karşı çıkan fakat Milli Mücadelede büyük hizmetleri olan Çerkez Ethem başkaldırınca, candan can koparmak pahasına, onunla pazarlık yapılmasına, izin vermedi. Kürt isyanlarının elebaşlarıyla, Şeyh Sait ve Seyit Rıza ile uzlaşma yolları aramadı... “Her yolu” denemedi. Halefi ve kendisinin de selefi İsmet Paşa da öyle! Devlet kitabında böyle şey olmaz!
Aynı mantıkla, bu sürece girilirse, T.C. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, terörü durdurmak, kan dökülmesini bitirmek için “Sayın(!)”  Abdullah Öcalan’ı, Çankaya’da kabul edecek mi?
Gül, dönemi sona erince Çankaya’dan ayrılacak ve hesapça yerine Erdoğan oturacak. Gelen gideni aratacak!  “Neden olmasın” olmayacaklar, hep oluyor...

 
Ne oldu bize? PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Ne oldu bize? Güzel ülkemize, büyük milletimize, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyetine nazar mı değdi?

Devamını oku...
 
Ultimatom! PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

altemur_kilic100wPKK’nın ve BDP’nin  “onursal başkanı”, terörün, “uzaktan komutanı”, İmralı’da her konforu devletçe sağlanan Abdullah Öcalan -nam-ı diğer APO-

Devamını oku...
 
Nifak tohumları yeşeriyor... PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

İran’da, Şah rejimi devrildikten sonra Türkiye’ye sığınan İran Generallerinin, bölgedeki Kolordu Komutanı İsmail Hakkı Karadayı Paşa’ya söylediklerini, gelin de hatırlamayın.

Devamını oku...
 
İlahi mahkeme! PDF Yazdır e-Posta
Altemur Kılıç

Hayatımın bu son yıllarında, içimde ukde kalmasın, kayıtlara geçsin diye yazıyorum: “Ergenekon” kapsamında tutuklanan ve yargılananların, büyük çoğunluğunun masum olduklarına inanıyorum,

Devamını oku...
 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL

 

Google Arama

WebBağımsızGündem'de ara

Üye Girişi



Kimler Bağlı?

Şu anda 85 konuk çevrimiçi

Türkiye NATO'dan Çıkmalı mı?

Türkiye Nato'dan çıkmalı mı?

Basından Haber Özetleri